Makale

İnsan ve Hakları

İnsan ve Hakları

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çapku
Kırıkkale Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi


İslam düşüncesinde insan konusu, Allah-âlem ilişkisi dikkate alınmadan sağlıklı bir zeminde tartışılamaz. Varlık hiyerarşisinde insanın nerede bulunduğu, onun sahip olduğu imkân ve yetkinlik, hak ve sorumluluk bu çerçevede kendini gösterir. İnsanın ilahî kökeni maddi boyutu ile birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde meselenin içine, yaratılış, akıl-irade, ilahî buyruklar, hukuki pratikler ve ahlak gibi pek çok konunun dâhil olduğu görülür.
Kur’an’da ifade edildiğine göre insana mekân olan yeryüzünün yaratılışı ve onun insan için elverişli hâle getirilmesinin ardından Allah Teala’nın, yeryüzüne bir halife tayin edeceğini meleklere bildirmesi ve bunun üzerine meydana gelen karşılıklı konuşmalar dikkat çekicidir. Şöyle ki, melekler, ‘fesat çıkaran ve kan döken’ birilerinin yaratılması hakkında menfi görüş beyan ederken Allah Teala, onlara, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” hitabıyla mukabele etmiştir. Akabinde Allah (c.c.), Hz. Âdem’e ‘bütün isimleri öğretmiş’ ve onu melekler ile birlikte sınava tabi tutmuş, Âdem’in sınavda başarısı üzerine meleklerin ve cinlerin insana secde etmesi emredilmiştir. ‘İblis hariç hepsi de secde etmiş’. Hz. Âdem ve eşi Havva cennette iken şeytanın iğvası neticesinden oradan, ‘birbirlerine düşman olarak’ yeryüzüne indirilmişler. Neticede Hz. Âdem, Allah’tan birtakım ilhamlar alıp tövbe etmiş ve tekrar Allah’ın rahmet ve merhametine nail olmuştur. (Bakara, 2/29-37.)
Yukarıda ilk insanla ilgili anlatılan kıssa, gerçekte insan ve hakları konusuna temel oluşturacak niteliktedir. Allah-insan ilişkisi bağlamında insanın sahip olduğu konum ve imkânlar, şer/kötülük sorunu ve arınma (tövbe) gibi konular, insanın yetkinleşme problemiyle ilgilidir. Allah-âlem ilişkisi çerçevesinde insanın konumu, kötülüğe bulaşmayan melekler ile bizatihi kötülüğün var olduğu âlemdeki (yeryüzü) diğer canlılar arasında bir yerdir. Buna göre insan kendisine öğretilen/verilen bilgi ile icabında meleklerin üstünde bir mevki edinebilirken şeytana uyması durumunda içinde bulunduğu mevkiden daha aşağı bir derekeye de kendini düşürebilir. Bütün bu aşamalarda insanın, akıllı-iradeli, hür ve seçim yapma imkânına sahip bir canlı varlık oluşu önemlidir.
İnsan, yeryüzünün sakini olurken kendisine sunulan pek çok imkâna mukabil ‘düşmanlar’ı da olan bir varlıktır. Onun, yeryüzünde geçim telaşı yanında, iyilikler ve kötülüklerin bulunduğu bir dünyanın getirdiği psikolojik gerilim ortamında yaşaması gereken bir hayatı vardır. İnsana kendi ruhundan üflediğini belirten Allah Teala’nın (Sâd, 38/72.) manevi teyidi/desteği ile yeryüzünün imar ve ıslahında önemli bir mevkide bulunması yanında o, öfke ve arzu güçlerini akli ve vahyî bilgi ile dengede tutabilmek sorumluluğu ile de baş başadır.
İnsanın yeryüzünde, varlığını salimen devam ettirebilmesi için de birtakım kuralların olması gerekli ve tabii bir durumdur. Usûl kitaplarında zaruriyat (makasıdu’ş-şeria) denilen ve insanın can, akıl, mal, din, nesil güvenliğini esas alan kuralları bu cümleden olarak zikretmek mümkündür. Yine İslam hukuk kitaplarında Allah hakkı ve kul hakkı olarak ifade edilen hususlar, gerçekte kamu alanı ve ferdin özel alanı olarak dikkat çeker ki, bunların ihlali, dinî açıdan büyük günah olarak düşünülebilir. (bkz. Sinan Öge, “İnsan Hakları İhlalinin Dinî-Ahlaki Adlandırması: Büyük Günah”, İnsan Hakları ve Din (Sempozyum) Bildiriler içinde, Çanakkale 2010, Çanakkale Onsekiz Mart Ün. Yay., sf. 179-183; Buhari, Sahih-i Buhari, Hac-132.)
İnsanlar kendilerini Allah’ın yaratmış olması ve kökenlerinin bir olması itibarıyla eşittir. (http://www.sonpeygamber.info/veda-hutbesi-tam-metin [Erişim tarihi: 11.06.2014]; Ahmet İnan, “Kur’an Verileri Açısından İnsan Hakları”, İnsan Hakları ve Din (Sempozyum) Bildiriler içinde, sf. 45.) Onları farklı kılan ırk, dil, din, kültür vb. unsurlar gerçekte farklılık sebebi değil ancak Allah’ın varlığına işaret olarak gösterilebilen burhanlardır. Bu açıdan insanı farklı (ve değerli) kılan, ona verilenlerden ziyade kişinin kendi çabası ile elde ettiği kazanımlardır. İslam hukuk düşüncesinde sözü edilen eşitliğin önemli bir yeri olduğu malumdur. Bu açıdan varlığa gelen ve can sahibi olan her insanın yaşama hakkı vardır. İslam’da kız çocuğudur (veya kadındır) diye onu yokluğa mahkûm etmek yasak edildiği gibi kişinin kendi canı (intihar, ötenazi vb.) veya başkasının canı (katl, kürtaj vb.) üzerinde de tasarruf yetkisi yoktur. Zira İslam’a göre asıl olan imha değil ihya yani hayat verme, yaşatmadır. Bir insanı hayata kavuşturmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir. (Maide, 5/32.) Öfkenin zirve yaptığı savaş ortamlarında bile eli silah tutmayanların (kadın, çocuk, din adamı, yaşlı vb.) canlarına kastetmek de aynı yasağın kapsamına alınmıştır. Şu hâlde her insanın yaşama hakkı doğuştan ona Allah tarafından bahşedilmiş bir haktır. Allah tarafından verilen hakkı almak veya kısıtlamak da ancak O’nun yetkisi dâhilinde olmalıdır.
Can emniyeti ya da yaşama hakkı bağlamında dile getirilen düşünceleri akıl emniyeti için de söyleyebiliriz. Sağlıklı muhakeme yetisini dumura uğratan içki ve uyuşturucu kullanımının yasak edilmesi herhâlde aklı koruma ile ilgili olsa gerektir. Bir dine inanma hakkı ve kişinin inandığı dine saygı duyulması da Kur’an’da garanti altına alınmış bir haktır. (Bakara, 2/256.) Bu açıdan kimse, başka bir dine inanmaya zorlanamaz. Medine Vesikası’nda başka dine inananlara saygı duyulması yanında onlarla dünyevi konuların birçoğunda eşit şartlarda muamele yapılabileceği anlaşılmaktadır. (M. Tayyib Okiç, “Peygamberimiz (s.a.s.) ve İnsan Hakları”, Diyanet İlmî Dergi -Özel Sayı-, 1970, sf. 30; Medine Vesikası ile ilgili metin için bkz. İbn Hişam, Sîret-u İbn Hişam (Hazret-i Muhammed’in Hayatı), çev. Arif Erkan, İst. 1995, Huzur Yay., sf. 204-211.) Mülkiyet hakkı ve mal emniyeti bağlamında haksız kazancın (hırsızlık, faiz, tefecilik, rüşvet, kumar vb.) yasak edilip alın terinin önemsenmesi İslam’ın getirdiği esaslardandır. Şu hâlde kişilerin helal yoldan elde ettiği kazanç kutsal iken bunun aksi haram/yasak kılınmış ve kadın erkek ayırımı yapılmaksızın (gerek el emeği ve gerek miras yoluyla) herkese özel mülkiyet hakkı getirilmiştir.
İslam’da namus veya nesil emniyeti bağlamında daha çok fahşa kavramı ile ifade edilen ve menhiyat cümlesinden olan hususlar yasaklanmış ve kişilik hakları teminat altına alınmıştır. Kutsal kabul edilen nikâh akdi olmaksızın meydana gelen birliktelikler nehyedilirken aile ve mahremiyete özel önem atfedilmiştir. Ki böylece nesiller arası bağın sağlıklı ve sağlam bir zeminde olması amaçlanmıştır. Demek ki, zaruriyat hanesinde zikredilen bu beş temel esas, gerçekte hem birer hak hem de fert ve toplum dinamiğinin sağlam zeminde yürümesinin temel esasları olması itibarıyla fertler için birer sorumluluk alanlarıdır, diyebiliriz. Bunun yanında her bir insanın, içinde bulunduğu toplum/devlette adaletten, eğitimden, iktisadi faaliyetlerden istifade etmesi yanında kendini ifade edebilme, hakkını savunabilme, seyahat edebilme gibi pek çok hak ve özgürlük alanları da vardır.
Gerek Medine Vesikası’nda gerekse Veda Hutbesi’nde açıkça ifade edilen hukuki alanlar gerçekte insanların temel hak ve hukukları yani özgürlük ve sorumluluk alanları ile ilgilidir. Bu haklar insanlara (son dönem Avrupa hukukundaki gibi) devlet erki tarafından değil Allah tarafından verilmiştir. (Veda Hutbesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne dair bir mukayese için bkz. M. Emin Demirçin, “Hz. Peygamberin Getirdiği İnsan Hakları”, Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları (Kutlu Doğum Haftası: 1993-94) içinde, Ankara 1996, sf. 155-161.) İlahî kökenli olmaları itibarıyla muhteremdir, kutsaldır. İnananlar açısından bunların ihlali, sorumluluğu gerektirir. İnsanların yaratıcısının Allah olması ve insanlara bu hakları verenin de O olması itibarıyla sözü edilen haklar evrensel kabul edilebilir. Buna karşılık son dönem Avrupa’daki insan hakları düşüncesinin merkezinde insan aklının varlığını görmemiz mümkündür. Bu açıdan varlık içinde insanın konumunun tespiti ve ona gerekli değer ve yetkilerin tanınması evvel-emirde İslam’ın ortaya koyduğu bir yapıdır. Bunun yanında mezkûr hakların ilahî kökenli olması, onları değişime uğramaktan da korumuştur. Bu yönüyle İslam’da asıl olan haktır, kanunlar onu korumak içindir. Batı’da ise haklar, kanunla elde edilmiş şeylerdir. (Şükrü Karatepe, “İnsan Haklarının İlahî Temelleri”, Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları (Kutlu Doğum Haftası: 1993-94) içinde, sf, 113.)
İnsan ve hakları konusuna biraz dikkatlice bakılırsa görülür ki, bütün bu uygulamalar gerçekte maddi planda bu dünyada emniyet ve düzeni sağlamaya dönüktür. Emniyet ve düzenin olmadığı yerde ciddi manada gelişme ve ahlaktan yani insani yapıdan söz edilemez. İslamın esenlik, müminin ise emniyet veren anlamlarını hesaba katarsak İslam düşüncesindeki insan haklarının, kaynağını Yaratıcı’dan aldığını ve insanın, Hakiki Varlık’a dönük yüzünü her an diri tutmaya dönük olduğunu görürüz. Nitekim Hz. Peygamber’in davetinde Mekkî dönem daha çok Allah’a, Medenî dönemin ise daha çok maddi dünyayı düzenlemeye dönük vahyî verileri içerdiği görülür. Şu hâlde öncelik varlık alanıyla ilgilidir. İnsanın bu dünyasına dönük uygulamalar ise daha sonradır. Hâlbuki bugün bizler insan hakları dediğimizde daha çok pratik uygulamaları yani dünyevi alanı hesaba katarız. İslam ise insan haklarından önce onun metafizik bağlarının temellerini atmış daha sonra söz konusu hakları uygulamaya koymuştur. Kaldı ki, anlam veya inanç dünyasında söz konusu pratikleri mana boyutuyla sağlam zemine yerleştirmeyenlerin bunları ne ölçüde uygulayabilecekleri sorusu güncelliğini korumaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’e ilk inananların daha çok hakları yenilen kişilerden oluşması bu açıdan düşündürücüdür. Buna göre insan nasıl muhterem ise onu var eden ve varlığının devamını dileyen Yüce Kudret tarafından kendisine bahşedilen haklar da aynı şekilde muhterem (saygıdeğer) kabul edilmiş ve inanç planında kutsiyete büründürülmüştür. Her kim ki, bu hakları gözetirse onun her iki dünyasının güzel olacağı vaat edilmiştir.
Mühim olan şey insanın, doğuştan getirdiği fıtratını zedelemeden aslına dönebilme ameliyesidir. Kötülük, şer, günah, yasak denilen şeyler gerçekte insanın aslından uzaklaşmasının ya da onun aslına zarar verebilen şeylerin başka adlarıdır. Ahlak-edep çerçevesinde dile getirilen hususlar ise, insanın bu asli dokusunu koruma gayretidir. Gerek hak-hukuk ve gerekse ahlak-edepten maksat, insanın kendini yetkinleştirerek bir üst varlık mertebesine yükselebilmesidir. Şu kadar var ki, hak kavramı sadece insana özgü değil varlığa gelen her şeyi kapsayan bir genişliğe sahiptir. Çünkü var olan her şeyin, kendine özgü bir var olma ve kendini kemale erdirme hakkı vardır. Bu yönüyle insani bağlamda hukukun (hakları) insan ve dış dünyadaki varlık açısından ahlakın devreye girdiğini görürüz. Hukuk, insanı daha çok dışarıdan bağlarken ahlak onu hem içeriden hem de dışarıdan bağlar. Demek ki dinî çerçevede hukuk ve ahlak noktasında ifade edilmesi gereken husus, insanın asli dokusunu koruyarak kişinin yetkinliğe ulaşmasını temin etmek ve bu hâlde onun ilahî aslına rücu etmesini sağlamaktır. Hâl bu iken günümüzde insan hakları açısından İslam coğrafyasında Müslümanların durumuna bir atf-ı nazar etmek insanın içini acıtabilmektedir. Sanırım bu noktada Aliya İzzetbegoviç’in sorduğu şu soruyu sorabiliriz: “İslam güzel de, Müslümanlar bunun neresinde?”