Makale

BİLGİ ve bağlayıcı üst değerler

BİLGİ ve
bağlayıcı üst değerler

Prof. Dr. Sadık Kılıç
Atatürk Üniv. İlahiyat Fakültesi

İnsan varlığının en belli başlı özelliği ’bilgi’ elde etmesi; bilgiler arasında mukayeseler (analoji) yaparak yeni sonuçlar ve bilgi yumakları oluşturması; bilgi ve bilginin kullanımını bir düzenlilik içinde, sistem haline getirebilmesi, böylece de onu üretip bir uygulama alanı yaratabilmesidir ki, bu biliş ve bilgi üretme yetisi ona Allah’ın en büyük lütfudur: "Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben, önce onları meleklere göstererek, ’(Adem hakkındaki) iddianızda tutarlı iseniz, haydi bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi. (Melekler) de, "yüceler yücesisin Sen, ey Rabbimiz, dediler, Senin bize bildirdiğinden başka, ne bilebiliriz ki?..." (Bakara, 31-32); "Rahman, Kur’ân’ı öğretti. Yarattı insanı, öğretti ona (bilgiyi) açıklamayı (beyân).." (Rahmân, 1-4); "(Rabbin), insana bilmediği şeyleri öğretti" (Alak, 5).
insan varlığı karşısında bilginin en temel işlevi ve amacı ise, eşref-i mahlûkat, hatta âlemi suğra-mikro kozmos olan insanın âlem üzerindeki egemenlik alanını genişletmek (teshîr); evreni onun için daha yaşanılır kılmak, aynı zamanda da ’sürdürülebilir’ halde tutmanın yollarını ona hazırlamaktır. Kısaca bilgi, kendisini, gerek özü, gerekse varlıklar arası ilişki şemasındaki konumu itibariyle, ’insanlığa azami derecede yarar ve aynı zamanda, evrenin, geliştirilerek ileriye doğru sürdürülebilirliğini temin etmek’... Bu bakış açısındansa bilgi, insana, doğaya ve diğer tüm varlıklara yararlı olmak; bütüncül holistic bir yararlılık ilkesini gözetmek; ne insanın lehine doğayı ve tarihi, ne de doğanın lehine insanı feda etmemek zorundadır... Bu onun, insanlık tarihini felâkete sürükleme, doğayı yok etme ve tüketme çılgınlığından uzak kalarak, ’insana, tarihe ve evrene yüzü dönük, merhametli ve sorumlu bir bilgi olması: anlamına gelecektir. Unutmamak gerekir ki, bizim şu anda sahip olduğumuz tüm İnsanî, tarihî ve doğal zenginlikler, geçmişten bize kalmış bir ’miras’ olmaktan çok, ’gelecek nesillerden ödünç alınmış emanetler’ konumundadırlar; bu sebeple de, emânetleri, gelecek sahiplerine ’eksiksiz, hatta fazlasıyla gelecek kuşaklara iletmek büyük bir sorumluluk gereğidir’. Bu, tüm insanlık gibi, özellikle de mü’minlerin boyunlarına bindirilmiş bir vecibe olarak karşımıza çıkmaktadır: "Allah size, ’emanetleri’ sahiplerine (ehl) vermenizi... emrediyor" (Nisa, 58); "... bile bile, size bırakılmış emanetlere de hıyânet etmeyin!" (Enfâl, 27); "(Övülen bu kimseler), üzerlerine aldıkları emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler." (Meâric, 32)
Böylesi bir duyarlılık, öz itibariyle, niceliksel quantitatif boyutun ötesinde, niteliksel quanti- tatif ve derûnî-teolojik bir boyut görmeyi gerekli kılar. Yani bilginin, gerek elde ediliş, gerekse kullanımı süreçlerinde, sırf nesnel ve maddî hedef ve boyutlarının ötesinde, İnsanî ve evrensel ahlâkî kaygılarla kendisini bağımlı görmesi; bilimsel her tür gelişme ve uygulamanın, kaçınılmaz olarak insanı ve onun tarihini de etkileyeceği; bunun bir uzantısı olarak da, ya umut ve göz alıcılıklarla dolu bir tarihin kapısını açacağı, ya da insanlığı hüsran ve yok oluşa sürükleyeceği kesinlikle bilinmelidir.
O halde denilebilecektir ki, bilginin, bir sistem bütünlüğü içinde, kuşatıcı üst değer ilkeleriyle, onların öğütleri ve amaçları ışığında kendisini kesintisiz olarak murakabe etmesi gerekmektedir. Varoluşun göz bebeği konumundaki insanı tehdit edici, onun yaşama alanı ve kaynaklarını -telâfisi mümkün olmayacak bir şekilde- yok edici bilgi ve teknolojinin, evrensel insanlık bilinci tarafından, olması gereken sınırlarına çekilmesi; hayata geçirilecek etkin ve caydırıcı yöntemlerle, bilginin, insanı ve onun tarihini yok eden, insana olduğu kadar ’kendi doğası’na da yabancılaşmış bir fenomen haline dönüşmesinin önüne geçilmesi, bu nedenle tarihî kozmik bir sorumluluktur! Zira ’bilgi’ ve ’bilginin kullanımı’, bir ’bağlılık değeri’ yüklüdür; insana, doğaya, giderek de tüm var oluşa ve tarihe bağlılık... Bu onun, ’keşif’ ve ’inşâ’ ruhuyla birlikte, etik niteliğini teşkil eder.
Françis Bacon, ’bilginin asıl ve meşru amacı, insan hayatına yeni buluşlar ve yeni zenginlikler kazandırmaktan ibarettir’ derken, filozof Hobbes de kısaca, bilgiyi, ’kudret’ ile özdeşleştirmiş Scientia propter patentiam (Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, Remzi Kitabevi, 2. bsk., 1969, s. 39) ve bu anlayış, daha sonra ’çağdaş bilim modelinin baskın karakteri’ haline gelmiştir; ancak şunu söylemek gerekir ki, ’kudret ve ezici güç’ olarak ifadesini bulan, İnsanî, tabiî ve metafizik yumuşaklık ve hassasiyetlere bigâne kalan bilgi ve bilim, ancak maddeyi dönüştürme ve yok etme, onu olabildiğince tüketme gibi, derinliksiz bir araç düzeyine indirgenmiş ve sırf bu alanla sınırlanmış olur; oysa biz onu ’salt tecrübî ve maddî güç, kahr aracı’ olmanın ötesinde, insan zihnini ’hakikat’e ileten, var oluş sırrının kalbine doğru ona yollar açan seçkin ve yüceltici bir serüven olarak da görmek istiyoruz... Çünkü, "onun asıl maksadı, bütün tabiatı -içinde insan ve insanın bütün münasebetleri de dahil olduğu halde- tam ve eksiksiz anlamaktır!" (Adıvar, s. 4i). Aksi halde, ’bilgi’yi sadece fenomenler alanıyla sınırlayıp ahlâkî ve teolojik hakikat alanlarını (numen) bütünüyle göz ardı etmek, Kur’an’ın da vurguladığı üzere, ’cehâlet’ ve bilgi yoksunluğu olarak yargılanacaktır! "... Allah verdiği sözden dönmez. Fakat insanların ekseriyeti (bunu) bilmezler. Sadece dünya hayatının görünen yönünü (zâhir) bilirler; ama onlar ahiret’ten gafil olanların ta kendileridir!" (Rûm, 6-7). Bu nedenle de, şayet, ’bağlılık ve olumluluk’ değerinin yol göstericiliğinde keşif, inşâ ve sentez ruhunun bir ifadesi olan bilgi ve onun kullanımı, İnsanî, ahlâkî ve uhrevî içerikli bir üst değerler şeması ile kendini kontrol etmeyi başaramazsa, o zaman o ’yarar düzeyinde bağlılık değeri’ne ihanet etmiş, sonuç olarak da ’yapma’ ve ’oluşturma’nın değil, yok etmenin aracı haline dönüşmüş olur. İşte bu noktada, şu İlâhî pasajlara kulak vermek gerekiyor: "(Varlığınızı) kendi ellerinizle yok oluşa duçar etmeyin!" (Bakara, 195) ve "Bizi, içimizden bir kısım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden yok mu edeceksin?" (A’râf, 155).
Bilgi-insan ilişkisinde ortaya çıkabilecek olumsuzluklardan kaçınabilmek için, her aşaması itibariyle ’temiz’, ’insana yüzü dönük ve bağlı’ olan bir bilgi ağacı hedeflenmeli; teorisiyle, uygulaması ve sonuçlarıyla tarihi yıkım ve kaoslara sürüklemeyen, tüm insanlık için mutluluk ve sürdürülebilir yararı gözeten, bunun için de ahlâkî ilkelere duyarlı bir ’bilgi paradigması’ etkin kılınmalıdır. Simgesel anlatımla, kökleri ve gövdesi insanlık âlemiyle iç içe, dalları ise ’üst değerler ve ilkeler göğü’nden ışınlar devşiren; Ya- ratan’ın izniyle de her daim güzel ’meyveler, neticeler’ veren, böylece mutluluk saçan bir ağaç gibi... "Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki, Rabbi’nin izniyle o her zaman (harikulâde) meyvesini verir!.." (İbrahim, 2425).
Ancak böylesi derin anlamlar içeren bir tavır, bilginin, insanlığı mutsuzluğa sürükleyecek birtakım amaçlar doğrultusunda kullanımını, sonuç olarak da amacından saptırılmasını önleyebilecektir! Bugün, bilgi ve bilgi teknolojisinin insanlığa sağladığı sayısız kolaylığa karşın, insanlığı ortadan kaldırabilecek en büyük tehlike ve tehdidin de yine ondan, özellikle de onun ’kutsala yabancılaşmış ve İnsanî yüce gayelerden müstağni kullanımından’ kaynaklanıyor olması, bu bakımdan üzerinde önemle düşünülmesi ve ertelenmemesi gereken bir durumdur.
Özellikle fiziksel, kimyasal ve biyolojik bilgilerin kullanımıyla elde edilen konvansiyonel, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların (NBC silahları) bir karabasan gibi insanlığın ufkunu karartması, hatta, evrendeki biricik yaşam adası olan ’dünya’ ve insanlığın doğrudan mevcûdiyetini tehdit ediyor olması, son derece kırılgan olan insanlık tarihinin be- kâsı ve devamı için; ahlâkî, İnsanî ve metafizik ilkelerin ışığında kendisini mütemadiyen murakabe jeden, kendi yol haritasını bu ilkelerin aydınlatıcılığında oluşturan, hatta onlardan ilham alan ve ’öte’- den gelen ışığa tutunan’ bir bilgi ve bilgi teknolojisinin ne kadar hayatî olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Akıl, bilgi, ’ışık’!... "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir ışık verdiğimiz kişi, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimse gibi olur mu hiç?!" (En’âm, 122); "Allah bir kimseye bir ışık (nûr) lütfetmezse, artık onun hiçbir ışığı yok demektir..." (Nur, 40).
Bütün bunlardan sonra denilebilir ki, teorik ve spekülatif karakterli olanlarından, tecrübî ve nesnel olanlarına değin, insanın kurduğu ve geliştirdiği bilgi disiplinleri ile bunların tüm uygulamaları, merkezinde insan ve evrensel ahlâkî ilkelerin yer aldığı var oluş realitesi karşısında derin bir sorumluluk bilinciyle kuşatma altında tutulmalıdır. İnsanlık âlemini ve tabiat realitesini yabancılaştırın, parçalayıcı ve yok edici; neredeyse bütün mevcûdatın yazgısını derinden etkileyici bilgi ve bunların uygulamaları ile ürünlerine, ’salt bilimsellik’ mülâhazalarıyla geçit verilmemeli, insanlığın huzuru ve bekası adına, meşrû bütün yollar kullanılarak, bunlar engellenmelidir. Yüce Kur’ân da buna işaret etmiyor mu? "O halde sen, Bizi anmaktan (veya, "bu Yüce Kitâb’ı dinlemekten") yüz çeviren ve ancak dünya yaşamını isteyen kimselere iltifat etme! Onların ’bilgi’den yana nasipleri ancak bu kadar!.." (Necm, 29-30).
İşte ancak o zaman, ’gerçek bilenler’ ile bilmeyenler arasındaki fark ortaya çıkacaktır...