Makale

DİB Başkan Yardımcısı Prof. Dr. M. Emin Özafşar: Ruh, özgürlüğü sever. Biz eğer sadece biçimsel düzenine bakarak, ruhundan soyutlanmış şehirler inşa edersek bu, bizim ruhumuzun hapishanesini kendi elimizle kurmak olur.

SÖYLEŞİ

DİB Başkan Yardımcısı Prof. Dr. M. Emin Özafşar:

Ruh, özgürlüğü sever. Biz eğer sadece biçimsel düzenine bakarak, ruhundan soyutlanmış şehirler inşa edersek bu, bizim ruhumuzun hapishanesini kendi elimizle kurmak olur.

Dr. Yüksel Salman
Dini Yayınlar Dairesi Başkanı

Öncelikle şehir kavramı size neyi çağrıştırır, şehir deyince aklınıza gelen nedir?
Teşekkür ediyorum. Efendim şehri konuşmak, içinde var olduğumuz bir gerçekliği konuşmaktır. Biz onun içerisindeyiz. O bizi kuşatan bir kavram. Şehir Arapça bir kelimedir. Şöhret kelimesi de oradan geliyor. İnsanların yeteneklerinin temayüz ettiği, şöhretlerin yetiştiği, meşhurların, sosyal statülerin, sınıfların olduğu, mekânların planlandığı, çeşitli sanatların, piyasanın, siyasetin, ticarî aktivitenin olduğu, farklı etnik yapıların bulunduğu bir insan yaşantısının sürdürüldüğü bir mekân, bir coğrafya, bir yurt, bir yer; buna biz kent diyoruz. Şehir, insanın kendini belli ettiği, öne çıkarttığı, kendini test ettiği mekân gibi düşünülebilir. Şehri insan kurar ve insanı da şehir inşa eder. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Bu yüzden şehri konuşmak aynı zamanda insanı konuşmaktır. İnsanı tanımak demektir. Çünkü şehir insanın aynasıdır. Şehirle insan arasında böyle karşılıklı bir alış-veriş ve ilişki vardır. Şehri insanlar yapıyor ama şehirler de insanı inşa ediyor. Tabii insanın olduğu yerde, aynı zamanda inanç vardır, din vardır. Dolayısıyla şehri konuşmak bir anlamda dini konuşmaktır. Din de büyük ve genel bir kavramdır. Tarih boyunca insanla var olan bir kavramdır. İnsanlar tarih içerisinde inançlarından hareketle değerlerini yansıttıkları şehirleri kurmuşlardır. Dolayısıyla farklı inançların farklı şehirleri olmuş, farklı medeniyet ve kültürlerin farklı şehirleri olmuştur. Demek ki şehrin üzerinde durduğumuzda insanın, dinin manası üzerinde de durmamız gerekmektedir.
Şehirle medeniyet arasında nasıl bir ilişki vardır?

Medeniyetlerin kendine özgü şehirleri vardır. Daha doğrusu şehirler, özgün medeniyetleri yansıtırlar. Şehirsiz medeniyet yoktur. Medeniyet şehirde ortaya çıkar. Roma bir şehir medeniyetidir. Aynı şekilde Kartaca, Atina birer medeniyet kentidir. Yani medeniyetler büyük kentlerde vücut bulmuştur. Çünkü şehirde medeniyetin insanî, ahlâkî, yönetsel değerleri, iktisadî ve ekonomik değerleri vücut bulur. Bütün bunlar şehirde şekillenerek gelişir, form ve ritim bulur. Bugün Batı medeniyeti dediğimiz zaman Batı şehri akla gelir, Batının büyük şehirlerini hatırlarsınız. Mesela Paris, Londra, Viyana dersiniz. Bu itibarla medeniyetlerin kendilerine özgü kentleri/şehirleri olmuştur. İslâm şehir medeniyeti de filhakika Medine’de şekillenmiştir. Hz. Peygamber’in Medinesi ile medeniyet arasında köklü bir ilişki vardır. Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, Medine’nin 10 bin nüfusu vardı. 10 bin nüfuslu bir karyeyi, bir beldeyi, vefat ettiğinde orta ölçekli bir kente dönüştürdüğünü, sonra oradan bir medeniyet ve şehir modeli ortaya çıktığını biliyoruz. Daha sonra kurulan İslâm şehirlerinin hemen hepsi Medine’yi modelleyerek kurulmuştur. Medeniyet kurucu olması bakımından Medine bir anlamda tarihin en büyük kentlerine eş olmuştur. İslâm tarihinde Bağdat, Semerkand, Buhara, Kurtuba gibi büyük şehirlerin hemen hepsi ilhamını Medine’den almıştır. Dolayısıyla tarihte kendine özgü bir Müslüman kenti ortaya çıkmıştır. Edebiyatımızda da Müslümanların yaşadığı kentler üzerine yazanlar çoktur. Mesela, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’i çok önemlidir. Orada Anadolu kentlerini anlatır. Erzurum’u, Konya’yı, Ankara’yı anlatır. Daha sonra başka yazarlarımız da bu konuları ele almıştır. Müslümanların metafizikleri, Allah anlayışları, insan anlayışları, hayata bakışları hep şehirde ortaya çıkar. O bakımdan Farabi’ye tekrar geri dönmek gerekirse Farabi, Medine için erdemli şehir diyor. Orada erdemli olmayan şehirlerden de bahsediyor. Cahil şehirlerden, mübeddel şehirlerden söz ediyor. Ama Farabi’nin bu eserinde, bilhassa giriş kısmında tevhid konusunu ele alıyor. Müslüman şehri, tevhidi sembolize eden bir şehirdir. Tevhid, İslâm’ın temel inanç esası Allah’ın birliğine dayanır. Farabi de onun için tevhid filozofu olarak, önce tevhidi ele alır, evreni, kâinatı anlatır, arkasından insanı anlatır. Sonra da şehre gelir. Çünkü bütün kâinat, Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkmıştır ve insan bu kâinatın gözbebeğidir.

Tarih boyunca Müslümanların yaşadığı şehirlerin karakteristik özellikleri nelerdir?
Bir defa her şehrin bir kalbi var. Bir şehrin kalbi demek, mesela Medine’de Mescid-i Nebevî, ondan sonra kurulan şehirlerde de ulu camiler demektir. Tarihte hiçbir Müslüman kenti yoktur ki, ulu camisi, büyük camisi olmasın. Şehir bu caminin etrafında şekillenmiştir. Ondan sonra yerleşim bölgeleri, ticarî alanlar vs. gibi bir özgün mekanlar gelir. Yani şehir değerleri aynadır derken, İslâm değerlerine de ayna olmuş olur. Mesela İslâm’ın varlık anlayışını yansıtır. Bugün Edirne’nin benzerini, bir başka yerde göremezsiniz, dünyada bir tane Edirne var. Bursa’nın bir benzerini başka yerde göremezsiniz. Semerkand, Buhara’yı göremezsiniz. Ama maalesef mesela Endülüs’te 8 asır egemen olan İslâm kültürü ve İslâm şehirlerinin tarihî kalıntıları ortadan kaldırılmıştır. Onun için oraların şehir yapısı hakkında bir şey söyleyemiyoruz. Ama bir esenlik yurdu, barış yurdu (Medinetü’s-Selâm) denilen Bağdat, onlara özgü bir kentti ve kuruluşu da çok özgündür. Bağdat hakikaten, dünyanın göz bebeği bir şehir olmuştur. Maalesef bugün harap vaziyettedir. Kurulduğu günden beri sanatta, edebiyatta tarih boyunca anılan bir şehir olmuştur. Hatta “Tarih-i Bağdat” diye 20 ciltlik tarihî bir eser var. Orada Bağdat şehrinin kuruluşu, bu şehirde yetişen şöhretli ulema, ümera anlatılır. Hemen hemen büyük şehirlerin hepsinin bir tarihi vardır. Mesela Medine tarihine ilişkin “İbn Şebbe” isimli bir âlimimizin, “Târihu Medineti’l-Münevvere” adlı bir eseri var. Hz. Peygamber dönemindeki şehir yapılanmasını şehirdeki insanları, yaşanan hadiseleri anlatır. Aynı şekilde İbn Sa’d’ın, ‘Kitabu’t-Tabakât’il- Kebîr’i ilk iki asırdaki Müslüman meşhurları ele alır, aynı zamanda onların yaşadıkları şehirleri değerlendirir. Müslüman kentler içerisinde Nişabur’un yeri de çok önemlidir. Hatta Nizamiye Medresesi dahil en önemli yüksek okulları bulunduran, barındıran kentlerden bir tanesidir. İslâm geleneğinde büyük kentler, bugünün tabiriyle metropoller, megapoller kurulmuştur. Özgün kentlerdir bunlar. Hatta İslâm bilim tarihinde ulemâu’l-emsâr dediğimiz büyük kentlerin şöhretli âlimlerinden, onların icmâından, içtihatlarından söz edilir. Orta zamanların en görkemli kentlerinden birisi Merv şehridir. Buranın şehircilik bakımından da özgün olduğu, Sultan Sencer zamanında dünyanın çok anılan kentlerinden bir tanesi olduğu söylenir. Anlatıldığına göre, şehrin giriş kısımlarında büyük çiçek bahçeleri oluşturulmuş, diyelim sabah rüzgârının estiği bölgelere güller dikilmiş, sabah rüzgârı estiğinde şehrin içerisine gül kokusu yayılır. Diyelim ki öğlene doğru nergis bahçeleri nergis kokusu, akşam üzeri ikindi rüzgârının estiği yerlerde de lâle kokusu, yani şehri böyle güllerle kuşatmışlar. Tabiri yerindeyse, güllerle kuşatılmış bir şehir, gül şehri oluşturmuşlar. Bir de fıskiyeleriyle, bahçeleriyle, botanikleriyle hakikaten insanların huzur içinde yaşadığı cennetvari bir mekan oluşturmuşlar. Merv, İslâm ilim geleneğinin de en önemli merkezlerinden bir tanesidir. Orada büyük bilim adamları yetişmiştir. Bugün 15 metrelik toprağın altındadır Merv kenti. Bu toprağın altında neler var, bundan haberimiz yok. Merv kenti bugün Türkmenistan’dadır. Buhara’dan, Semerkant’tan, Nişabur’dan söz ettik. Batı’ya geçtiğimiz zaman Kurtuba. Müslümanların oluşturduğu çok önemli kentlerdir bunlar. Kurtuba’nın nüfusu 900 bin iken (yanlış hatırlamıyorsam) Londra’nın nüfusu 4-5 bindir. Dünya, şehri/kenti Müslümanlardan öğrenmiştir. Bunu unutmayalım. Yine İspanya’da Endülüslü Müslümanların, 400-500 bin nüfusu olan şehirleri varken, Paris’in nüfusu 15 bindir. Dolayısıyla, medeniyetlere özgün kentlerden söz edilir, daha doğrusu medeniyetler şehirlerde kristalleşir. İstanbul, Roma’nın başkenti olmuş, ama Müslümanlar oraya egemen olduktan sonra; orayı İslâm’a açtıktan sonra başka bir şehir olmuştur. İstanbul’un en görkemli yerlerine, İslâm medeniyetinin en muhteşem eserlerini dikmişlerdir. Şehrin siluetini ise o medeniyet yansıtır. Şehrin medeniyet şarkısı, siluetinde yankılanır dersek hata etmiş olmayız. İstanbul’a baktığınız zaman orada buram buram İslâm değerlerini görürsünüz. Ahmet Haşim, ‘mabetler içerisinde güneş ışığına ilk merhaba diyen minarelerdir’ diyor. İstanbul’un minareleri güneşin ışığına ilk merhaba diyen minarelerdir. Ahmet Haşim, ‘Müslüman Saati’nde böyle diyor. Müslüman Saati çok önemli bir yazıdır. Orada aslında Müslüman kentini, Müslüman şehrini anlatıyor. Müslüman şehrinin nabzı hangi saate göre kurulmuştur? Müslüman vakti ve saatine göre kurulmuştur. O bakımdan hayat erken başlıyor. Ne bileyim beş vakit ezan vardır, namaz vardır. Şunu anlatmak istiyorum. Medeniyetlerin özgün şehirleri vardır. Mesela Osmanlı medeniyetinde Bursa, Manisa çok önemlidir. Amasya, Ankara çok önemlidir. Ankara’nın tarihî olarak temsil ettiği değerler vardır. Bu şehrin sinesinde barındırdığı bir miras vardır; kültür mirası. Bugünkü kuşaklar maalesef o mirastan çoğu zaman haberdar değillerdir. Şehir aslında bir hafızadır. Şehrin hafızasında yaşanmış hayatlar vardır. Bazen trajediler, acılar vardır. Bazen hasretler, savaşlar vardır. Görkemli günler vardır, ağlayışlar vardır, yükselişler vardır. Bunlar hep şehirlerde cereyan eder. Ankara deyince zihnimizde bu çağrışımlar oldu. Ankara’ya baktığımız zaman, Ankara tarih içerisinde sallantıların, kasırgaların kentidir. Timur’un Ankara’ya gelmesi Ankara’nın tarihinde bir trajedidir. Ankara, bir inkişâfın, bir milletin doğuşunun, bir umudun doğuşunun da başkentidir. Bir milletin haykırışının başkentidir. Dolayısıyla Ankara Kalesi’nin temsil ettiği değerler, Hacı Bayram-ı Velî’nin temsil ettiği değerler, ilk meclisin ve daha sonra kurulan yapıların temsil ettiği değerler manevî birer mirastır ve bir bütündür. Burada şehirlerin ruhundan söz edebiliriz. Ankara’nın da kendine has bir ruhu vardır.

Şehre damgasını vuran ve kimlik kazandıran unsurlar nelerdir?
Şehir, bulunduğu yerin insanlarının ürettikleri ile değer kazanır. Burada insan çok önemlidir. Onun için bizim geleneğimizde şehre mensubiyet kişiliğin ve kimliğin bir parçasıdır. Ankaravî dediğiniz zaman Ankaralı; Bursevî Bursalı; Davudu Kayserî dediğiniz zaman Kayseri aklınıza gelir. Dolayısıyla insanlar ve şehirler arasında bir ilişki var. İnsanlar şehre mensubiyetiyle tanınırlar. Bu şehir hangi insanları yetiştirmiştir? Ve dahi insan da şehre bir kimlik kazandırır. Tabii şehirdeki mimarî yapılar, mabetler de çok önemlidir. Mabetler, askerî yahut dinî mimarî bunlar da çok önemli. Bunlar şehre bir karakter kazandırır. Bugün bir Taç Mahal bulunduğu yere bir karakter kazandırır. Elhamra, yıkılsa bile şehrin şöhretini istikbâle taşımaktadır. Elhamra’yı gören onun, gerisinde yatan muhteşem matematik dilini, estetik dilini, ondan sonra tevhid dinini görebilir. Elhamra, hakikaten Endülüs Medeniyetinin kristalleşmiş bir yansımasıdır. Süleymaniye’yi gören, ilk gördüğünde kendini tutamadan bunun bir meydan okuma olduğunu hisseder. Yine Selimiye, Selimiye’yi inşa eden, o medeniyetin, diğer medeniyetlere hodri meydan demesi. Çünkü mimarî eser taş yığınından ibaret değildir. Mimarî eserin gerisinde, o eseri meydana getiren ruh var. “Taşa ruhunu nakşedenler” diyor ya Tanpınar, Baki ile Mimar Sinan’ı konuştururken Ahmet Hamdi Tanpınar, orada taşa nasıl ruhu, Müslüman-Türk’ün ruhunu, eşyaya bakışını yansıttığını, taşa işlediğini söylüyor. Şimdi biz Edirne’yi taş yığınından ibaret göremeyiz. Orada bir matematik vardır, orada bir denge vardır, bir âhenk, bir insicam vardır. Orada üretilen ürünün, mimarî eserin coğrafyayla, topografyayla bir insicamı söz konusudur. Tabiatla bir insicamı söz konusudur. Dolayısıyla mimarî eser aynı zamanda, o eseri üreten zihniyetin ve değerlerin tabiat algısını, metafizik algısını yansıtır. Mesela Müslüman kentlerindeki camilerin hepsi aydınlıktır, hepsi ferahtır. Hele ulu camiler. Bursa Ulu Camiye girdiğiniz zaman bir galeriye girmiş gibi hissedersiniz kendinizi. İçerde şırıl şırıl akan havuz, toplu kubbeler, işlenen tablolar, tablo gibi yazılar, Müslüman estetiğinin değerini yansıtır. Hakikaten Ulu Camide ulu değerleri hissedersiniz. Yeşil Cami’ye gittiğiniz zaman aynı şeyi hissedersiniz. Demek ki mimarî eserler, mabetler de çok önemlidir şehrin karakterinde. Bu anlamda mimarî eserleri, şehre zenginlik katan ana unsurlar olarak görmek lazım. Mesela ben Manisa Muradiye Camii’ni gördüğüm zaman şöyle karşıya geçtim ve baktım. Dağlar arkada, göğe uzanmış. Dağına baktım, bir de camiye baktım, içimden dedim ki, sanki bunlar ezelde birlikte yaratılmış. Yani o kadar ustaca oraya yerleştirilmiş ki, tabiatla en küçük bir çelişki yok. Bulunduğu yerde âdeta tabiatı tamamlayan bir unsur gibi duruyor. Demek ki şehre rengini veren bu mimarî yapıtlarda hem şehrin hem de medeniyetin karakteristiği görülüyor. O bakımdan, minarelerden okunan ezanlar, o burçlarda dalgalanan ay-yıldızlı bayraklar, sabahın ışıklarıyla gördüğünüz ay-yıldız, minarelerin alemleri, bu toprakların ötelere uzanan simgeleridir. Şehre karakteristiğini bunlar verir. Modernitenin bütün tahribatına, bugünkü megapollerin bütün keşmekeşine ve istilasına rağmen, bu kadim şehirler yine de “biz buradayız” diyorlar.

Modern şehre ne oldu? Biz mi şehri kaybettik, yoksa şehir mi bizi kaybetti? Yani bir “Yitik Şehir”den söz etmek mümkün mü?

Modernite, bazı düşünürlere göre insanlığın geleneksel akışındanki en radikal sapmasıdır. Tabi bu yaklaşım tartışılabilir. Ancak modern şehirlerin de çok özgün şehirler olduğunu kabul etmeliyiz. Tarihte eşi benzeri olmayan kentler, megapoller, milyonlarca insanın yaşadığı kentler ortaya çıkmıştır. İnsanların kırsaldan, anavatanlarından çıkıp koştukları, âdeta kendilerini attıkları bir derya gibi görünüyor. Megapollerde sizin de ifade ettiğiniz gibi, şehirlerde insanlar kendini kaybetti. Ve de şehirler insanları kaybetti. Bugün büyük kentlerde kaotik bir yapının olduğundan söz edebiliriz. Türkiye’de nüfusun % 75’i şehirlerde yaşamaktadır. Aslında bugün kentlerimiz köylerimiz tarafından kuşatılmıştır. Bunu görmemiz lazım. 1950’lerde Türkiye’de köyden kente göç başladı. İnsanlar yerlerinden çıktılar. Şehirlere akın ettiler. Çünkü biz şehri köye götüremedik. Şehrin temsil ettiği değerleri, imkânları köye, kırsala götüremediğimiz için köyde yaşayanlar, şehirlere koştular. Bir anlamda köyün değerlerini, köyde kendilerinin sahip oldukları değerleri şehre getirdiler. Onunla şehirde yaşamayı tercih ettiler. Bir anlamda şehirlerin civarında biraz daha büyümüş köyler inşa ettiler. İnsanlar büyük şehirde kayboldu. Geleneksel değerlerini, bağlarını yitirdiler. Şehirde yaşamanın entelektüel, eğitsel, sosyo-kültürel gereklerine sahip ve malik olmadıkları için bir anlamda şehir insanlarımızı savurdu. Hatta uzaktaki şehir, sanal şehirler var hayatımızda. Bizim için sanal olan şehir yaşantıları var. Televizyon bir anlamda filmleriyle, fizikiyle bize bir anlamda bizim olmayan, ayağımızı basmadığımız şehirlerde yaşıyor kanısını veriyor. O bakımdan bize ait olmayan, aslında bizi etkileyen, ama bizim kendisini etkilemediğimiz bir şehir gerçekliğiyle de karşı karşıyayız. Modern dünyanın kentleri maalesef böyle bir kaotik yapıyı ifade ediyor. bugünlerde bazıları kent dindarlığı diyorlar. Tabii burada dindarlık kavramından ne anlaşıldığı çok önemli. Ben şahsen kent dindarlığı tabirini bir anlamda önümüze konulmuş bir soru olarak kabul etmeyi tercih ediyorum. Siz dindarlığı tanımlamazsanız, kent dindarlığını da tartışamazsınız. Dindarlıktan ne anladığınıza bağlıdır bu. Eğer dindarlığı biçime indirgerseniz, şehirdeki biçimsel görüntüye bakarak, insanların dini, kılık-kıyafetine vs. bakarak dindar kentten söz ederseniz orada bizim göremediğimiz bir sıkıntı ortaya çıkar. O bakımdan modern kent de bizi etkiliyor, savuruyor. Şimdi burada değerlerin modern kente nasıl yansıtılacağı konusuna geliyoruz. Yani dinî değerleri muhafaza ederek, kendi kentimizi nasıl inşa edebiliriz!

Özellikle kentte dini yaşamanın ne gibi zorlukları var?
Eğer İbn Haldun’u hatırlayacak olursak, İbn Haldun, ümran filozofu, yani medeniyet düşünürü, mukaddimesinde şehri anlatır. Şehrin yapısından bahseder. Aslında dinin tam ve mükemmel biçimde yaşanabildiği yer şehirdir. Çünkü dinin getirdiği değerler, hayatın toplamına yöneliktir, insanın bütününe yöneliktir. İnsanın bütünü de şehirde ortaya çıkar, tezahür eder. O bakımdan kır dindarlığı, köy dindarlığı gibi bir tabir de bence yanlış kullanılan bir tabirdir. Hiçbir din yoktur ki şehirlere talip olmasın. Dinler şehirlere talip olmuşlar ve şehirlerde kendilerini ifade etmişler. Bugün maalesef dinin kırsallıkla birlikte algılanması gibi bir yanlışlık var. Din sanki şehrin dışında kalmış veya şehirdeki daha alt katmanların, düşük gelir gruplarının, daha zayıfların, daha yoksulların, düşkünlerin umuduymuş gibi tasavvur ediliyor. Ve dini şehre yakıştıramayanlar var. Dini şehre yakıştıramamak, dini tanımamak demektir. Din şehir için vardır. Şehirlere ruhunu vermek için vardır. Aksi takdirde şehir, kendimizi kaybettiğimiz mekânlar olur. Az önce buna temas ettik. bugünün şehri, bana sorarsanız insanın huzur bulacağı şehir olmalı. Yani aradığımız yer olmalı. İdeal şehir, erdemli şehir dediğimiz şehri hep aramalıyız. Yoksa şehrin iyi olması, asfaltlarının geniş olması, alt yapısının iyi olması, binalarının yüksek ve gösterişli olması, şehir merkezlerinin, iş merkezlerinin tantanalı olmasına bağlı değildir. Çünkü ruh, özgürlüğü sever. Biz eğer sadece biçimsel düzenine bakarak, ruhundan soyutlanmış şehirler inşa edersek bu, bizim ruhumuzun hapishanesini kendi elimizle kurmak olur. Demek ki şehrin güzelliği, yahut şehrin niteliği sadece biçiminde değildir. Ahenk, biçim önemlidir. Fakat şehirde ruhunuzu bulabiliyor musunuz? Ruhunuzu ifade edebiliyor musunuz? Şehir size ruhunuzun özgürleşmesine izin ve imkan veriyor mu? Asıl mesela bu. O bakımdan ulu mabetlerin, o muhteşem camilerimizin avluları, o avlulardaki şadırvanlar, oralardaki serçeler, kuşlar, bülbüller. O ulu çınarların altında defnedilen insanlar, mezarlar… Bütün bunların hepsi, aslında ruhun özgürlüğüne imkan veren simgelerdir. Ama bugün modern şehirlerde mezarlıklar dışarıdadır. Klasik şehirlerde mezarlıklar şehrin içindedir. Ölümü unutan, ölüme sırtını dönen bir şehir, acaba ölüm gerçeğini yok edebilir mi? İyi şehir sadece asfaltı düzgün şehir demek değildir. Elbette asfaltı düzgün olmalı, nitelikli olmalı. Ama asıl şehir orada yaşayanların insanî, dinî, tarihî, kültürel değerlerine tercüman olmalı. Bugün eğer biz, görkemli iş merkezlerinin ihtişamına, maddî ihtiyaçlarımızı karşılayan araç ve aygıtların teşhir edildiği binalara, ruhumuza nakış vuran, ruhumuzu süsleyen, bezeyen mabetleri kurban edersek, bu ezanlar eğer çocuklarımızın, yavrularımızın kulaklarından esirgenirse, o zaman Yahya Kemal’in dediği gibi, Müslüman-Türk’ün çocukluk rüyasını göremeyen yavrular yetişir. Müslüman Türk’ün çocukluk rüyasını göremeyenler, yarına milletin yüksek değerlerini taşıyamazlar. Bu bakımdan İstanbul şairi Yahya Kemal’in şehir üzerine söyledikleri çok önemlidir. Bugün maalesef yüzyıl öncesi İstanbul’u arıyoruz, bugün yüzyıl öncesinin şehirlerini arıyoruz. Ama eskiye dönüş mümkün değil. Eskiye özlem bizi geleceğe taşımaz. Şehri inşa etmek için insanı inşa etmeliyiz. Bu, yarını inşa etmek demektir.

“Bugün eğer biz, görkemli
iş merkezlerinin ihtişamına, maddî
ihtiyaçlarımızı karşılayan araç ve aygıtların teşhir edildiği binalara, ruhumuza nakış
vuran, ruhumuzu süsleyen, bezeyen
mabetleri kurban edersek, bu ezanlar eğer çocuklarımızın, yavrularımızın kulaklarından esirgenirse, o zaman Yahya Kemal’in
dediği gibi, Müslüman-Türk’ün
çocukluk rüyasını göremeyen
yavrular yetişir.”