Makale

Gelenek ve Yenilik KARŞISINDA SANATÇI VE ESERİ

Gelenek ve Yenilik
KARŞISINDA SANATÇI VE ESERİ

Mehmet Erdoğan

Sezai Karakoç bir yazısında, "Gelenek, şairin ilk dünyasıdır. Kendine güveni ilk onda duyar. (...) Yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim, gelenektir." diyor. Ona göre şair, gelenekle ilk bağlantıyı kurduktan sonra hesaplaşma dönemine girer. Burada yapacağı iş, "geçmiştekileri yıkmak değil, eser vermek"tir. Ortaya koyacağı eser "yeni" ise hesaplaşma şairden yana sağlıklı bir şekilde gerçekleşmiş olacaktır.
"Yapılacak yenilik de, çoğu kez görüldüğü gibi biçimde olan yenilik değil, ruhta yeniliktir. Ama bu yenilik, esasta geleneğe karşı olmak değil, belki onun bıraktığı noktadan başlamak demektir." Tabiî bu durum, eskilerin eleştirilmezliği anlamına gelmez. Şair, eskileri eleştirerek ileri gidecek, daha orijinale ulaşabilmenin mücadelesini verecektir. Ama "Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek değil, tam tersine çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir." (Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, 1982.)
Modernleşme dönemindeki edebiyatımızın tartıştığı ağırlıklı konulardan biri gelenek ve gelenekten yararlanma olayıdır. Yahya Kemal ve Sezai Karakoç gibi meseleye içeriden bakan bir iki istisna girişimin dışında konu, inkâr veya savunma psikolojisine kurban edilmiştir. Düzeysiz tartışmalar zihnimizi açmamış, aksine gönlümüzü karartmıştır. Gelenek meselesi, ideolojik bir mesele değil varoluşsal bir mesele olarak ele alınmalıdır.
Geleneksel edebiyatımızın yaslanıp beslendiği ilk ve önemli kaynak, şüphesiz İslam dini ve onun temel kitabı Kur’an’dır. Ruh plânında yapılacak bir yeniliğin kalkış noktası önce burası olacaktır. Bu coğrafyada yaşayan, Türkçe konuşup Türkçe yazan bir şair, kaçınılmaz olarak Islâm’ın insana sunduğu ruhsal dinamikleri kavramak ve hayata geçirmek durumundadır, içinde yaşadığımız coğrafyada bir ruh açılımı gerçekleştirmek; kendimizi, çevremizi ve dünyadaki yerimizi anlamlandırmak istiyorsak ait olduğumuz yeri doğru tespit etmeliyiz. Tarih içinde millet olarak varoluşumuz İslâm’la gün ışığına çıkmıştır ve millet oluşumuzun yegâne teminatı İslâm’dır. Çünkü İslâm, milletimizin genlerine kadar işlemiş bir olgudur ve onu hayatımızdan, kültürümüzden söküp atmak öyle kolay olmasa gerektir.
Gelenek dediğimiz şey, zaman içinde tecelli eden; sürekli akıp giden, durmadan yenilenen ve yenilendikçe de eskiyen bir olgudur. Böyle bir olayın ancak şeklini taklit edebilirsiniz; özünü, ruhunu bizzat yaşamanız gerekmektedir. Kaldı ki nesnelere ve olaylara giydirilmiş tanımlar, adlar, şekiller sürekli bir değişim içindedir. Şekilleri taklit etmeye çalışmak, kavramların dünyasında gezinmek meselenin ruhuna girmek olmayacaktır. Kelimeye, ifadeye dönüşmüş her şey muhatap tarafından önce özüne döndürülmeli, ardından yeniden ifade edilmelidir. Böyle bir süreci yaşamayan dil alış verişleri, taklit sınırını zorlayamaz. Çünkü meselenin özünde insan ve insanın aslına dönmesi olayı vardır.
Geleneksel değerler denilen şey nedir ve günümüze nasıl dönüştürülecektir? Bir değer ancak yaşanır, temsil edilir veya ortaya konulur; bir yerden alınıp başka bir yere aktarılamaz. Yani olgunun niteliği buna uygun değildir, içimizdekileri kelimelere yüklemenin ya da kelimelerin dünyasından geçerek içimize açılmanın eskisi ve yenisi değil, sadece "bize göreliği vardır. Biz neysek kelimelere onu yükleyebiliriz veya kelimelerden alabileceğimiz kendimizde olanla sınırlıdır.
Netice olarak söylemek gerekirse, işin esası gelenek meselesinde değil, insan-ı kâmil meselesindedir. Sorgulanacak veya tartışılacak insan ve insanın durumudur. Burada "Müslüman oluş"u dikkate almayan her çaba, yöntem ve sonuç açısından eksik kalacak demektir.
insan İlâhî iradenin bir eseridir. İlâhî iradeyle insan arasında, İlâhî iradeden insana bir kelâm köprüsü, bir rahmet akışı vardır (vahiy / davet). Bir de insandan İlâhî iradeye, mutlak gerçeğe bir yöneliş söz konusudur (dua / icabet), insandan mutlak gerçeğe giden yol üzerinde, İlâhî iradenin kelâm sıfatının bir tecellisi olarak ortaya çıkan eser / söz bir benimseyiş; anlama, anlamlandırma, anlatma ve yakarış içerir. Arayışımız insan-ı kâmil ve onu temsil eden eserdir. Tepkiselliği aslî özelliğinin önüne geçmeyen; arınan, arındıran, kuşatan, kuşattıran, bir insan! Her eser kâinat kitabı gibi bir olgudur. Biz ona, kâinata yaklaşır gibi yaklaşırız. O bizden bir parçadır, biz de onun bir parçasıyız. Kendimizi onda, onu kendimizde buluruz. Öyleyse geleneksel değerlerin dönüştürülmesi veya gelenekten yararlanma olayı sürekli bir oluşum içinde olmakla mümkündür. Bu çerçevede "Müslüman oluş"un ortaya koyacağı temsil, Kur’an’ın zamana ve muhatap oluş derecesine göre yeni bir şekli olacaktır. Çünkü meselenin zevahiri yoktur ve herkesin yaşadığı kendi "asr-ı saadet"idir.
Mesele karşısında tavırları sonuçta aynı olan bu iki güruhun, yeni bir ruhun inkişafında adı olmayacaktır.
Edebiyat ve kültür düzeyinde her şeyi konuşmak mümkündür. Ama şiirde, şiirin atılımında meselenin sırrı aşkta gizlidir; aradığımız aşktır, insana, hayata, kâinata... Allah’a duyulan aşk. Dirilten ve yok eden ateş! Karşılıksız aşk; karşılığı kendinde olan aşk. Zamansız ve mekânsız bir süreklilik...
Prof. Dr. Orhan Okay, kendisiyle yapılan bir konuşmada "Roman toplumun aynasıdır. Ama o aynayı tutan insanın bulunduğu yer vardır, aynayı tuttuğu istikamet vardır, aynanın yansıtabilirle kabiliyeti vardır, hatta o aynaya başkalarının (okuyucunun) baktığı nokta vardır. Yani en gerçekçi imaj zannettiğimiz ayna bile bir izafîlik gösterirken bırakalım sanatkâr da bildiği, gördüğü tarafıyla dile getirsin." diyordu. (Edebiyat Ortamı, Sayı: 10, Kasım 1997.) Böyle bir düşünceyi sanat bağlamında genelleyerek alırsak burada, aynı zamanda bir eserin inşa serüvenine, onun anlaşılmasında ve yorumlanmasında metodoloji sorununa işaretler olduğunu da görürüz. Bu yaklaşımdan şu yargıları çıkarabiliriz:
1. Sanat eseri toplumun vicdanıdır.
Bir sanatçı eserini inşa ederken içinde yaşadığı toplumun dil, tarih, kültür ve hayata bakış tarzının süzülüp gelen reflekslerinin kuşatması altındadır. Dolayısıyla ortaya koyacağı eser, toplumsal duyarlığın bir yansıması olacaktır.
2. Bu olgu sanatçının kişiliğinde ve kimliğinde tecelli eder.
Sanatçı, kendi çağında ve toplumunda geçerli olan bütün İnsanî değerleri özümseyerek bir kişilik ve kimlik bilincine dönüştürür. Bununla dışa doğru (kendinden âleme) bir bakış açısı geliştirerek zaman ve varlık içindeki yerini, duruşunu ve olayları anlamaya çalışır.
3. Bir eserin gücü, onu ortaya koyan sanatçının diline, estetik görüşüne ve hayat felsefesine bağlıdır.
Bir sanatçının en büyük silâhı dile hakimiyet gücü ve üslûp maharetidir. Savaşa bunlarla çıkar. Eğer bu konuda bir zaafa düşerse baştan yenilgiyi kabullenmek durumundadır. Hayat felsefesi ise sanatçının aidiyet sorununa yüklemiş olduğu anlamla ilgilidir. Aidiyetini sağlamlaştıramamış bir sanatçı, hiçbir zaman yapısı muhkem ve içi dolu bir eser ortaya koyamayacaktır.
4. Sanatçı eserini ortaya koyarken kendine ve topluma karşı özgür olmalıdır.
Sanatçı, eserini inşa sürecinde kendini bencillikten, hasis duygulardan ve toplumun gündelik, gelip geçici arzularından arındırmalıdır. Yoksa hastalıklı ve güdümlü bir ürün ortaya çıkarır ki, bu da kısa ömürlü olur.
Sözün burasında, T. S. Eliot’un klâsikle ilgili söylediklerini konumuz çerçevesinde yeniden düşünebiliriz:
"Klâsik bir eserde bir milletin bütün dehasının potansiyel olarak var olduğunu ve açıkça değilse bile, klâsik bir eserin dilinde bu dehanın bütünüyle ifade bulması gerektiğini söyleyebiliriz. Öyleyse klâsik bir esere bu özelliğini kazandıran niteliklere eklememiz gereken diğer bir nitelik de, bu eserin muhteva bakımından çok zengin olmasıdır. Klâsik bir eser, yazıldığı dili konuşan milletin karakterini belirleyen bütün duygu tonlarını, bir sanat eserini sınırlayan bütünlük içinde, en zengin bir ölçüde ifade edebilen bir eserdir. Klâsik bir eser, böyle zengin bir muhtevayı hem en iyi şekilde temsil eden, hem de ait olduğu toplumun bütün sosyal sınıflarını oluşturan fertlere her şart altında hitap edebilen bir eserdir.
Eğer edebî bir eser, yazıldığı dilde ifade ettiği bu muhteva zenginliğinin ötesinde, yabancı edebiyatlar için de bu ölçüde bir anlam ve önem ifade ediyorsa, ona evrensel bir klâsik de diyebiliriz." (Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev. Doç. Dr. Sevim Kantarcıoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1983.)
Eliot, böyle bir düşünceyi temellendirirken aidiyet sorununu çözümlemiş ve yapacağı işin önemini kavramış bir anlayışı öngörmektedir:
"Sanatın amacı, alelâde gerçeği inanılabilir bir düzen içinde göstermek, okuyucuya bu düzen duygusunu tattırmak, onun sulh sükûn içinde kendisiyle barışık yaşamasını sağlamak ve sonra (...) İlâhî gerçeğe doğru yola çıkarken kendimizden başka hiç kimsenin yardım edemeyeceği bir çizgide terk etmektir." (age.)
Evet, sanatçının yapmaya ve eleştirmenin de görmeye çalışacağı olay bu olmalıdır. Mesele, sanatçı açısından kemale ulaşma ve eser açısından toplumun vicdanı olabilme meselesidir.