Makale

Mürebbiyesi Ölüm Olan Hayat

Mürebbiyesi Ölüm Olan Hayat

Muhammet Emin Gürdamur

Hikâyeyi Eflatun anlatır. Thales yıldızları gözlemleyerek yürürken önündeki çukuru görmeyip içine düşmüş. Bunu gören nüktedan Trakyalı kız atılmış; gökte ne olduğunu anlamak istedi ama ayağının ucundaki çukur ona gizli kaldı.
Aslında bu hep böyledir. Bir şeyi görmek için, ama sadece ‘bir şeyi’ görmek için bakarsak, arta kalanı kaçırırız. Bu yüzden hayata, insana ve hatta kitaba bakarken aslında biraz da kendimize bakmış oluruz. Ve kendimize baktıkça da kendimizce aramış, kendimizce okumuş oluruz.
Modern dünya, tanımlamakta güçlük çektiği her konuda olduğu gibi ölümle de arasına biçimsel surlar inşa etti. Mezarları olabildiğince yaşam alanlarının uzağına ötelemeyi, sadece nüfus yoğunluğuna paralel yürüyen kentsel planlamalarla izah etmek ne kadar tatmin edicidir ki? Âlim ve fazıl pek çok zatın bizzat ilim ve irşat faaliyetlerini yürüttükleri camilerin yanı başlarına metfun olduğunu ve asırlar boyu İslam diyarlarında en muteber kabristanlıkların, hayatın merkezinde inşa edilip merkezin hayatını inşa eden cami çevrelerinde konumlandığını hatırlayacak olursak, “hayat” ve “ölümü” birbirinden ayırt etmenin oldukça yeni bir zihnin ürünü olduğunu anlayabiliriz. Yeni olduğu kadar bölünmüş, korkmuş ve çaresiz kalmış bir zihnin ürünü…
Osmanlıda mezarlıkların evlerin bahçelerinde, büyük şehir mezarlıklarının da hayatın en işlek alanlarında olmasına, hayatla ölümün iç içeliğini göstermesi bakımından dikkat çeken Turgut Cansever, kabristanların kara serviler, laleler ve erguvanlar ile süslenmesini de bu iç içeliğin zihinlerde her an; “canlı”, “diri”, “taze” kalmasını sağlamaya matuf olduğunu söyler.
Madrit Büyükelçiliği yaptığı yıllarda kendisine memleketinin nüfusu sorulduğunda Yahya Kemal, mevcut nüfusun iki üç katını telaffuz etmişti. Bunun karşısında şaşıranlara da, bugün çok uzağında olduğumuz bir duyumsamayla, o tarihî cevabı vermişti: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız!”
Evet, artık bu idrakin fersah fersah uzağındayız; anne babalarıyla evlerini ayıran nesillerin ölüleriyle arasında duvar çekmeyeceğini zannetmek elbette saflık olacaktır. Artık şehirler, ölümün iyiden iyiye dışlandığı, ayartıcı ışık oyunlarının, büyüleyici konforların ve ruhlara diz çöktüren bir hızın egemen olduğu yaşam alanlarına dönmüştür. Bizim elimizden çıkıp bize tepeden bakan o dikine binaların, o göz yıldırıcı biçimsizliğin, içimizde titreşip duran hangi semavi endişeyi boğuntuya getirdiğini elbette biliyoruz. Modern hayatın ölüm korkusu karşısında inşa olduğunu ilk keşfedenlerden Baudelaire, “Moda, ölümün kadın aracılığıyla kışkırtılmasıdır. Ölüm her tehdit ettiğinde o değişmiştir; tazedir, yenidir.” diyerek modern dünyanın kışkırtıcı vitrinlerini ve parıltılı salonlarını, ani bir mor ötesi ışına maruz bırakmıştı âdeta.
Farabi, ölümden korkanların bilgisiz şehirlerin halkları olduğunu söylerken aslında kalabalık yaşamların sadece ferdi değil, ferdin ölümünü de boğuntuya getirdiğini ima ediyordu.
Peki, ölüm boğuntuya gelirse bize ne olur? Ölümü sümen altı eden insan acaba onu var kılan hayatı da sümen altı etmiş olmaz mı?
Yalıtılmış kabile topluluklarından bilişim batağına saplanmış ahir zaman toplumlarına kadar cümle insanoğlu, -ama cevap versin, ama savaşsın, ama ötelesin- burun buruna geldiği ilk sahici soruyla ölümün gölgesinde karşılaşmaz mı? Hayata, insana, zamana ve aşka dair her soru aslında ölüme dair değil midir? Mukaddes kitabımızda, hayatın anlamına dair o kristal öğütte de ölüm değil midir önce gelen: “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yaratandır…” (Mülk, 67/2.)
Bizi göklere çektiği kadar, yeryüzüne de bağlamaz mı ölüm? İnsan iradesinin sınanmasına dair o muazzam düzeneği bozmadan yüzümüzü avuçlayıp kendine çevirmez mi? Metafizik, sadece insanda varoluşsal bir şekilde fiziki alana tutunmaya neden olmaz mı? İnsan dışındaki hiçbir canlı ne ontolojik ne epistemolojik anlamda ölümden haberdar mıdır? Sözgelimi bir karanfil, bir ağaçkakan, bir kedi, biyolojik olarak ölümle yüz yüze gelmedikçe ölüm fikriyle meşgul olmuş mudur?
Her bir şeyi gözlemlenebilir ucundan tutarak bir sebep sonuç ilişkisi içinde önümüze fırlatan, kendince izah eden ve kendince bilinmezliğin ipliğini pazara çıkaran determinist bakış, gökteki yıldızları gözlemlerken önündeki çukuru göremeyip içine düşen Thales’e benzemez mi bu hâliyle? Sadece bir şeye bakarak, bütün bir varoluş anlamını ıskalayan çabalar, bölünmüş, parçalanmış beşerî endişeler, ölümle insan arasına biyolojik hikâyeler sıkıştırarak bir bakıma bizim hayatımıza kastetmez mi?
İnsanlığın topyekûn yataklara düşüp can çekiştiği bir devirde hayatın kalp atışlarını tanzim etmek üzere gelen Efendimiz, “Ölmeden ölünüz!” buyurmak suretiyle kıyamete kadar insan hayatını anlamlı kılacak bir sırrı bize vermişti. Ölümü huşuyla hayatımızın içine almak, mürebbiyesi ölüm olan hayatımızın içine almak, bizi, herhangi bir kelimenin yeryüzündeki insan sayısı kadar anlam taşıdığı bir dünyada herkesle aynı dili konuşan bir bilgeliğe eriştirir. Uçurumun kenarında gezinirken ayağının altından kayan taş, bir filozofa da bir çobana da aynı korkuyu yaşatır.
İşte hayata, insana ve hatta Kitab’a bakarken aslında biraz da kendimize bu yüzden bakmış oluruz. Çünkü ölüm herkesi yalnız ve soylu kılar. İnsanı kendine bakmaya icbar eden ecelimiz bu sebepten bir lütuftur. O ecel bizi ölümden koruduğu kadar, bize hayatın her bir zerresini pırlanta değerinde görmeye, duymaya, anlamaya teşvik ederek tam bir insan olma imkânı sunar. Hayatın hemen yanı başında duran kabristanlar bu yüzden bir romantizme, bir atalete değil, kâmil bir hayata davetiye çıkartırlar.
Ölüm tekrar tekrar hayatın altını çizerken biz ondan kaçarak tekrar tekrar hayatın üstünü çizmiş oluyoruz. Oysaki, dönen, bir büyücü topacı gibi dönen, bizi sarhoş edercesine dönen bu yalan dünyanın sırtından inip ölümün sükûnet kıyılarına kendimizi arz ettikçe, dertlerimizi, emellerimizi arz ettikçe ancak yaşadığımızın farkına varmış olacağız. Değil mi ki, ölümün ve hayatın sahibi Allah (c.c.), ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartır.