Makale

TOPLUMUN KÜLTÜREL KODLARINDA ÇÖZÜLME

TOPLUMUN KÜLTÜREL
KODLARINDA ÇÖZÜLME

Doç. Dr. Yasin Aktay
SÜ Fen-Edebiyat Fakültesi

Büyük bir savaşı geride bıraktık. Televizyonlarımız aracılığıyla günlerce yoğun bombardıman görüntülerini seyrettiğimiz bu savaşın sonunda şiddetin, yıkımın, çözülmenin ne anlama geldiği konusunda son derece çarpıcı manzaralar kazındı zihnimize. Yine de bir topluma yönelebilecek en şiddetli saldırının ne olabileceği sorulduğunda, bir toplumun uğradığı simgesel şiddet karşısında, herhalde günlerce aralıksız Tomahawk füzeleriyle veya halı bombardımanlarıyla maruz kaldığından çok daha esaslı saldırıya maruz kalacağını söyleyebiliriz. Simgesel şiddet ise bir toplumun kendisi hakkında, kendisine anlattığı hikayenin artık bir anlamının kalmaması anlamına geldiği gibi, kültürel kodlarının çözülmesinin bir sonucu olarak da karşımıza çıkar. Bu bağlamda ünlü postmodernist filozoflardan Richard Rorty’ye uyarak, bir toplumun maruz kalabileceği en önemli saldırının, bir toplumun yaşamını garantileyen simgesel kurgunun tehlikeye düşmesi olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanların bir turşu fıçısındaki gibi sadece belli bir süre bir arada bulunmakla, yek diğeriyle âhenkli bir bütünlük oluşturmadığı bir gerçektir. Her toplumun kendisi hakkında, kendisine anlattığı bir hikâye vardır ve bu hikaye, o toplumun bütün insan unsurlarının bir arada bulunmasına bir anlam kazandırır, insanların birbirleriyle belirlenmiş ilişkilerini meşrulaştırır, haklılaştırır. İnsan topluluğunu kaotik bir anarşi ihtimaline karşı derli toplu bir bütünlük olarak kurar. Bu bütünlüğü sağlayan hikaye, toplum içindeki her insana ve her ilişkiye kültürel kodlamalar aracılığıyla rollerini dağıtır. Herkes bu kodlanmış roller, ilişkiler ve davranışlar yoluyla kendi yerini, sırasını ve görevlerini bilir. Kültürel kodlamaların teferruatlanma düzeyi, inceliği, bir kültürün medenî seviyesini de ortaya koyar. Sosyolojide, aile, ekonomi, siyaset, din ve eğitim gibi toplumsal kurumlan ifade eden kültürel kodlamaların, bu nitelikleriyle kişilerin sosyal davranışlarını kolaylaştıran bir yönü de vardır. Zira toplumun düşünce ve eylem tarzları, birey topluma girmeden önce büyük ölçüde düzenlenmiş ve plânlanmıştır. Ayrıca toplum, kültürün istikrarlılığı ve eşgüdümü için birer ajan olarak hizmet eder. Son olarak ve bu nitelikleriyle bağlantılı olarak da davranışları kontrol ederek, toplumsal sapma ve ideal davranışları da tanımlayarak bir güvenlik aracı sağlarlar (Aydın, 1997; 161 7). Kültürel kodlamalar, insanın tabiatında var olan rölativizmin anarşi ve kaos üretme ihtimaline karşı, insanlara aynı dünyada yaşadıklarına dair bir bilinç de telkin eder. Muhtemelen her insanın sahip olduğu biyografik fark, her insana yaşadıkları hakkında farklı düşünceler telkin eder, ancak kültürel kodlamalar, bu farklılık ihtimalini bazı kalıp anlaşmalar aracılığıyla aşarak, insanlara aynı dünyada yaşadıklarına dair bir teminat üretir. Bu teminat olmasa, insan hayatının tam bir çıkmaza gireceğinden kuşku yoktur.
Kültürel kodlamalar, yani bir toplumun kendine anlattığı hikaye tabii ki her zaman çok iyi bir hikaye olmayabilir. Hatta bu hikaye bazen insanların değişik sapkınlıklarını meşrulaştıran ve yücelten bir hikaye olarak, insanlara çok kötü roller dağıtan bir hikaye de olabilir. Örneğin, bir topluluğun kendi etnik veya kabileci özelliklerini başka insanlara üstün tutan bir hikayeye kendisini inandırmış olduğu hallerde, bu kültürel kodlamalar, başkalarının aleyhine işleyen saldırgan kodlamalar olarak karşımıza çıkabilir. Dünyanın ahvaline bakıldığında etnik kavgaları, soykırımları haklılaştıran ve besleyen bu tür ideolojilerin hiç de az olmadığı görülebilir. Bu anlamda kültürel kodlamalar, her zaman kendi başlarına "iyi" şeyler değildir. Kuşkusuz bir kültürel kodlamayı, bir toplumun kendine anlattığı hikayeyi, bütün insanlar için yararlı, faydalı kılan, üstün ve evrensel nitelikli bir kodlamanın süzgecinden geçirmenin ayrı bir ehemmiyeti vardır. İslâm, insanlara bu süzgeci sağlayan en önemli kaynaktır. Onun dışında, kendiliğinden gelişmiş olup da kutsanması gereken bir kültürel kodlama biçimi yoktur. Genellikle kendiliğinden gelişen kültürel kodlamalar, gelenekselleşerek, İslâm’ın özü itibariyle karşı koyduğu bir çeşit atalar dini olarak somutlaşabilirler. Bu durumda salt bir kültürel kodlamadır diye, bunun korunmasına çalışmanın fazla bir anlamı olmayabilir. Tabii ki kendiliğinden ve geleneksel yollarla gelişmiş olması, onun kötülüğünün de işareti değildir. İslâm’ın örfe, geleneğe, kendi ölçüleriyle çelişmediği takdirde önemli bir meşruiyet alanı tanıdığını unutmamak lâzım.
Yaşadığımız dünyaya postmodern diyenler, postmoderniteyi de insanların artık büyük hikayelere kollektif bir biçimde inançlarını kaybetmiş oldukları bir ortam olarak tasvir etmişlerdir (Lyotard, 2000). Postmodern dünya içinde insanlar, belli ilişkiler içinde bir arada bulunmayı, ortak bir hedefe doğru yürümeyi, ortak bir amaç için çabalamayı makul ve gerekli kılan her hangi bir hikayeye inançlarını kaybederler. Bu inançsızlığın ilk büyük etkisi toplumsal normsuzluk durumunun oluşmasıdır. Toplumsal normsuzluk, ünlü sosyolog Emile Durkheim’ın sanayileşmenin ilk aşamalarında, büyük kentlerde teşhis ettiği bir anomie durumdur. Anomie, her biri kendi küçük kültürel kodlamasına sahip insanların, büyük şehre geldiklerinde karşılaştıkları, birbirinden son derece farklı ve çeşitli kültürel kodlama- lara karşı sergiledikleri bir baş dönmesi tepkisini ifade eder (Aktay, 2001, 40-41). Çeşitli kültürel kodlamaların ilk karşılaşma anında hissedilen izafiyetin (rölativiz- min) doğal bir psikolojik sonucu olan bu durum, yine de zamanla atlatılabilir. insanlar en kötü ihtimalle, bu dünyada farklı insanların da varolabileceğini düşünerek, çoğul kültürel kodlamalar sistemiyle bir arada yaşamaya alışırlar.
Bu açıdan farklı kültürlerin bir aradalığından kaynaklanan normsuzluk sorunu, genellikle sanayileşmenin ilk aşamalarına ait bir sorun olup zamanla yerini bir kanıksamaya, hatta başkasına karşı bir lâkaytlığa bırakır. Ancak kanıksamanın hangi kültürel vasattan olduğu, sonuçları bakımından yine önemli farklar arz eder. Eğer kendine âit kültürel kodlamalarını koruyarak, başkalarını kanıksayan bir durum söz konusu ise bir sorun yoktur, muhtemelen, kültürler arası bir çeviri ameliyesi söz konusudur. Ama eğer mutlak rölativizmin bir sonucu olarak gelişen bir kanıksama, kendi kültürel kodlamalarından da vazgeçip her türlü kültürel kodlamayı geçersiz sayan bir çözülmeye dönüşüyorsa, orada ciddî sorunlar var demektir. Bunun toplumsal sonucu ise anomie’nin, yani toplumsal normsuzluğun kalıcılaşması, insanların birbirine güvensizliğinin kural haline gelmesi, varoluşsal bir emniyetsizlik halinin egemen olmasıdır. Varoluşsal emniyetsizlik hâli, aynı zamanda toplumsal güvenliğin de altını oyan bir hâleti ruhiyedir. Her türlü suç ortamının veya sapkın davranışın en önemli kaynağı olması kaçınılmazdır. Daha önemlisi, insanları ortak bir hedef için bir araya getirebilecek her türlü gerekçenin ve ahlâkî ilkenin tutunmasını engelleyen şartları oluşturur. Bu ahlâkî kesatlığın hangi vehamet boyutlarına varabileceğini, işgale uğrayan bir toprağın savunma reflekslerine neler olabileceği düzeyinde tasavvur edebiliriz. Bunun için Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, meşhur Medine Müdafaası destanını yazan Osmanlı güçlerinin hikayeleriyle, aynı beldelerde son savaşta bir tek mermi atmadan koca bir ülkeyi düşmana teslim edenlerin kültürel dünyaları arasında bir karşılaştırma yapabiliriz. İkincisinde sözkonusu olan bir kendilik-hikayesi, bir kodlama yoksunluğu değil de nedir?

Kaynaklar
Aktay, Yasin, 2000-01, Güneydoğu’da intihar, Tezkire, sayı 18,
Aydın, Mustafa, 1997, Kurumlar Sosyolojisi, Ankara: Vadi Yayınları.
Lyotard, F., 1997, Postmodern Durum, çev. Ahmet Çiğdem, Ankara, Vadi Yayınları.