Makale

Hakkını Savunan Kadın

Hakkını savunan kadın
Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Selçuk Üniv. İlahiyat Fak.
e-mail: raltintas@selcuk.edu.tr


İslam okuma-yazmaya büyük önem vermiştir. Kur’an’ın ilk emrinin “oku” diye başlaması çok anlamlıdır. Çünkü cehalet sorununu halledemeyen birey ve toplumlar, medeniyetler yarışında hep geride kalırlar. Bugün uygar dünya, artık sanayi ve teknolojinin ötesine geçmiş, ürün satmak yerine “bilgi” pazarlıyor. Ülkeler, ordulardan daha çok bilgi ve markalarla fethediliyor. Bundan dolayı İslam, kadın-erkek ayrımı yapmadan bütün Müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Bunun için de hem farz-ı ayın ve hem de farz-ı kifaye olan ilimler müşterektir.

Hz. Peygamber döneminde gerek erkekler gerekse kadınlar yoğun bir eğitime tabi tutulmuşlardır. Yeni bir neslin inşası, Kur’an eğitiminden ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından geçirilerek geleceğe hazırlanıyordu. Çünkü Müslümanların modelleme yapmaya ihtiyaçları vardı. Sahabenin büyük ekseriyeti Kur’an’ın kendilerine ne söylediğini bilmekle birlikte, bir haksızlığa uğradıklarında ya da kendileriyle ilgili bir sorun çıktığında, bu sorunu nasıl çözeceklerini de biliyorlardı. Onlar, hakkı söyleme noktasında kendilerine özgüvenleri tam olduğu için sorunların üzerine cesaretle gidiyorlardı. Maalesef günümüzde gerek dinî eğitim ve gerekse pozitif hukuk açısından benzer düzeyde kalite bağlamında bilgilenme süreçleri tartışmaya açıktır. Ben burada İslam tarihinden, hakkını arayan ve hak mücadelesi veren birkaç sahabe kadından söz etmek istiyorum.

Hz. Ömer devlet başkanıdır. İslam toplumunda evlenmenin engelleyici ve zorlaştırıcı olmasını önlemek adına evlenme esnasında kadına verilen mehir konusunda yeni bir düzenleme getirmek istemektedir. Bu sebeple de bir cuma günü hutbede Müslümanların yaşadığı bu güncel olaya parmak basmak ister. Konuşmasında kadına evlilik anında erkek tarafından verilmesi gereken mehrin asgari üst sınırının 400 dirhem/1280 gr. gümüş olacağını söyler. Gerek Hz. Peygamber gerekse dört halife döneminde sahabe kadınları da erkekler gibi beş vakit camiye giderek cemaatle namaz kılarlardı. İşte böyle bir atmosferde hutbe dinleyen sahabe kadınlarından birisi yerinden kalkarak Hz. Ömer’e hitaben; “Bu söylediğiniz görüş Kur’an’dan mı yoksa kendi kişisel görüşünüz mü?” diye sorar. O da elbette Kur’an’dan, niçin soruyorsunuz dediğinde, tam bir hak arama mücadelesi aynı zamanda derin bir Kur’an bilgisine de sahip olduğunu anladığımız sahabe kadını taşı gediğine koyarcasına bu görüşün Kur’an’a aykırı olduğunu, aksine Kur’an’da mehirde bir üst sınır belirlenmediğini beyan ederek Nisa suresinin 20. ayetini okur:

“Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?”

Bu ayette mehrin miktarı, “kıntâr” kavramıyla ifade edilmekte olup, çokluktan kinaye olarak kullanılan bu sözcüğün anlamı “yüklerle” demektir. Bunun üzerine Hz. Ömer, sözünü geri alarak, “Allah’a hamdolsun ki, kadınlar bile Ömer’den daha bilgilidir.” diyerek sahabe kadınının Kur’an bilgisine ve medeni cesaretine hayranlığını ifade eder.
Bir başka kadın da Havle’dir. Yaşlanmış sahabe bir kadındır. Bir gün kocası kendisine “Sen bana annemin sırtı gibisin.” demek suretiyle zıhar yapar. Böylece hanımını kendisine haram kılmış olur. Kadın, bu sorunu çözmesi için Rasulüllah’a gider. O da bu konuda henüz açıklayıcı bir ayetin inmediğini, dolayısıyla beklemesi gerektiğini söyler. Kadın, sesini yükselterek, “Ey Allah’ın elçisi! Ben gençliğimi ve güzelliğimi o adama adadım, ona çocuk verdim, şimdi de yaşlı halimle beni sokağa bıraktı, ben ne yaparım, kimin yanına sığınırım, kurbanın olayım buna bir çözüm bul.” diye yalvarır. İşte bu olay üzerine bu mücadeleci kadının mücadelesini konu alan “Mücadele suresi” nazil olur. Bu surede, Hz. Peygamber’le kocası hakkında tartışan ve şikâyetini doğrudan Allah’a yapan kadının sesini Allah’ın işittiğinden bahsedilir. Arkasından da tekrar kadının kocasına dönmesi için “zıhar kefareti”nden söz edilir. Erkeğin tekrar hanımıyla birleşmesi için zıhar kefareti olarak; ya temas etmezden önce bir köle azat etmek, ya iki ay fasılasız oruç tutmak ya da altmış fakiri doyurmak gibi seçenekler sunulur. (bkz. Mücadele, 1-4.) Bu olaydan sonra kadın mücadeleyi kazanır ve eski eşine geri döner. Hz. Ömer (r.a.), bu kadını her gördüğünde hakkında ayet inen kadın diye ona derin saygı gösterirdi.

Bu iki örnek olaydan çıkardığımız sonuç, İslam kadını, bütün dönemlerde, hakkını ve hukukunu aramada özgüven sahibi olmalıdır. Âciz kimseler ezilmeye, horlanmaya ve şiddete maruz kalır. Bütün bunlardan kurtulmanın ön şartı, iyi bir Kur’an ve sünnet kültüründen geçmektir. O halde, günümüzde de kız çocuklarımızın eğitim ve öğretimine büyük ağırlık vermeliyiz. Ülkemizde beş milyon okuma-yazma bilmeyen vatandaşımız var. Bunların dört buçuk milyonunu kadınlar oluşturmaktadır. Salt, seküler eğitim almak da yeterli değildir. Mutlaka aile eğitimine ahlaki ve manevi eğitim eşliğinde ağırlık verilmelidir. İşte o zaman, maddi ve manevi eğitimden geçmiş Müslümanlar eliyle bilgi, adalet, hak, hukuk, rahmet, saygı, birbirine tahammül ve şefkat dili ve sözcülüğü alanında güzel modeller ortaya konulabilecektir.