Makale

Kudüs’ün Üç Anahtarı Hz. Ömer, Selahaddin Eyyübi, II. Abdülhamid Han

Kudüs’ün Üç Anahtarı
Hz. Ömer, Selahaddin Eyyübi, II. Abdülhamid Han

Talha Uğurluel

Aradan bir asır geçti. Bugün İsrail, her türlü insanlık dışı icraatı yapmakta ve kimse üzerine gitmemektedir. Ancak şaşılacak bir durumdur ki, İsrail Kudüs’ü kendi ülkesinin başkenti olarak görmesine ve bunu ısrarla ilan etmesine rağmen Amerika ve Avrupa devletleri bunu kabul etmemektedirler.

İslam dünyası bölük pörçük olup kendi kutsalını muhafazadan aciz duruma düştüğü bir dönemde bile bir asır öncesi ekilen tohumlar yeşererek şehri muhafaza etmeye devam edecektir.

Arap dünyasında meşhur bir söz vardır: “İslam dünyası iki ismi çok sevmiştir. Onlardan biri Kudüs’ü almış diğeri de vermemiştir. Alan Selahaddin Eyyubi, vermeyen de Sultan II. Abdülhamid Han’dır.”
Kudüs, birçok dinin ortak noktasıdır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in kutsalları içinde bu şehir önemli bir yer tutmaktadır. Kudüs öyle bir şehirdir ki, her köşe başında bir peygamber hatırası ile karşılaşmak mümkündür. Eski şehrin sur duvarları dibinde bir köşede Davut Peygamberin kabrini ziyaret ederken, karşıdaki Zeytin Dağı’nın bağrında Hz. İsa’nın havarileri ile sohbet ettiği mağaralar, kutsal taşın yakınında Peygamber Efendimizin (s.a.s.) Burak’ını bağladığı duvarı görebilirsiniz. İlahî dinlerin önem verdiği isimlerin bu şehre uğraması, şehrin civarında bu dinlere ait nice kutsal olayın cereyan etmiş olması bu toprak parçasını paylaşılamaz hâle getirmiştir. Süleyman Mabedi’nden, Hadriyan Tapınağı’na, Hz. İsa’nın tebliğ mekânlarından Hz. Muhammed’in (s.a.s.) miraç basamağına kadar her köşe bir kutsalı muhafaza etmektedir. Hak ile batılın iç içe geçtiği, uğrunda nice savaşların verildiği bu şehir her taşı ile kıymetlidir. Davut ve Süleyman peygamberler ilk mabedin harcını kararken, Roma İmparatorları pagan tapınaklarını dikmiş ve bu tapınağın inşasında kullanılan taşlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) miracına şahit olmuştur. Miraç sonrası Mekke’ye döndüklerinde, bu ziyaretin ispatı için buradaki yapıları anlatması istendiğinde, bahsettiği kapı ve kemerler işte bu tapınağın kalıntılarından başka bir şey değildir.
Muallak Kayası öyle bir yerdedir ki, hem Yahudilerin hem de Hristiyanların cennetlerinin krallığı, inançlarına göre burada kurulacaktır. Cennetin krallığı uğruna masum insanların kanları dökülecek nice mazlum bu kutsal şehirde işgalcilerin ellerinde hayata gözlerini yummak durumunda kalacak. Ancak bu şehir sadece peygamberler ve onların getirdiklerinin düşmanlarının şehri olarak kalmayacaktı. Tarih içinde birileri gelecek ve şehrin kutsalını bilecek, hakkıyla kıymet verecek ve saygısızların hakkından gelmesini bilecekti. Kudüs tarihine baktığımızda şehrin kutsallarının hakkını veren, herkesi mutlu bir şekilde buralarda yaşatabilen üç isim çıkmaktadır önümüze. Gelin şimdi bu isimleri ve şehre hizmetlerini daha yakından inceleyelim.
Hz. Ömer, 634 yılında Medine’de halife ilan edilmişti. Bu adalet timsali zatın emrindeki ordular iki süper gücün hakkından gelmek üzere İran ve Roma topraklarına gireceklerdir. O günlerde Heraklius’un orduları önce Mısır, ardından Suriye topraklarından çıkarılırken Kudüs surlarının arkasında savunmasını sürdürmekteydi. Tarihler 636’yı gösteriyordu ve şehir kuşatılabilir ve kısa sürede ele geçirilebilirdi. Hz. Ömer’e durum arz edildiğinde, bu kutsal şehrin cebrî olarak alınmasına gerek olmadığını, kısa sürede şehrin kapılarını açacaklarını ifade eden Hz. Ömer, onları kendi hâllerine bırakın emrini verdi. Gerçekten de iki sene sonra (638) şehrin yöneticileri haber göndererek şehri teslim edecekleri kararını bildirdiler. Ancak bir arzuları vardı: Şehrin anahtarlarının ancak İslam halifesine teslim edilmesi.
Hz. Ömer’in Kudüs’ü teslim almasının üzerinden tam 461 yıl geçmiştir. Bir İslam diyarı olan Kudüs, diğer dinlere de hayat hakkı tanıyan barış ve huzurun şehri olarak hayatiyetini devam ettirmektedir. Emevilerden Abbasilere, Selçuklulardan Artuklulara şehrin hamileri, şehri hem korumuş hem de donatmışlardır. Ancak dönem Büyük Selçuklunun yıkıldığı, Anadolu Selçuklusunun da ancak Anadolu’yu muhafaza edebildiği günlerdir. Avrupalı haçlı zihniyeti, gözünü Kudüs topraklarına dikmiş, yüzbinlerce kişiyi arka arkaya buraya göndermeye başlamıştır. Gerçi Selçuklular Anadolu’da bu kişilerle mücadele etmektedir ama öyle kalabalık gelmektedirler ki bunları durdurmak bir türlü mümkün olamamaktadır. 600 bin kişi ile Anadolu’ya giren Haçlılar, Selçuklular sayesinde 100 bine düşürülmüştür. Ancak bu sayı o günlerde bile o kadar korkunç bir rakamdır ki bu birlikler ile Haçlılar; Urfa, Antakya ve Kudüs’ü işgal etmişlerdir. Kudüs dünya tarihinin pek görmediği bir vahşetle karşı karşıya kalmıştır. Dönemin şahitleri, şehre giren Haçlıların günlerce kadın çocuk demeden insan katlettiklerini ifade etmektedirler. Vahşet had safhadadır. Sadece insanlara kıymakla kalmayacaktır haçlı zihniyeti. Hz. Ömer’in kendi elleri ile temizlediği, küçük bir gölgelik ile mescit hâline getirdiği, Emevilerin eli ile Kubbetüssahra ve Mescid-i Aksa hâlinde iki güzel bina ile tamamlanan mukaddes alanı kilise ve şapele çevirecekler, kendi dinlerinin merkezi olarak kullanmaya başlayacaklardır.
Ancak zulüm sadece 88 sene sürecektir. Selçuklunun bakiyesinde bölgede İmadüddin ve oğlu Nureddin Zengi eli ile Müslümanlar toparlanmaya başlayacaklardır. Nureddin Zengi’nin yanında yetişen bir yiğit sanki o günlere hazırlanmış gibidir. Önce Mısır’a gidip Haçlılara mahkûm olmak üzere olan Fatımilerden Mısır’ı devralacak, ardından vefat eden büyüğü Nureddin’in mirasını yöneterek Kahire’den Ahlat’a büyük bir mücahit devlet ikame edecektir. O gün başıboş Müslümanları tek çatı altında toplayacak Eyyubiler sancağı altında birleştirecektir. Gözü Kudüs’tedir. Kudüs bu hâldeyken kendisine bir dam altında gölgelenmeyi, tebessüm etmeyi haram sayacak kadar kendisini bu işe adamıştır. O günlerde Kudüs Haçlı Krallığı, Selahaddin ile yapılan anlaşmaları feshederek büyük bir ordu hazırlar. Yer Hıttın’dır. Hak ile batılın bu büyük çarpışmasını hak kazanacaktır. Kudüs, kapılarını bu büyük fatihe açar. Selahaddin şehre öyle bir saygı ve hoşgörü ile girecektir ki, haçlı zihniyeti 88 yıl boyunca yaptığı zulme rağmen gördüğü insanlık karşısında bugün bile hâlâ hicap içindedir.
Eyyubilerden sonra Kudüs’e en büyük hizmeti yapan devletlerden biri de Memluklerdir. Şehrin dört bir yanı medreseler ve tekkelerle donatılmıştır. Derken Yavuz’un eli ile Osmanlı Devleti çıkagelir buralara. Asırlar boyunca sürecek bir huzur ve sükûn dönemi başlar bu kutsal şehirde. Ama bu dört asırlık huzur dönemi, batılın güç kazanıp sinsi planlarını hayata geçirmeye başladığı o günlerde sarsılmaya başlayacaktır.
Rusya, Kudüs’ü bir Ortodoks başkenti yapmaya çalışırken, İngilizler alttan alttan İslam dünyasının göbeğinde bir Yahudi devleti kurma planları gütmektedirler. Alman İmparatoru Wilhelm, Kudüs’teki etkisini arttırıp kendisini Kudüs fatihi göstermeye çalışırken; Papa, Katolik dünyasının Kudüs krallığını oluşturma derdindedir. Bütün bu kirli arzular ve buna ulaşma adına ortaya konulan oyunlara karşı o günlerde dik durabilen bir adam vardır Osmanlının başında: Sultan II. Abdülhamid Han.
Teodor Herzt, Siyonist kongrenin aldığı karar gereğince Kudüs civarında bir Yahudi devleti kurma amacı ile Abdülhamid Han ile pazarlığa oturmak ister. Bu siyasi deha, görüşmeye gelen bu gazetecinin arkasındaki güçlerin farkındadır.
Rusya o günlerde çok güçlüdür. Ciddi bir baskı ile Kudüs’te büyük bir kilise inşa etme arzusunu iletir. Osmanlının buna hayır deme durumu yoktur. İzin verilir. Zeytin Dağı’na son derece gösterişli bir Ortodoks kilisesi inşa edilir. Rusların, Kudüs emellerine Abdülhamid Han seyirci kalacak değildir. Almanlara; “Size şehirde bir yer vereyim bir Protestan kilisesi de siz yapın.” der. Ermenilere de bir Gregoryan mabedi, Fransızlara da bir Katolik kilisesi izni verir. Görünüşte son derece tepki çekecek bir icraat gibi dursa da aslında bu tavır bir asır sonrasını görebilen bir idarecinin ince siyasetinden başka bir şey değildir.
Aradan bir asır geçti. Bugün İsrail, her türlü insanlık dışı icraatı yapmakta ve kimse üzerine gitmemektedir. Ancak şaşılacak bir durumdur ki, İsrail Kudüs’ü kendi ülkesinin başkenti olarak görmesine ve bunu ısrarla ilan etmesine rağmen Amerika ve Avrupa devletleri bunu kabul etmemektedirler. Başkonsolosluklarını ısrarla Telaviv’de tutmaktadırlar. Peki, Hristiyan dünyanın İsrail’e karşı bu tavrının altında ne yatmaktadır sizce? Tabii ki Abdülhamid Han’ın bir asır evvel yaptığı hamle. Her Hristiyan mezhep ve gruba burada iki dönüm yer vererek birer eser yaptıran bu ileri görüşlü lider, şehri paylaşılmaz kılacak ve kutsalların şehrini tamamıyla kimsenin emrine vermeyecektir. İslam dünyası bölük pörçük olup kendi kutsalını muhafazadan aciz duruma düştüğü bir dönemde bile bir asır öncesi ekilen tohumlar yeşererek şehri muhafaza etmeye devam edecektir.