Makale

İslam medeniyetinde BAHÇE MİMARİSİ

İslam medeniyetinde
BAHÇE MİMARİSİ

Mustafa Bektaşoğlu

Gittikçe betonlaşmaya yüz tutan günümüz evlerinin bahçeleri meyve ağaçlarıyla olmasa da türlü çiçeklerle bezenebilir; günün stres ve yorgunluğu kısmen de olsa giderilebilir. Çünkü insanların buna her zaman daha fazla ihtiyacı vardır...

Bahçe kelimesinin aslı Farsça "bağçe" olup "küçük bağ" anlamındadır. Arapça’da bahçe karşılığında "hadîka, ravza, firdevs, cennet" ve Farsça’dan geçmiş bulunan "bustan" (bostan) gibi kelimeler kullanıl- flj maktadır.
Bahçe; göçebe hayatın tabiatı en geniş boyutlarında algılama ve onunla içli dışlı yaşama alışkanlığı getirdiği Orta Asya Türkleri için oldukça geç başlayan bir uğraşma konusudur. Zaman içinde yerleşik düzene sahip milletlerle olan alışverişleri bahçe kavramını tanımalarına, göçebeliği kısmen terk ettikten sonra X. Yüzyılda müslümanlığı kabul etmeleri de bu kavramı
"cennet" ile bütünleştirip dinî değere yüceltmelerine ve böylece bahçeyi kültürlerinin bir parçası durumuna getirmelerine sebep olmuştur.
Müslüman Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra da bahçeye ve yeşile önem vermeyi sürdürmüşlerdir. Göçebe geleneğinin bir kalıntısı olarak yazın göçtükleri yaylaların ve şehirlerin yanı başındaki bağların dışında hemen her evin küçük veya büyük bir bahçesinin bulunduğu ibn Battûta gibi seyyahlar tarafından dile getirilmiştir.
Bahçe düzeni içinde oturma yerlerinin yanı başında genellikle bir su elemanı bulunurdu. Küçük de olsa fıskiyeli bir havuz, sesi ve serinliği için adeta vazgeçilmez bir unsurdur. Türk mimarisinde durgun su yerine daima akar su tercih edilmiş, havuzlarda da başka İslam sanatı örneklerinde pek görülmeyen, fıskiyenin altındaki üç katlı çanaklarla suyun akması temin edilmiştir.DİA, 4/477479.)
Türk ruhunu en etkin bir biçimde ifade eden bahçe’nin Müslümanların günlük hayatında son derece önemli bir yeri vardır. Aynı zamanda, her çeşidinden güzelliği ifade etmede kullanılan bir semboldü; güzel fikirlerin, bilgilerin, şiirlerin vb. bir araya getirildiği kitaplara "Gülistan, Bostan, Gülzâr, Gütşen, Ravza, Riyâz, Hadîka" gibi adlar verilirdi. İranlı büyük şair Şeyh Sâdi-i Şirâzî’nin iki ünlü eseri Bostan ve Gülistan adlarını taşıyordu. Bu isim ler, bu kitaplarda gül bahçelerindekilere benzer güzellikler bulunduğu anlamına gelmektedir.
Molla Câmi’nin Baharistan’ı sekiz bahçe halinde düzenlemesi hiç de sebepsiz değildir. Bu sekiz sayısıyla sekiz cennete işaret edilmektedir. Allah’a inanıp iyi işler yapan mü’minlere İslâm’ın vadettiği Huld, Me’va, Nairn, Aliye, Adn, Firdevs, Dâru’s-Selâm ve Hayevan adlarını taşıyan, birbirinin içine girmiş ve birbirini kuşatmış sekiz cennetten meydana gelir. Kur’an-ı Kerim’in çeşitli surelerinde, eşsiz güzelliklerin toplandığı bir mekân, daha doğrusu bir bahçe olarak tasvir edilen cennette, altın ve gümüşten, inci ve ipekten çeşit çeşit meyvelerle bezenmiş, zeminlerinden ırmaklar akan ve pınarlar fışkıran bağ, bahçe ve bostanlar vardır. (Âi-Umran, 15; Tevbe, 72; Hicr, 45; Kehf, 31; Ğaşiye, 8-16.)
Kur’an’da tasvir edilen cennetin, Müslüman bahçeleri için en azından başlangıçta bir model teşkil ettiğini düşünmekte bir sakınca yoktur. Müslüman edebiyatında bahar, bahçeler tasvir edilirken hemen her zaman Kur’an’daki cennet tasvirlerine atıfta bulunulması, cennet tasavvuruyla bahçelerde uygulanan mimari arasındaki ilişkinin unutulmadığını gösterir. Bahçe mimarisinin vazgeçilmez öğelerinden biri olan havuz, cennetteki Kevser havuzunu temsil eder. Hatta bazı şairlerin Tûbâ’ya benzettikleri salkım söğüdün, bahçelerde dalları aşağıya doğru sarkan bu cennet ağacının sembolü olarak dikildiği düşünülebilir. Bahçelerdeki köşkler, sayebanlar, selsebiller, gölge ve meyve veren ağaçlar bahçe cennet ilişkilerini gösteren unsurlardır.
Türk bahçesinde, uçsuz bucaksız dağların ve bozkırların hatırasını yaşatan bir estetik hakimdir. Türk bahçesi, dereleri, tepeleri, ormanları, gölleriyle adeta minyatür tabiat parçalarıdır. Meyve ağaçları Türk bahçelerinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Hiç değilse bir erik ağacı yahut bir kayısı, dut, kiraz, nar ağacı... Ayrıca çiçek deyince akla sadece güller, lâleler, karanfiller, nergisler vb. gelmemeli; meyve ağaçlarının da mevsimi gelince çiçekleriyle nasıl eşsiz güzellikler meydana getirdiklerini unutmamak gerekir.
Güzellikle faydayı birlikte düşünmek, atalarımıza göçebeliğin kazandırdığı bir meziyettir. Son derece çetin şartlarda yaşayan göçebe, her şeyden olabildiğince faydalanmak, ufacık bir kırıntıyı bile değerlendirmek zorundaydı. Yine göçebelikten kalma bir alışkanlık da; bahçelerinde ağaçlan gökyüzünü kapatacak şekilde sık dikmez, güneş ışıkları bahçelerini pırıl pırıl yıkasın diye gölge yapmayan ağaçları tercih ederlerdi.
Bununla beraber, her bahçede meşe ve çınar gibi gölge veren bir veya birkaç ağaç mutlaka bulunurdu birer âbide gibi... Bunun da bozkırların tek ağaçlarından, yalnız ağaçlarından bir hatıra olarak kaldığı düşünülebilir.^yrazo^/u, Beşir, Cüller Kitabı, 62-64, lstanbul-1999.)
Celâl Esad Bey zamanının bahçe düzenini şöyle tasvir etmektedir:
"Yaz günleri hayatın büyük bir kısmı bahçelerde geçtiği için, daima etrafı yüksekçe duvarlarla çevrilmiştir. Bu suretle ona bir mahremiyet ve samimiyet verilmiştir. Burası adeta üstü açık, yani tavansız bir sofa mahiyetindedir. Evi bahçeye bağlayan kapı önünde ekseriya yarısı ev, yarısı bahçe sayılacak bir kısım bulunur. Bu, ya ileriye doğru çıkmış bir sayvan veya direkler üstüne oturtulmuş bir gölgelik veyahut da bir çardaktır.
Çardağa mor salkımlar, yaseminler, yabani güller, hanımelleri veya asmalar sardırılmış, bir bahçe oda haline getirilmiştir. Burası ev halkının yaz günleri oturmasına ve temiz hava alarak bahçenin rengarenk çiçekleri önünde, güzel kokular içinde el işleri yapmasına veya yemek yemesine mahsus bir yerdi.
Ekseriya bu çardağın önünde fıskiyeli veya selsebilli bir havuz bulunurdu. Bunun tırtıllı kenarlarından damlayan ve arkların küçük tümseklerinden şırıldayarak bahçenin aşağı kısımlarına doğru akan sular bu güzel sahnenin musikisini vücuda getirirdi.
Fıskiyenin mermer tekneleri içine yaz günleri yemişler konarak soğutulur. Bunların suya akseden renkleri ve dalgalanan su ile devamlı değişen şekilleri de ayrı bir zevk kaynağı olurdu.
Bahçenin kenarlarına dikilen meyve ağaçları baharlarda çiçekleriyle ve yazın meyveleriyle bahçeyi süsler, ev halkına o yemişleri elleriyle koparıp yemek zevkini verirdi. Sayısız beyaz çiçekleriyle bir gelin odasını andıran badem ve erik ağaçları, pembe çiçekleriyle gönüllere ferahlık veren kayısı ağaçları, bunlar arasında uçarak dolaşan beyaz kanatlı kelebekler, kadife yapraklarıyla duvarları kumaş gibi saran incir ağaçları, yeşil kümeler arasında yakut damlaları gibi parlayan kırmızı narlar, zümrüdü andıran yeşil erikler, bu bahçelere tezyini bir levha mahiyetini veren şeylerdi. Türkler, bütün bunları kendi tezyini sanat işlerinde de tatbik etmek suretiyle harikalar meydana getirmiştir. Türk kadınının böyle bir bahçede işlediği işlemeler de bu bahçeler kadar güzel olurdu. "(Arseven, ceiâi Esad, Sanat Ansiklopedisi, 1/155-162.)
Anadolu evlerinde bu bahçeyi kucaklayan önü açık, ince, ahşap sütunlarla dışarı uzanan, saçağında kumruların ya da güvercinlerin mekân tuttuğu bir "hayat" vardır. Gerçekten de hayat kadar hoş, ferah, yan duvarları saksı çiçekleriyle süslenmiş, yer hasırlarının üstüne kilimler atılmış, minderli, ot yastıklı bu bölüm evin kadınları içindir. Yastıkların üstü tentene işli sakız gibi beyaz, ütülü yastık örtüleriyle örtülmüş bu yerde, o tertemiz, dumansız, kirşiz havayla kucaklaşarak, bahçenin zarifliğini her an görüp hissederek sabahtan akşama kadar evin bütün işlerinin yapıldığını düşünebiliyor musunuz? Kızlar çeyiz işlerken, yaşlılar örgü örerken, anneler ve onun arkadaşları erişteyi, tarhanayı, yufkayı işte bu hayatlarda, imeceyle yaparlardı güle oynaya...
Şarkılar, türküler, hikâyeler ve de komşu dedikoduları... bazen de sitemler, gözyaşları hiç eksik olmazdı "hayatlarda. Küçük bebelerin beşiği de burada sallanırdı çoğunlukta. (Araz, Dr. Nezihe, Eski Evlerimiz Eski İnsanlar, Kültür ve Sanat, 11/24, T.I.B. Yay., 1991.)
Halide Edip Adıvar, çocukluğunu geçirdiği evin mor salkımlı bahçesini hiç unutamamış, hatta yıllar sonra yazdığı hatıralara "Mor Salkım- lı Ev" adını vermiştir. Bu bahçelerin Türk kadını için ne ifade ettiğini, o günlerde yetişmiş Sami- ha Ayverdi şöyle anlatıyor:
"Eskiden İstanbul şehrinde bahçesiz ev yok gibiydi. Asmasından, incirinden, armudundan, eriğinden başka; kuyu başında akşamsafaları, karanfil kümeleri, aslanağızları bu bahçelerin kadim aşinaları idi. Yaz mevsimlerinde sayfiyeye gidemeyen şehir halkı, devamlı temiz ve bakımlı bahçelerine hasırlar sererek konusu komşusu ile bir araya gelir, kasnağını, dikiş bohçasını beraberinde getiren mahalle sakinleri bu çiçekli bahçelerde gülüp söyleşerek hem eğlenir, hem işlerini işler, yamalarını yamar, dikişlerini dikerlerdi. Araya dedikodu girmekle beraber, gıybet ve günah cehenneminin korkusu akılları tehdit ederek bu ateşin alevlenmesine meydan vermezdi." (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, 2/774-775, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay., Ankara-! 992.)
Gittikçe betonlaşmaya yüz tutan günümüz evlerinin bahçeleri meyve ağaçlarıyla olmasa da türlü çiçeklerle bezenebilir; günün stres ve yorgunluğu kısmen de olsa giderilebilir. Çünkü insanların buna her zaman daha fazla ihtiyacı vardır...