Makale

Tevhid-i Tedrisat ve Diyanet hizmetleri-I

Tevhid-i Tedrisat ve
Diyanet hizmetleri – I
Dr. Mehmet Bulut
DİB / Uzman


Bilindiği gibi, Diyanet İşleri Reisliğinin kuruluşunu öngören 429 sayılı kanunun kabul edildiği 3 Mart 1924’te TBMM’nde 430 sayılı “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ve 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-i Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkartılmasına Dair Kanun” da kabul edilmişti. “3 Mart Devrimleri” olarak da anılan bu üç kanunun aynı gün içinde Meclis’te görüşülüp yasalaştırılmış olması kuşkusuz tesadüfî olamaz. Adlarından da anlaşılacağı gibi her üçü de dinî alanı ilgilendirmekteydi ve cumhuriyeti kuran neslin dinî alana ilişkin projelerinin sacayağını oluşturmaktaydı. Özellikle bu yazımıza konu olan Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) yasası, Cumhuriyet Döneminde din hizmetlerine eleman yetiştiren kurumları; yani meslekî din eğitimini önemli ölçüde etkilemiş olması nedeniyle Diyanet hizmetleriyle de çok yakından ilintilidir. Esasen genel anlamda eğitim, özel anlamda da meslekî din eğitimini ilgilendiren bu konuyu burada ele alışımızın nedeni de meselenin bu yönüdür.

Tevhid-i Tedrisat’ın âmir hükümlerinden de anlaşılacağı gibi bu yasada esas amaç, ülke genelinde temel eğitimin tek elde toplanması, vatan evladına aynı milli değerlerin aktarılmasıydı. Bunun ötesinde yasa herhangi bir eğitim kurumunun kapatılmasını öngörmüyordu; ancak uygulamaya öncelikle medreselerin kapatılmasıyla başlanmış, bu fiili durum da doğal olarak tartışmalara neden olmuş, dönemin bir kısım aydınlarının ve medrese mensuplarının tepkisini çekmiştir. Haliyle söz konusu kanun, kabul edildiği 1924’ten günümüze daha çok meslekî din eğitimi kurumları sayılan medreseleri kapatan bir yasa olarak zihinlerde yer etmiştir. Çünkü “medrese” olarak adlandırılan ve artı ve eksisiyle, hata ve sevabıyla yüzyıllar boyu varlığını sürdüren eğitim kurumları böylece tarihe karışmış oluyordu. Yerine ikame edilmeye çalışılan kurumlar da uzun ömürlü olamayınca Türkiye’de meslekî din eğitimi alanında 25-30 yıl sürecek olan bir boşluk oluşmuş ve sonuçta din hizmetleri alanında ortaya çıkan sıkıntılar belki bir yetmiş yıl belki de günümüze kadar sürmüştür. Bununla birlikte yine bu yasanın eğitim dünyamıza daha 1920’li yıllarda bir “İmam ve Hatip Mektebi”, bir “İlahiyat Fakültesi” tecrübesi kazandırmış olduğunu ve 1940’lı, 1950’li yıllarda yeniden açılan ve varlıklarını günümüze kadar sürdüren İmam-Hatip okullarının/liselerinin ve İlahiyat fakültelerinin açılmasına da aynı yasanın, yasal dayanak oluşturduğunu hatırlamamız gerekir.

Bu yazımızın hedefi, konuya ilişkin tarihî malumat vermek ya da tarihe mal olmuş bu hadiseyi yargılamak değildir; yukarıda da belirtildiği gibi meselenin Diyanet İşleri Başkanlığının sunduğu hizmetlere bakan yönü bizi ilgilendirmektedir. Ayrıca kurum ve mensupları olarak hizmetlerimizi sağlam temeller üzerine bina edebilmemiz açısından geçmişi bilmenin ve yaşanan tecrübelerden yararlanmanın bir gereklilik olduğu da unutulmamalıdır.

Buna göre, Tevhid-i Tedrisat ve sonuçlarına geçmeden önce Tevhid-i Tedrisata konu olmaları açısından medreseler hakkında -ki bu, kitaplık çapta bir mevzudur- çok özet bilgi sunmayı faydalı buluyorum. Ayrıca, kapatılan medreseler yerine ikame edilmek üzere 1924’te açılan İmam-Hatip mektepleri ile İlahiyat fakülteleri bağlamındaki gelişmeleri ve son olarak din öğretiminin yapılmadığı yıllardaki keyfiyeti özetlemeye çalışacağız. Bu kapsamda sunacağımız bilgilerin, Osmanlı döneminde ve Cumhuriyete takaddüm eden yıllarda din hizmetlileri nasıl yetiştirilip nasıl göreve getiriliyorlardı soruları için de bazı ipuçları verebileceğini umuyorum.

Özet olarak medreseler ve eğitim
İslam’ın başlangıcından hicri 5. yüzyıla (M. 12. yüzyıl) kadar, bilinen anlamda mektep ve medrese adında bir kuruma rastlanmıyor. Buna karşın İslam’ın başlangıcından itibaren mescitler/camiler aynı zamanda eğitim ve öğretim faaliyetlerinin de yapıldığı mekânlar olmuştur. Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin kurumsallaşıp sırf bu amaçlar için ayrı mekânlar oluşturuluncaya kadar bu faaliyetler, cami ve mescitler yanında çeşitli ortamlarda gerçekleştirilmiştir. Eğitim öğretim faaliyetleri için ayrı ortamlar oluşturulduktan sonra da cami ve mescitlerin birer yaygın din eğitimi merkezi olma keyfiyeti günümüze kadar sürmüştür.

“Medrese” adıyla eğitim kurumlarının hicri 5. yüzyılın başlarında oluşturulduğu tahmin ediliyor. Meşhur Nizamiye Medresesini ilk medrese örneği olarak gösteren tarihçiler olduğu gibi bunu daha öncelere götürenler de bulunmaktadır.

Medrese denince ne akla gelmelidir?
Kuşkusuz medrese için tek bir tanım yapmak, kapsam ve işlevleri itibarıyla onu tek bir şablona sığdırmak mümkün değildir. Osmanlı örneğini göz önünde tutacak olursak; medrese, yerine göre bir temel eğitim kurumu, yerine göre bir yaygın din eğitimi kurumu, yerine göre bir mesleki din eğitim kurumu, yerine göre bir İslam İlahiyat Fakültesi, yerine göre bir üniversite ve yerine göre de temel eğitimden üniversiteye ve hatta lisansüstü eğitime kadar bütün eğitim aşamalarını içinde barındıran külli bir eğitim düzeneğidir.

Yine medrese derken Nizamiye, Fatih, Süleymaniye, Sahn, İhtisas, Darülhadis, Darülhilafe, İlmiye, taşra medreseleri gibi medreseler akla geleceği gibi bir kasabada, bir köyde veya bir cami köşesinde açılmış ve içinde bir Müslüman için gerekli asgari dinî bilgilerin öğretildiği mekânlar olarak da anlaşılabilecektir. Buna göre, özellikle Osmanlı Devleti bağlamında düşünürsek, medrese için kısaca “eğitim kurumlarının genel adı” demek sanırım yanlış olmayacaktır.

Diğer İslam devletleri gibi Osmanlılar da genel eğitim sistemini medrese olarak şekillendirmişti. Bunun ilk ve en güzel örneği Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan Fatih medreseleridir. Bu medreselerin nizamnameleri Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev başta olmak üzere dönemin önde gelen uleması tarafından hazırlanmıştı.

Fatih medreselerinin iptidai, tâli, âli ve ihtisas medreseleri olmak üzere dört kısma ayrıldığını görüyoruz. Bu eğitim kademelerinden “Sahn-ı Seman” bir üniversite, “Mûsıla” adı verilen Tetimme bir idadi (lise), Sahn-ı Seman kampusu dışında inşa edilen İptida-i Dâhiller birer rüştiye, İptida-i Hariçler ise birer ilköğretim konumundaydı.

Sahn medreseleri, Fatih Camii’nin iki yanında yer alan sekiz medreseden oluşmaktaydı. Bunlar “Sahn-ı Seman” olarak adlandırılmıştır. Kuşkusuz bu medreselere girebilmek kolay değildi. Öncelikle bu medreselerin idadisi hükmünde olan medreselerde eğitim görmek gerekiyordu. Bunlar, Sahn medreselerine geçişi sağladığı için “Mûsıla-i Sahn” olarak adlandırılmıştır. Öngörülen dersleri tamamlayıp Sahn medresesinde bir “hücre (oda) sahibi” olma başarısını gösterenler artık sıradan bir öğrenci değildiler; aralarında ciddi araştırmalar yapan, hatta dikkate değer eserler telif edebilen kişiler bulunabilmekteydi.

Sahn medreselerinde hücre sahibi kişiler “Muid” (asistan) olarak isimlendirilmişti. Muidler, Sahn-ı Seman medreselerinin arkasında bulunan ve idadi konumunda bulunan “Tetimme” medresesinde eğitim gören öğrencilere ders de vermekteydiler.

Sahn-ı Seman’da bir üniversite eğitimi, bir ihtisaslaşma söz konusu olduğundan Musıla’da eğitimini tamamlayanlar şer’î ve aklî ilimlerden hangi dalda uzmanlaşmak istiyorlarsa Sahn-ı Seman’ın o bölümüne giriyordu. Hâkimler, hekimler, mühendisler buralardan yetişiyordu.

Medreseden medreseye nakil ve hareket ederek belli bir tertip dâhilinde eğitimlerini usulüne uygun tamamlayanların isimleri “Ceride-i Devlet”e kaydedilip “Kadı” olurlardı.

O dönemde “müderrislik rüûsu” da liyakatli kişilere verilirdi; bunlar alt kademedeki bir medreseden başlayarak kademe kademe ilerliyorlardı.

Fatih, oluşturduğu bu eğitim sistemiyle İstanbul’u bir dünya eğitim merkezi konumuna kavuşturmuştu.

Fatih sonrası medreseler

Osmanlı Devletinin Fatih’ten sonraki dönemlerinde kuşkusuz yeni eğitim yuvaları oluşturuldu. Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye Camii civarında dört büyük medrese vücuda getirmişti. Padişah bunları harp akademisine kaynaklık etmesi için matematik bilimleri eğitimine tahsis etmişti. Süleymaniye’de bir de Darülhadis inşa olunarak ihtisas için ayrılmıştı. Darülhadis müderrisi (profesör), ilim yönüyle müderrislerin en önde geleni sayılıyordu. Bazı medreseler ise Süleymaniye’nin idadisi konumunda olduğundan bunlara “Mûsıla-i Süleymaniye” adı verilmişti. İptida-i Hariç ve İptida-i Dâhil medreselerini tamamlayan bir öğrenci fen, matematik, tıp gibi aklî ilimler tahsil edecekse Mûsıla-i Süleymaniye’ye (Süleymaniye Tetimmeleri); fıkıh, kelâm gibi şer’î ilimler tahsil edecekse Fatih Tetimmelerine girerdi. “Mülazım” unvanıyla kayıt altına girmek ancak tetimme mezunları için geçerliydi.

Süleymaniye medreselerinin oluşumundan sonra medreselerin özel görevlerine nazaran müderrisler için hiyerarşik bir sıralama getirilmiştir. 12 kademe itibar edilen bu sıra şöyledir: İptida-i Hariç, Hareket-i Hariç, İptida-i Dâhil, Hareket-i Dâhil, Mûsıla-i Sahn, Sahn-ı Seman, İptida-i Altmışlı, Hareket-i Altmışlı, Mûsıla-i Süleymaniye, Havamis-i Süleymaniye, Süleymaniye, Dârülhadis.

Mûsıla-i Süleymaniye ve üstündekiler “Kibâr-ı Müderrisin” olarak adlandırılmıştır. Perşembe günleri, müderrislerle şeyhülislamının buluştuğu mutat günlerdi. Bu günlerde heyetçe şeyhülislam ziyaret edildiğinde Dârülhadis müderrisi diğer müderrislere başkanlık ederdi.
Medreselerde öğrenim süreci
Medreselerin ihtişamlı yıllarında, kendini bilim alanında geliştirmek isteyen bir irfan yolcusu, başka bir ifade ile alan olarak kendisine bilimi seçmiş olan bir öğrenci, öncelikle ulemadan bir zatın “rahle-i tedrisine” dâhil olur. “Hariç Dersleri” diye adlandırılan önbilimleri (mukeddemat-ı ulûm ve fünûnu) ondan öğrenir. Bu önbilgileri alan öğrenciler, ilk öğretmenleri durumundaki bu kişilerin özel yönlendirmesiyle medrese hocalarından (müderris) bir başka zatın eğitim halkasına verilerek “Dâhil Dersleri” denilen yüksek bilimleri (ulûm-i âliye) alır. Buradaki eğitimini tamamlayan öğrenci bir üniversite konumundaki “Sahn” medresesine geçme hakkı elde ederdi. Görüldüğü gibi bu eğitim düzeneğinde sistem, sınıf geçme değil ders geçme esasına göre işlemekteydi.

Medreselerde ihtisas sadece dinî ilimlerle sınırlı olmadığından burada çeşitli ihtisas şubeleri bulunmaktaydı. O zamanlar şer’î bilimler, sistematik derslerden bir bölüm olup diğer fen bilimlerine de aynı derecede önem verilirdi. Mesleklerinde uzmanlaşmış tabipler, matematikçiler, astronomlar yetiştirilerek müspet bilim alanındaki ihtiyaç da karşılanmış olurdu. Kısacası halkın âlimleri, fakihleri, filozofları hep buradan çıkardı; devlet idarecileri buralardan feyiz alırlardı.

Medreselerde okul/sınıf sistemine geçilmeden önce, her öğrenci hocasını kendisi seçer ve beğendiği hocanın dersine devam ederdi. Buna göre hoca, talebenin nazarında maaşlı bir memur, bir ücretli değil, müşfik bir eğitimci, bir hami, hatta bir baba konumundaydı. Bu yüzden hocasından ayrılan öğrenciye pek az rastlanırdı. Hocanın rızasını almadan eğitim amaçlı da olsa başka bir yere gitmezdi. Nitekim taşradan İstanbul’a tahsil için gelen öğrenciler hocalarının rızasını alarak gelirlerdi.

Eskiden, sistematik eğitim veren medreselerde eğitime başlayanlar, ilk planda imam ve hatip olmak gayesini hayallerinden bile geçirmezlerdi. Kuşkusuz bunun, imam ve hatipliği küçümsemekle bir alakası yoktu. bilakis bunlar, gerek kendi memleketinde gerekse sair memleketlerde müftü, vaiz ve kadı olmak, yüksek dinî memuriyetlerde bulunmak ve nihayet İslam uleması silsilesine dâhil olmak arzusuyla medreseye gelirlerdi. Ancak, çeşitli nedenlerle medrese tahsilini tamamlayamayanlar imam ve hatipliğe rıza gösterirlerdi. Yüksek gayeleri kendisine hedef seçmeyen gençlere gelince; bunlar da, bir taraftan işleriyle güçleriyle uğraşırlar diğer taraftan da kendi kasabasındaki hatta bazen köyündeki medresede Müslümanlığına kâfi gelecek derecede dinî bilimleri tahsil eder ve bu sayede imamlık ve hatiplik vazifelerini ifaya da ehliyet sahibi olurlardı. Kasaba ve köylerdeki camilerde görev yapacaklar bu yolla yetişmiş olurdu.

Medreselerde gerileme süreci
Medreselerin ilim adına yüz akı sayılacak dönemleri olmuştur. Osman Gazi zamanında Şeyh Edebali, Fatih zamanında Molla Hüsrev, Molla Güranî, Yavuz Sultan Selim döneminde “Müfti’s-Sakaleyn” unvanına sahip İbn Kemal, Kanuni döneminde Ebussuud Efendi medreselerden yetişmiş parlak simalardan sadece birkaçıdır.

Medreselerin parlak dönemlerinde gerek öğrencilerin gerekse medrese hocalarının yükselmesi belli hiyerarşilere göre yapılmış, hak eden yükselmiştir. Fatih ve Süleymaniye medreselerini buna örnek gösterebiliriz.

Osmanlı’nın yükseliş devrelerinde birer irfan yuvası olan ve çok sayıda değerli ilim ve din adamı yetiştiren medreseler, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra, burada tafsilatına imkân olmayan çeşitli nedenlerle dejenere olmuş, bozulmuş, gerilemeye başlamış ve gittikçe önemini yitirmiştir. Birçoğu zamanla yetkin olmayan kişilerin ellerinde asli işlevinden uzaklaştırılmıştır. Emeğe, alın terine, çalışmaya dayanan hiyerarşik yükselme bozulmuş, nahak insanlara, cahil kişilere makam ve mansıplar verilmiş, adam kayırmalar ortaya çıkmıştır. Dahası bütün bu kötüye gidiş süreci, bazı teşebbüsler olmuşsa da bir türlü önlenememiş ve aradan geçen şunca zamana rağmen medreseler kendisini bir türlü yenileyememiştir.

Osmanlı medreselerinde gerileme sürecinin bu kurumlarda “zadegânlık” sınıfının/sisteminin oluşturulması ile başladığı ileri sürülmüştür. Kısaca ilmî payelerin babadan oğula intikalini öngören ve haliyle liyakati geri planda tutan bir anlayıştır bu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, zaman zaman bilhassa İslami ilimlerde önemli simalar da eksik olmamıştır.

Öte yandan medreselerin içinde bulundukları çağa ayak uyduramayışında tek suçlu olarak hocaların gösterilmesinin isabetli olamayacağını, bunu değişik nedenlerde aramak gerektiğini de belirtmeliyiz.