Makale

Erdem Medeniyeti ve TEMEL DEĞERLERİ

Erdem Medeniyeti ve TEMEL DEĞERLERİ
Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

İnsanlık tarihini anlamlı kılan önemli değerler vardır. Bunlar bir ağacın veya meyvenin özelliklerini taşıyan tohuma benzer. Başlangıçta onların bütün inceliklerini içeren bu tohum, daha sonra kademeli olarak açılır. Dal budak salar. Büyür ve bir müddet sonra ürün vermeye başlar. Tıpkı medeniyetler de bunun gibidir. Onları ortaya çıkaran, geliştiren, olgunlaştıran ve verimli hale getiren ortak unsurlar vardır. İşte tarihte iz bırakan medeniyetler de ancak bu özellikleriyle anılmaktadır. Çünkü bu tür uygarlık ve kültürlerin merkezinde öncelikli olarak insan ve onların mutluluğunu hedef alan evrensel değerler yer almaktadır. Bu ortak değerlerin başında inanç, ibadet, hürriyet, insan haklarına saygı, vefa, çalışma, doğruluk, cömertlik, tevazu, bağışlama, iyilerin ödüllendirilmesi, kötülerin kınanması, hak ve adalet düşüncesinin canlı tutulması gibi hususlar gelmektedir. Şüphesiz ki tarihin gerilerine ve derinliklerine bakıldığında, maddî hükümranlık ekseni üzerine kurulan medeniyetlere de rastlamak mümkündür. Ne var ki bu medeniyetler; çoğunlukla savaş, esaret, zulüm, acı, ızdırap ve gözyaşı gibi ürpertici olaylarla hatırlanmaktadır. Biz bu yazımızda söz konusu olumsuzlukları irdeleme yerine dergimizin gündeminde yer alan ve medeniyetin temelini oluşturan kişisel ve toplumsal erdemlikten söz etmeye çalışacağız.

İnsan elbette yaşadığı bu dünyada başıboş ve sorumsuz değildir. Tam tersine o, iradesi doğrultusunda ortaya çıkan söz, hareket ve davranışlarından sorumludur. İdealine ve arzusuna nail olmak için hayatı boyunca sınavın kurallarına riayet etmek ve başarmak durumundadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim de geleceğimizi şekillendirmeye esas olmak üzere ölümü ve hayatı bir sınav amacıyla yarattığını belirtmektedir: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 2) Görülüyor ki insan iyilikte, hayırda ve güzel işleri başarmada hayat boyunca bir sınavla karşı karşıyadır. Bu merhaleye ulaşmak için çok çalışmak zorundadır. Bir bakıma bugünü dünden, yarını da bugünden daha iyi olmalıdır. Çünkü yerde ve gökte bulunan her şey ilâhî kanun çerçevesinde her an gelişmekte, yenilenmekte ve değişmektedir. O halde her şeyin değiştiği ve birbiriyle uyum içinde geliştiği bir ortamda insanın duyarsız kalması düşünülemez. Merhum M. Akif Ersoy evrende olup biten bu olayları şöyle bir örnekle açıklamaktadır: “Hiçbir zerre kendi seyrinden, faaliyetinden geri durmuyor. Yer, gök, dağ, taş ve üzerlerinde olan her şey yürüyor. Hiç biri atıl değil, hepsi çalışıyor, her şey kendi yörüngesinde hareket halindedir. Şu cansız dediğiniz toprak yaratılışından beri acaba bir lahza olsun boş kalmış mıdır? Heyhat! Her gün, her saat, her saniye bitmez, tükenmez inkılâplar geçiriyor. Bulutlara su veriyor. Bulutlardan su alıyor. Sırtında otlar, çayırlar, ekinler, ağaçlar yetiştiriyor. Bağrında nice madenler ve canlılar besliyor. Tabakalar meydana getiriyor. Peki, topraktan doğan bu varlıklar duruyor mu? Asla! Onlar da anaları gibi muttasıl (ara vermeden) çalışıyor. Teneffüs edip hareket ediyor. Bak bakalım; hiçbir yerde, hiçbir zerrede sükun var mı, atalet var mı? Hayır. O halde çalışmadan insanın meramına ulaşması mümkün müdür? Böyle bir ümitle yaşamak ne derece doğru olabilir? ” (M.Akif Külliyatı; c.9 s. 201) Öyle görünüyor ki bu tabii fıtratın sonucu olarak bu âlemde her şey hareket halindedir. Sabit ve yerinde sayan bir şey yoktur. Oysaki İslâm dini; hem son hem de fıtrat dinidir. Yüce Allah bu doğal hali şöyle açıklamıştır: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

İnsanlık tarihini anlamlı hale getiren erdemli medeniyet, İslâm diniyle doruğa ulaşmıştır. Yine onun sayesinde barış, güven, huzur, kardeşlik, mutluluk kişisel ve sosyal hayatımıza yansımıştır. Bir anlamda Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle başlayan İslâm medeniyeti, dünya coğrafyasının büyük bir bölümünü doğrudan diğer bölümlerini ise dolaylı olarak etkilemiştir. Bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu da, bu zenginliğin mirasını bağrında taşıyan önemli coğrafyalardan biridir. Fizikî anlamda her biri kendi alanında bir ilk olan medrese, cami, han, hamam, kervansaray, köprü, kütüphane ve çeşme gibi eserler bu medeniyetin kilometre taşlarıdır. Şüphesiz ki bütün bu sosyal kurumları harekete geçiren ve onları birbirleriyle ahenkli çalışmasını sağlayan “can suyu” ise bilim, ona gösterilen saygı ve hoşgörüdür. Batılı araştırmacı Dr. Lucien Leclere ise, bu konuda şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: “İslâm medeniyetinin parlak dönemi dokuzuncu asrın sonlarında yoğunlaşan tercüme ve telif eserlerin gelişmesiyle başlamıştır. Hayatını bilime adayan ve bu uğurda büyük şehirlere seyahat eden zihinleri berrak insan sayısı pek çoktu. Saraylar, ilim adamlarını, edipleri, şairleri, hekimleri ve filozofları ağırlıyordu. İtikadî ayrılıklar ve düşünce farklılıkları saygıyla karşılanıyordu. Medreseler ve kütüphaneler kurmak, Müslümanların en çok haz duydukları işlerdi. Servet ve refahın gelişmesi, zevklerin incelmesini sağlamıştı. Yolların, köprülerin, hanların, kervansarayların inşası, seyahati kolaylaştırıyor ve insanların tanışmasına imkân veriyordu. Bütün karayolları durmadan ticaret mallarını taşıyor, ancak deniz yolları da ihmal edilmiyordu. Akdeniz, Müslümanların ticarî faaliyetleri sayesinde zengin bir medeniyet merkezi olmuştur. Böylece Akdeniz doğu ile batıyı birbirine bağlamıştı. Siyasî ayrılık asla bu bağlantıya engel teşkil etmemiştir.”(İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, s. 418)

Orta doğu coğrafyasında yoğunlaşan İslâm medeniyeti; çevresini önemli ölçüde etkilemiştir. Özellikle uzak doğu ile batının bilim ve kültür hayatına katkıda bulunmuştur. Tıp, matematik, fizik, kimya ve astronomi gibi fen bilimleri alanında pek çok keşif ve buluşlar insanlığın hizmetine sunulmuştur. Bu doğal hareketliliğin sonucu olarak toplumlar arası ziraat, tarım, gıda maddeleri, giyim, kuşam, süs eşyası ve sanat alanında da alış veriş ortamı meydana gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak felsefe ve düşünce alanında çağın kültür hayatına yeni bir açılım sağlanmıştır. Bu durumu bilim adamı Charles Seignebos şu cümleleriyle özetlemektedir: “Batı, doğu ile tanıştıktan sonra kültür ve medeniyet hayatına yöneldi. Bu medenileşmenin suret-i vukuu, (ortaya çıkış şekli ve tarzı) tamamen malum değilse de, batılıların Müslümanlara borçlu olduğu şeylerin hesabı çok uzundur.” (İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, s. 252)

Daha önce de ifade edildiği gibi İslâm medeniyetinin en önemli özelliği; onun insan fıtratının olgunlaşmasına ve disipline edilmesine olan katkısıdır. Bu doğal etkilenme; bilimsel, kültürel ve sosyal değişmelere de zemin hazırlamaktadır. Böylece insanın öncelikle iman ve ibadet açısından tam bağımsız ve gönül huzuruna ulaşması için öncelikle Allah’a gereği gibi inanması, itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekmektedir. Çünkü şirk, küfür, nifak ve en ufak hataları çağrıştıran yanlışlara düşmeden sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Yüce Allah’a bağlılık ve teslimiyet insanın kişiliği, karakteri ve ruh dünyası için çok müstesna bir durum arz etmektedir. İşte bu insanî ve medenî çerçevenin içine giren kişi artık öncelik sırasına göre; ana babaya, akrabalara, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolcuya, ev ve iş ortamında birlikte çalıştığı işçilere iyi, hoş, güler yüzlü, nazik ve duyarlı davranacaktır. (Nisa, 36) Diğer taraftan kin, nefret, gurur, kibir, iki yüzlülük ve haset gibi insan onuruna yakışmayan tutum ve eylemler ise yasaklanmış ve kınanmış olarak değerlendirilecektir. Böylece ferdi ve toplumsal bilincin ön plâna çıkması durumunda, sosyal ve kültürel hayatı da önemli ölçüde etkileyecektir. Nitekim Anadolu da; tamamen sivil bir hareket olarak ortaya çıkan fütüvvet, ahilik, yaran ve lonca gibi teşkilâtlar da bu düşünce ve değerler üzerine inşa edilmiştir. Kardeşlik, arkadaşlık, komşuluk ve sorumluluk anlayışıyla ortaya çıkan bu sivil ve gönüllü kuruluşlar toplumun ahlâk, eğitim, kültür, ticaret, ekonomik ve sosyal hayatına da katkıda bulunmuşlardır. Hak, adalet, doğruluk ve yardımlaşma duygusunda öncülük yapmışlardır. Daha da önemlisi her meslekte, kaliteli iş ve üretim ile hilesiz ve dürüst ticaret yapmanın ilkelerini geliştirmişlerdir. Meslekler arasında yardımlaşma, dayanışma ve kendi kendilerini denetleme ve düzeltme geleneğini yerleştirmişlerdir. Böylece bir milletin geleceğini tayin eden ilim, fazilet, azim, gayret, çalışma, sabır ve fedakârlık bilinci toplumun bütün katmanlarına yayılmıştır. Ayrıca hak, hukuk, alın teri ve kul hakkına riayet emek bakımından “helâl ve haram” kavramları daima önemsenmiştir. Yeri gelmişken örnek olması bakımından bu sivil örgütlerin herkese açık bir şekilde telkin ettikleri ve teamül haline getirdikleri şu nasihat metinlerini de okuyucularımızın dikkatine sunmak istiyorum: “Eline, diline, beline hakim ol. Harama bakma. Haram yeme. Haram içme. Doğru, sabırlı ve dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma. Alnın, kalbin ve kapın açık olsun. Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil. Ve nihayet kendin muhtaç iken bile, başkasına ikram edecek kadar cömert ol.” (Gelenekten Evrensele Yaran, s. 6)

Görüldüğü gibi medeniyeti şekillendiren, ona yön veren, maddî ve manevî değerlerle anlamlı hale getiren toplumlar ve milletlerdir. Dolayısıyla medeniyetin zenginliği ve kalıcılığı o toplumu oluşturan insanların bilimsel düzeyleri, kültürel ve sosyal değerleriyle orantılıdır. Bu bağlamda içinde yaşadığımız çağın olayları objektif olarak analiz edilecek olsa, bizi mahcup edecek bir dizi vukuatla yüz yüze gelebiliriz. Ne yazık ki övünçle anılan modern dünyamızda halen; İnsan hakları, gelir dağılımı, özgürlükler, sağlık, eğitim, göç ve birlikte yaşama konularında önemli ölçüde sorunlar yaşanmaktadır. Savaş, silâh üretimi, haksızlık ve güç kullanımı ise; sadece cesaretlilerin ve kuvvetlilerin elinde olan bir hak gibi algılanmaktadır. Doğrusunu ifade etmek gerekirse şimdilik bu olumsuzlukları, evrensel adalet kriterleri ışığında önleme sorumluluğunu üstlenecek kişi veya kuruluş göremiyoruz.

İsterseniz konuyu burada biraz daha yumuşatalım ve tekrar insanları mutlu kılan erdemli medeniyetin temel değerleriyle özetleyelim. Bilindiği gibi asırlar boyunca tarihi geleneğimizde her cuma günü hutbeden sonra teamül haline gelen şu ayet okunmaktadır: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 90) Ayetin meali dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Yüce Allah, sosyal hayatı ve barışı tehdit eden üç zararlı davranışı yasaklamaktadır. Bunlar; hayâsızlık, fenalık ve azgınlık gibi aşırılıklardır. Huzur ve mutluluğun kaynağı olarak müjdelenen adalet, iyilik yapmak ve yakınlara yardım etmek ise, ısrarla tavsiye edilmektedir. Burada iyilik sözü, “ihsan” kavramıyla ifade edilmiştir. Bu kavram, samimi ve gönülden gelerek başkasına, çevresine, tabiata kısaca her şeye ve herkese iyilik yapmak, güzel iş ve davranışlarda bulunmak daha da önemlisi bunlara karşı sorumluluk taşımaktır. İbadette ise, en ileri derecede ve teslimiyet içinde, “Allah’ı görür gibi O’na kulluk etmektir. Zira biz Allah’ı görmesek bile O, bizi görüyor” düşüncesine ulaşmaktır. Gerçekten bu duygu ve düşünce insanı dosdoğru kılar. Güven, huzur ve barış içinde yaşamasını sağlar. Unutmayalım ki kendisi ve yaratanıyla barışık olan insan; ailesi, çevresi, toplumu ve ülkesiyle de barışık olur. Çünkü huzur ve barışın, sevgi ve merhametin, hak ve adaletin hüküm sürdüğü milletlerin mirası, birikimi ve kültürü aynı zamanda erdemli medeniyetin de özünü teşkil etmektedir.


“İslâm medeniyetinin en önemli özelliği; onun insan fıtratının olgunlaşmasına ve disipline edilmesine olan katkısıdır. Bu doğal etkilenme; bilimsel, kültürel ve sosyal değişmelere de zemin hazırlamaktadır. Böylece insanın öncelikle iman ve ibadet açısından tam bağımsız ve gönül huzuruna ulaşması için öncelikle Allah’a gereği gibi inanması, itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekmektedir.”


“Kendisi ve yaratanıyla barışık
olan insan; ailesi, çevresi, toplumu
ve ülkesiyle de barışık olur.
Çünkü huzur ve barışın, sevgi ve
merhametin, hak ve adaletin hüküm sürdüğü milletlerin mirası, birikimi
ve kültürü aynı zamanda erdemli
medeniyetin de özünü teşkil
etmektedir.”


“İnsanlık tarihini anlamlı
hale getiren erdemli medeniyet,
İslâm diniyle doruğa ulaşmıştır.
Yine onun sayesinde barış, güven,
huzur, kardeşlik, mutluluk kişisel
ve sosyal hayatımıza yansımıştır.
Bir anlamda Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke’den Medine’ye hicret
etmesiyle başlayan İslâm medeniyeti, dünya coğrafyasının büyük bir
bölümünü doğrudan diğer
bölümlerini ise dolaylı olarak
etkilemiştir.”