Makale

Ümmetin Mahpus Çocuğu

Ümmetin Mahpus Çocuğu

Semanur Sönmez Yaman

Evlere günde ortalama 4 saat elektrik veriliyor. Şebeke suyu, kesintilerle ulaşıyor musluklara. Üstelik içilemeyecek ve yemek yapımında kullanılamayacak kadar tuzlu.

Öldükçe dirilen, dirildikçe güçlenen bir halk…
Ölümle yıldıramadığı insanları “çaresizlikle” boğmaya çalışan bir devlet…
Gazze; ümmetin kanayan yarası…
Gazze demek, yokluk demek…
Gökten yağmur gibi yağan füzeler demek…
Mamasız bebeler, evsiz aileler, ilaçsız hastalar, susuz ve elektriksiz hayatlar, yakıtsız arabalar, eşeklerle toplanan çöpler, yıkılmış okullar, yerle bir edilmiş camiler, işsiz ve parasız gençler… Ve uzayıp giden bir yokluklar listesi…
Bir o kadar da umut, direniş, muştu Gazze…
...
Filistin’in batısında, Akdeniz’in kıyısında 1 buçuk milyon nüfuslu bir bölge.
Yüzü Akdeniz’e dönük birçok şehir gibi sıcakkanlı, samimi insanlarla dolu.
Ancak bu evin sahipleri evden çıkma özgürlüğüne sahip değil.
Üç tarafında işgalci İsrail, diğer yanda darbeci Mısır hükümetiyle gerçek bir abluka altındalar.
Hem de tam 8 yıldır…
Gazze, abluka altına alındığı günden bu yana İsrail’in bir numaralı saldırı ve silah deneme sahası…
8 yılda 3 büyük saldırıya sahne oldu. Büyük saldırıların dışında binlerce füze yağdı bölgeye.
Sadece 7 Temmuz 2014’te başlayan 51 günlük İsrail saldırısında 2 bin 157 kişi şehit oldu 11 binden fazla sivil yaralandı.
17 bin 200 ev, 73 cami ve 24 okul tamamen yıkıldı, binlerce bina hasar gördü.
Bölge nüfusunun üçte biri okullara sığınmak zorunda kaldı.
Saldırıların üzerinden 1 yıl geçti ama Gazze’de hâlâ 100 bin kişi, başını sokacak bir evi olmadan yaşıyor. Okullar, öğrencilerle değil, evsiz barksız kalan ailelerle dolu.
Bugün Gazze, yakın tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor.
Daha bir yıl önceki saldırının yaraları sarılamadı.
Yıkılan mahalleler kaderlerine terk edildi.
Memurlar aylardır doğru dürüst maaş alamıyor.
Son saldırı öncesi bölge şartlarında orta halli sayılan aileler, bugün açlık sınırının altında.
İşsizlik hiç olmadığı kadar yüksek. Dünya Bankası’nın son verilerine göre bu oran yüzde 43. Genç işsizlerin oranı yüzde 60’ı geçti. Bu, dünyadaki en yüksek işsizlik oranı.
Evlere günde ortalama 4 saat elektrik veriliyor. Şebeke suyu, kesintilerle ulaşıyor musluklara. Üstelik içilemeyecek ve yemek yapımında kullanılamayacak kadar tuzlu. Sebze meyve ateş pahası. İsrail’in kimyasal saldırılarına maruz kalan tarım alanlarından ürün alınamıyor. Bombardımanda hasar gören altyapı onarıma muhtaç. Birleşmiş Milletler’in son saldırılar öncesi açıkladığı rapora göre Gazze, 2020 yılında yaşanamaz hâle gelecek. Savaşın etkileri, bu oranı büyük ihtimalle daha da geriye çekecek.
Bütün bunlara rağmen Gazze insanının gözlerinde ne umutsuzluktan eser var ne korkudan…
Gazze, yaşam dolu genç bir şehir. Bizim gibi son nesli hiç savaş görmemiş toplumlar için “savaş”, “bombardıman” gibi kavramlar çok ürkütücü. Ancak Gazze’de bombardıman devam ederken evinde badana boya yapan insanları görmek sıradan. İsrail, Gazze halkını öldürmediği sürece ne madden, ne de manen yaşamdan koparamıyor. “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak” sözü burada hayat buluyor. Çocuklar sokakta savaş oyunları oynuyor, genç kızlar cep telefonlarına renkli/süslü kılıflar takıyor. Pazarlar kuruluyor, esnaf dükkânını sabahın erken saatlerinde açıyor. Ambargoya, ablukaya inat yaşama andı içmiş gibi bütün Gazzeliler. Yokluğun, yoksulluğun içinde mağrur bir toplumsal direniş gösterisi izliyorum sanki. İnsanı şaşırtan, yutkunduran, hayran bırakan bir gösteri…
Bu muazzam gösteriden çok etkilendiğim birkaç kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ölümle yaşamın aynı platformda nasıl buluşabildiğini Gazzeli genç bir anneden öğrendim. 30 yaşına 6 çocukla giren anneye gayriihtiyari “neden bu kadar çok çocuk sahibi olduğunu” sordum. Aldığım cevabı hayatımın sonuna kadar unutmayacağım:
“3’ünü füze alacak, birini direnişe vereceğim, biri okumaya gidecek, biri de bana kalacak.”
Gazzeli annenin sözleri beni gerçekten şaşırttı. Ve ben bu şaşkınlığı defalarca yaşadım. Gazze insanıyla tanışmak, biraz da böyle bir şey.
2012 Kasım’ındaki Gazze ziyaretimiz bir hafta süren bombardımanın ertesi günü başladı. Gazzeliler sokaklardaydı, dükkânlar açıktı ve hayat tüm canlılığıyla devam ediyordu. Enkaz yığınlarıyla dolu şehri, Gazzelilerin normal hayata dönüş hızına şaşırarak geçtik. Otelde cam kırıkları ve bombardıman izleri karşıladı bizi. Bir de akşamın karanlığını bölen yüksek sesli oyun havaları… “Neler oluyor, bu müzik de ne” soruma “düğün var” cevabı aldığımda nasıl bir şaşkınlık yaşadığımı anlatamam. O gece saatler boyu devam etti düğün. Gündüz şehitlerini toprağa veren Gazzeliler, gece gençlerine yeni bir yuva kurdular. Ölümü, hayat kadar doğal karşılayan insanların memleketindeydik. Ve onlar bunu bize zılgıtların eşlik ettiği eğlenceyle ispatladılar.
Yıl 2015, aylardan Mart.
Son Gazze saldırısından 8 ay sonra…
En çok merak ettiğim yer, İsrail askerlerinin kara operasyonu düzenlediği Şecaiye mahallesi.
Mahalle enkaz yığını hâlinde…
Yıkıntıların arasından gelen bebek sesleri, hayalet kentte yaşamın devam ettiğini gösteriyor.
Yıkık binalardan birine yaklaşıp içeriye sesleniyoruz.
Evin hanımı kapıya çıkıyor. Ev deyince yanlış anlaşılmasın. Büyük bölümü yıkılmış binanın altındaki 2 odalık boşluk burası. Söze “Elhamdülillah” diyerek başlıyor. En büyük derdi susuzluk ve geceleri yıkık duvarlardan içeriye girip küçük çocuklarını korkutan köpekler.
Hayali, başını sokacak bir evle sınırlı değil. Dua listesinin başında “özgürlük” var…
Yine 2012…
Filistin’deki son Osmanlı birliğinin tek yadigârının kapısını çalıyoruz.
Gıcırtıyla, yıkık dökük, karanlık ve rutubetli bir odaya açılıyor eski kapı.
Odadaki yatakta 128 yaşında bir kadın oturuyor.
Filistin’deki son rütbeli Osmanlı askerinin kızı, Alemiyya Hammud…
Gözleri hayal meyal görüyor, kulakları ağır işitiyor.
Ancak Türk olduğumu, Türki-ye’den geldiğimi duyunca ellerime sarılıp öpmeye başlıyor.
İslam dünyasına, Türkiye’ye, o günün başbakanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve onu ziyaret ettiğim için bana dua ediyor.
Gazze halkının özellikle 2. Abdülhamit, Osmanlı ve Türkiye sevgisinin en yaşlı örneğiydi yaşlı teyze.
Osmanlı hâkimiyetinde doğdu, İsrail ambargosu altındaki Gazze’de, tek odalı gecekonduda 2014 yılının Ekim ayında hayatını kaybetti. Ahir ömrünün en büyük sevinci, kendisini ziyaret eden Türkler oldu.
Gazze, dünyanın en genç nüfusuna sahip. Gazze halkının yüzde 51’i 18 yaşın altında. Gazzeli çocuklar, bir başka bakıyor hayata.
Aslında onların günleri de dünyanın bütün çocukları gibi oyunla, okulla geçiyor. Onları bizden ayıran şey, olgunlukları… Ölümü hayatın bir parçası olarak görüyorlar çünkü bir gün önce sokakta oynadıkları komşu çocuklarını ertesi gün kefenli görmek sıradan bir durum. Sahilde top oynarken savaş gemileri tarafından vurulmak, ölen kardeşlerinin dondurma dolaplarında saklanması, morgda koyun koyuna yatmak da öyle. Çocukluk masumiyetine eşlik eden görüp geçirmişlikle her saniye şaşırtabiliyorlar sizi.
O çocuklardan biri, Recep Tayyip Erdoğan.
Adını, Davos’taki “one minute” çıkışıyla Filistinlilerin gönlüne taht kuran Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanından almış Han Yunus’lu Tayyip Erdoğan. İsrail katliamıyla annesinin karnındayken tanışmış. Evleri yıkılmış, hamile annesi enkaz altında kalmış.
Aile, derme çatma çadırda doğan bebeklerinin adını, Recep Tayyip Erdoğan koymuş. Bu, İsrail’le mücadelelerine destek veren Erdoğan’a minnetlerinin göstergesi…
Gençler de çocuklar gibi yaşlarından çok daha olgun bu topraklarda…
Ateşkesten 3 gün sonra, insansız hava aracının vızıltısı altında karşılaştık onunla. 16 yaşında genç bir kızdı. Umut, öfke, sevgi ve kararlılık okunuyordu bakışlarından. “İsrail korksun. Biz güzel gözlü kızlar, onlara asla boyun eğmeyeceğiz…” dedi kameraya olağanüstü bir özgüvenle. 15 yaşındaki bir genç kızın meydan okuyuşuydu bu. İsrail’i, Tel Aviv’e düşen füzelerden daha çok korkutan bir meydan okuyuş…
Gazze deyince Mavi Marmara’yı anmadan geçmemek lazım. Özgürlük Filosu ve Mavi Marmara, Gazze’de bir kahramanlık destanı olarak anlatılıyor dilden dile. Mavi Marmara şehitlerini kendi şehitleri olarak kabul ediyor Gazze halkı. Özellikle Furkan Doğan, Gazzeli annelerin şehit evladı gibi. Akdeniz sahilindeki Mavi Marmara anıtı, açık denizdeki İsrail savaş gemilerinin menzilinde. İsrail’in 2012’deki saldırılarında yara aldı ancak yıkılmadı.
Gazze, dünyanın en homojen toplumlarından birine sahip. Akdeniz kıyısında olmasına rağmen abluka nedeniyle hiç turistik değil! Halkın yüzde 99.3’ü Filistinli Müslüman. Geri kalanı, Filistinli Hristiyanlardan oluşuyor. Kadınların hemen hepsi örtülü. Gazze’de görebileceğiniz yabancıların tamamı ya yardım kuruluşu üyesi ya aktivist ya da gazeteci. Bunların içinde en ilginçleri aktivistler. Her milletten, her dinden, her inanıştan vicdan sahibi insanlar, Müslüman kardeşlerini görmezden gelen İslam dünyasına ders verircesine Gazze’ye gidiyorlar. Kimi Mads Gilbert gibi bomba yağan hastanelerde Gazzeli yaralıların yardımına koşmak, kimi sırf abluka altında yaşananlara şahitlik etmek için burada. Ortak yanları yara almamış vicdanları. O vicdanın sembollerinden biri Rachel Corrie. Amerika’dan gelip Filistinli bir ailenin hakkını korumaya çalışırken dozerin altında can veren genç kızın ruhu da Filistin direnişinin çizgi kahramanı Hanzala’yla birlikte Gazze sokaklarında dolaşıyor.