Makale

Çağını okuyan reis Ahmed Hamdi Akseki (1887-1951)

Çağını okuyan reis Ahmed Hamdi Akseki (1887 -1951)

Dr. Mehmet Bulut

“Din namına söz söyleyecek, vaizlik ve mürşidlik edecek olanların yalnız hak yolunu tanımaları yetmez; aynı zamanda o doğru yola çıkan yolların nerelerden sapmak ihtimali bulunduğunu da iyice bilmeleri icap eder.”

(A. H. Akseki, 18 Nisan 1950 tarihli Başkanlık Genelgesi’nden)

Kuruluşundan günümüze, 16 kişi Diyanet İşleri Başkanlığı makamında bulundu. Şu anda görevde bulunan başkanımız, 17. Diyanet İşleri Başkanı oluyor.
Mizaçları, yetişme tarzları, eğitim düzeyleri, ilmi ve harsi birikimleri, medeni cesaretleri, hizmet ve idarecilik anlayışları gibi yönleriyle Diyanet İşleri Başkanlarımızdan her birinin farklı birer kişilik arz etmeleri gayet tabiidir. Öte yandan, bu ve benzeri kriterleri göz önünde tutarak aralarında bir mukayese yapmak, belli özellikleri itibariyle birinin diğerlerinden daha öne çıktığını söylemek de mümkündür. Ancak burada muhterem reislerimizi birbiriyle kıyaslayarak bir değerlendirme cihetine gitmek, bu satırların yazarına düşmez. Bununla birlikte, üçüncü Diyanet İşleri Reisimiz merhum Ahmet Hamdi Akseki’nin gelmiş geçmiş başkanlar arasında farklı bir konumunun olduğunu söylemekten kendimizi alamayacağımızı da öncelikle belirtmek isteriz.
Din eğitiminin ve her kademesiyle din hizmetlerinin içinde ve başında bulunmuş bir hizmet erbabı
A. Hamdi Akseki, çağının en iyi eğitim kurumlarında öğrenim görerek kendini iyi yetiştirmiş bir âlim, bir bilim adamı, bir din hizmetlisi, çalışkan bir idareci, güçlü bir müelliftir. İlk eğitimini babası Mahmut Efendi’den ve memleketindeki Mecidiye Medresesi’nden almış. Sonra üç yıl Ödemiş’te eğitim görmüş, akabinde İstanbul’a gelerek Fatih Medreselerinde yüksek öğrenimini tamamlamış; ruus imtihanını kazanarak dersiam olmuş. Bu arada İstanbul Darülfünunu’nda açılan İlahiyat şubesine sınavla girerek burayı da başarıyla tamamlamış. Yine o yıllarda açılmış olan Medresetü’l-Mütehassisin’in Kelam ve Hikmet Şubesini başarıyla bitirmiş; felsefe dalında doktorasını ikmal etmiş.
Merhum Akseki’nin bulunduğu hizmetler de geniş bir yelpaze oluşturuyor. Geçen yüzyılın başından itibaren kırk yıl boyunca eğitim hizmetlerinin ve dinî kurumların içinde ve başında yer alıyor; bu sürede çok az faniye nasip olacak önemli hizmetler gerçekleştiriyor. İhtisas medresesinin daha son sınıfında iken hocası İzmirli İsmail Hakkı Bey’in teşvikiyle Bahriye Mektebinde Akaid-i Diniye öğretmenliği yapıyor. Burada verdiği dersleri bilahare Din Dersleri adıyla üç kitap halinde yayınlıyor. Otuz yaşında müderris oluyor, İstanbul medreselerinde müderrislik yapıyor. Darülhilafe Medresesi Müderrisliği, Kürsü vaizliği, Ankara Sultanisi Din ve Ahlak Dersleri Muallimliği, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti Tedrisat Umum Müdürlüğü (1922), Darülfünun İlahiyat Fakültesi Hadis ve Tarih Müderrisliği onun bulunduğu görevler arasında yer alıyor. Tespitime göre o, ülkemizin, bugünkü adıyla ilk Din Öğretimi Genel Müdürüdür. 1924’te Müşavere Heyeti azası, 1939 yılında reis muavini -ki ilk kez bir reis muavinliği kadrosu bu yıl ihdas edilmiş- ve nihayet Şerafeddin Yaltkaya’nın vefatından sonra 1947’de Diyanet İşleri Reisi oluyor. İlgili olduğu alanlardan biri de basın mensupluğu; bir basın toplantısında kendisinin de bir gazeteci olduğunu söylüyor.
Buna göre, Akseki’nin din ve diyanet hizmetleriyle yolunun kesişmesi, onun reisliğe getirilmesiyle olmuyor; din eğitimi ve din hizmetlerinin her kademesinde bulunduktan sonra Diyanet İşleri Reisi oluyor.
Cüzi imkânları önemli fırsatlara dönüştürmekte mahir bir idareci
Eslafımız, “bir şeyin tamamı elde edilemese de tamamı terk edilemez” şeklinde formüle edilen hizmet anlayışına bağlı kalmışlardır. Zor dönemlerde kıt imkânlarla -ki imkân derken sadece maddi olanını kastetmediğimi belirtmeliyim- din eğitimi ve din hizmeti sunma gayreti içinde olan diğer reis ve Başkanlık mensupları gibi merhum Akseki’nin tavrı da bu doğrultudadır. Doğrusu onlar, ellerine geçen cüzi imkânları nemalandırmakta, azı çoğa dönüştürerek bunları önemli hizmetlere vabeste kılmakta pek mahir insanlardır. Ellerine imkân olarak bir mum mu verilmiştir; sağına soluna aynalar koyarak onun cılız ışığını bir çerağa, aydınlık saçan bir kandile dönüştürmeyi kendilerine vazife bilmişlerdir onlar. Bugün görkemli bir Diyanet teşkilatına sahipsek, bu, onların o maharetlerinin sonucudur.
Akseki’nin reislik yıllarında (29.04.1947-09.01.1951), din eğitimi ve din hizmetleri açısından önemli bazı gelişmeler oluyor:
15 Ocak 1949’da Ankara ve İstanbul’da on ay süreli İmam-Hatip kursları eğitime başlıyor. 1 Şubat 1949’da ilkokulların 4 ve 5. sınıflarına program dışı ve seçmeli Din Dersleri konuyor. 4 Haziran 1949’da Ankara Üniversitesi bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi açılmasına karar veriliyor. 23 Mart 1950’de Başkanlığa ilişkin 5634 sayılı kanun çıkartılıyor. 5 Temmuz 1950’de Türkiye radyolarında ilk Kur’an-ı Kerim yayını gerçekleştiriliyor. Bu ve benzeri gelişmeleri hizmete dönüştürmekte Akseki’yi karşımızda çalışkan ve mahir bir idareci olarak buluyoruz.
Bilindiği gibi, 8 Haziran 1931’de çıkartılan 1827 sayılı Kanunla camilerin yönetimi ve imam, hatip, müezzin, kayyım gibi cami görevlilerinin tayin ve azil yetkisi Diyanet İşleri Reisliği’nden alınarak Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne verilmiş, böylece, Diyanet İşleri Reisliği, merkez teşkilatında birkaç birim ile taşrada müftülüklerden ibaret kalmıştı. Bu durum 19 yıl sürdü. 23 Mart 1950’de kabul edilen 5634 sayılı Kanunla camiler ve cami görevlilerinin idaresi, böylece 4503 hayrat hademesi Diyanet İşleri Başkanlığı’na iade edildi. Başkanlığın merkez ve taşra teşkilatı yeniden düzenlendi. Hayrat Hademesi ve Yayın Müdürlükleri gibi yeni birimler oluşturuldu. Gezici vaizlik kadroları ihdas edildi. Bütün vaizler maaşlı kadroya geçirildi. Başkanlığın toplam kadro sayısı 5441’e çıkarıldı.
Aslına bakırsanız burada Başkanlığa sağlanmış fevkalade bir imkân yok; olan, sadece normalleşmeden, yanlış bir uygulamayı terk etmekten ibaret bir düzenleme. Ancak bakıyoruz ki, merhum Akseki, bu gelişmeyi din hizmetinde önlerine açılmış yeni bir sayfa, bulunmaz bir imkân olarak telakki etmiş. Bu gelişmenin ardından ülke genelinde âdeta bir din hizmeti seferberliği başlatmış. Bu cümleden olarak teşkilata derhal bir genelge (18 Nisan 1950 ve 3048 sayılı Başkanlık Genelgesi) göndererek bundan böyle cami hizmetlerine daha fazla ihtimam gösterilmesini, bilhassa irşat hizmetlerine ağırlık verilmesini talep etmiş. Önemine binaen bu genelgeyi özetlemek istiyorum.
Sözüne, “vazifelerin en mukaddesini, ücretlerin en naçiziyle ifa etmiş ve etmekte bulunmuş olan hayrat hademesi” diye başlıyor Reis ve 19 yıllık bir aradan sonra idarelerinin “aslî ve hakiki mercileri bulunan” Diyanet İşleri Başkanlığı’na iade edildiğini hatırlatıyor. Taleplerine geçmeden önce, meslektaşlarını şu sözlerle taltif ve tebcil ediyor: “Hayrat hademesinin ne kadar ağır hayat ve maişet şartları altında kutsi vazifesinde azim, feragat ve tevekkül ile sebat ettikleri herkesçe bilinen bir hakikattir. Bununla beraber hayrat hademesinin Allah katındaki ecirlerinin azim, mesailerinin meşkûr olduğunda hiç şüphe yoktur. Onlar, hayatlarını camilerimizin lahuti ve nurani sinesine vakfeyleyen bahtiyar ve mübeccel bir zümre teşkil etmektedirler (…) Hiçbir zaman mihraplarımızı imamsız, minberlerimizi hatipsiz, minarelerimizi ezansız bırakmamış olan hayrat hademesi, bütün Müslümanların en derin hürmet ve muhabbetlerine bihakkın mazhar ve müstahaktırlar…”
Sonra bütün din hizmetlileri için ortak taleplerini sıralıyor Reis; öncelikle camilerin genel bir temizliğinin yapılmasını, bu konuda cemaatin de irşad edilmesini istiyor. Giydikleri sarık ve cübbelerinin, elbise ve çoraplarının temizliğine itina edilmesini hatırlatıyor. Din hizmetlilerinin her halleriyle bütün Müslümanlara bir “iktidâ numunesi” olmalarını talep ediyor. Sonra tek tek cami hizmetlilerine sesleniyor. İmamlardan söz açarken Peygamber Efendimizin “el-imamu zamin” sözünü hatırlatıyor. “Bir İslam mabedi içindeki bütün manevi mesuliyet imama racidir” diyor; peşinden cami hizmetleri çerçevesinde yapmaları gereken hususları tadat ediyor. Sonra hatiplik ve hutbe konusunun önemine değiniyor. Genç hatiplerin müftü ve vaizler tarafından yetiştirilmesini istiyor. Ardından müezzinliğin önemini ifade eden hadis-i şerifleri sıralıyor, yaptıkları hizmetin önemine işaret ediyor. Peygamberimizin onlardan “mu’temen” olarak bahsettiğini hatırlatıyor. Kayyımları taltif etmekten de geri durmuyor Reisimiz; “camilerimizin en sadık, en fedakâr hizmetkârlarıdır” diyor onlar için. Son olarak sözü hayrat hademesinin aldıkları ücrete getiriyor; mahcup bir eda ile o gün itibariyle aldıkları ücretin hiç denecek kadar az olduğunu; bu fedakâr zümrenin terfihleri cihetine gidileceğini söylüyor.
Merhum, din hizmetleri alanında ortaya çıkan yeni durum karşısında gösterdiği bu hassasiyetin bir benzerini yeni açılmaya başlayan din eğitimi kurumları için de gösteriyor. Şöyle ki;
1940’lı yılların sonuna gelindiğinde iktidar çevreleri, 20-25 yıldır yapılmayan din eğitiminin ortaya çıkardığı vahim sonuçları fark ediyor, din hizmetlisi yetiştirmek üzere bazı adımlar atıyor. Sonuçta 15 Ocak 1949’da ilk aşamada İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Erzurum ve Diyarbakır’da, sonra da Konya, Kastamonu, Bursa ve Trabzon’da olmak üzere toplam on ilde birer kurs açılıyor. Hemen hatırlatalım ki, bu açılanlar birer kurs; süresi de sadece on ay; bu kurslara sadece askerliğini yapmış ortaokul mezunları kabul edilmiş. Tabii ki, merhum, bu nitelikteki kursların Başkanlığın ihtiyaçlarına cevap vermekten çok uzak olduğunun farkında, bunu alenen dile getirmekten de geri durmuyor. Ayrıca bu kursların kendilerine bağlı olarak açılmayışını sorguluyor, eleştiriyor; ne var ki Akseki, aynen Celaleddin Ökten hocamız gibi bunu yine de kendilerine bahşedilmiş bir nimet olarak telakki ediyor, devamının geleceğine inanıyor. Değil mi ki bir kapı aralanmıştır; o daracık kapıdan geçip milletin önüne olabildiğince önemli hizmetler getirmek artık onların vazifesiydi, böyle düşünüyorlardı. Örneğin Celal Hoca, yeter ki açılsın diye canhıraş bir gayret içine girmiş, kapı kapı dolaşarak İstanbul’daki kursa 17 öğrenci kaydedebilmiş, sonuçta kursun açılışını sağlamıştı. Açılışta ilk dersi de kendisi vermişti.
Aynı tarihlerde ilkokulların 4 ve 5. sınıflarına din dersi konulmasına izin verilmiş. Merhum Akseki’nin, öngörülen bu derslerin arzu edilen nitelikte olmamasını; program dışında açılmış olmasını, isteğe bağlı oluşunu, dersi okutacak öğretmenlerin bulunmayışını mesele yapmadan programa elinden gelen desteği verdiğini görüyoruz. Şöyle ki, okutulacak ders kitaplarının müfredatları ve ders kitaplarının hazırlanması için oluşturulan komisyona üyeler veriyor, ders kitapları bizzat Başkanlıkça hazırlanıyor.
1949’da Ankara Üniversitesine bağlı olarak açılan İlahiyat Fakültesine, Başkanlığın ihtiyaç duyduğu yüksek din eğitimi almış elemanları yetiştirme açısından bazı rezervler koymasına, kendisinin esas arzu ettiği şeyin, “memleketin her sahasındaki dinî ihtiyaçlarla mütenasip yüksek İslam âlimleri yetiştirecek hakiki bir din müessesesi” olduğunu söylemesine rağmen Akseki, böyle bir fakültenin açılmış olmasını yine de faydadan hali görmemiştir. O, kurumlar ve yetkililerle olabildiğince uzlaşma yolunu arayarak daha iyiye ulaşmanın, daha güzel şeyler yapmanın gayreti içinde olmuştur.
Çağını okuyan bir aydın
Akseki, çalışkanlığı, geniş kültürü ve ciddiyeti ile örnek ve saygı duyulan bir aydın. Başta din hizmeti ve din eğitimi olmak üzere ülkede yaşanan sosyal ve kültürel sorunları iyi teşhis eden, yerinde ve isabetli çözüm önerileri getiren bir entelektüel.
Onun aydın kişiliğini, çağdaş dünyada olup bitenlerden haberdar oluşunu ortaya koyan önemli çalışmalarından biri kanaatimce, 1950’de, vefatından kısa bir süre önce hazırladığı ve ülkemizde hem din eğitimini hem de din hizmetlerini masaya yatırdığı raporudur. “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Bir Rapor” başlığını taşıyan bu etüdünü, kırk yıllık birikimi ve üç-dört yıllık reislik tecrübesine ek olarak 13 Ağustos 1950’de başlayan bir İstanbul ve ardından Bursa seyahatlerinde yaptığı incelemeler ve toplantılar sonrasında hazırlıyor. Din eğitimi ve din hizmetlerinde son 40-50 yıllık süreçte yaşanan sıkıntıları ve mevcut durumu tespit etmek üzere hazırladığı bu raporu, 18.12.1950 tarih ve 16923 sayılı resmi bir yazı halinde devlet ve hükûmet yetkililerine, ilgili birimlere gönderiyor; görüşlerini ayrıca kamuoyuyla da paylaşıyor.
Akseki raporunda, Milli Mücadele yıllarından başlayarak o tarihe kadarki sürede din hizmetleri ve din eğitimi alanlarında yaşanmış problemleri ve dinî müesseselerin durumunu net bir şekilde ortaya koymuş, bu alanda yaşanan problemlerin çözümü noktasında dikkate değer önerilerde bulunmuştur.
Reisimiz bu raporunun başında, din-bilim çekişmesinin bizim tarihimizde yaşanmamış olmasından dolayı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet inkılaplarında dine ait olan her şeyin bir çırpıda kaldırılıp atılmadığını; bunun yerine medreselerde ve dinî kurumlarda ıslahat yapılması cihetine gidildiğini ifade ediyor; Akseki, Milli Mücadele’nin verildiği yıllarda bile din kurumlarını iyi bir duruma getirmek için yeni düzenlemeler yapıldığını, o yıllarda kendisinin de Şer’iye ve Evkaf Vekaleti Tedrisat Umum Müdürü olarak yapılanları yakından takip etme imkânı bulduğunu hatırlatıyor.
Akseki’ye göre, temel görevi köylere varıncaya kadar bütün ülke geneline din hizmeti götürmek olan Başkanlığın, bu görevini gereği gibi yapabilmesi için Doğu ve Batı felsefelerine vâkıf yüksek din adamlarına, halkı irşat edecek kudretli müftü, vaiz ve imam-hatiplere ihtiyaç vardı. Ancak Cumhuriyetin başından o güne kadar 25-30 yıl boyunca bu elemanları yetiştirecek din eğitimi kurumları bulunmamıştı.
Akseki, konuyu şöyle özetliyor: “Memleketin hakiki din ihtiyacını karşılayacak orta ve yüksek dereceli din müesseselerinin açılması ve bütün mekteplerdeki din işleri ile ciddi bir şekilde meşgul olması için, Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi, bunun yegâne mercii bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na salahiyet verilmesi lazımdır…”
Sorunu ortaya koyarken, Amerika ve Batıdaki uygulamalardan da örnekler vermesi onun dünyadaki gelişmelerden de yakından haberdar olduğunu gösterir. Gerçekten de o, yaşadığı Saltanat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde toplumsal gelişmeleri ve din hizmetlerinin problemlerini yakından izlemiş, makale ve kitaplarında bu konulara genişçe yer vermiştir.
Ayrıca, din konusunda donanımlı bir ilim adamı olarak Akseki, dinî yayın faaliyetlerinin yok denecek kadar az olduğu bir dönemde, toplumun her kesimine ve her seviyedeki insana hitaben yazdığı kitap ve makalelerle halkın dinî kültürüne çok önemli katkılar sağlamıştır. Müşavere Heyeti azalığı görevi sırasında Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsir ile Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi’nin yayına hazırlanmasında da çok önemli hizmetleri olmuştur.
A. Hamdi Akseki, ihtiyaç duyduğunda basın toplantısı yapmaktan, vaaz ve konferanslar vermekten, ceza ve tutukevlerini ziyaret edip hükümlülerle sohbet etmekten de geri durmamıştır. Halkevlerinde yaptığı bir vaaz ve sohbete bir yetkilinin, vaaz yerlerinin cami kürsüleri olduğunu ileri sürerek karşı çıkması üzerine hocamızın verdiği cevap dikkat çekicidir: “Vatandaşları nerede kalabalık bulursak orada hitap etmek isterim.” (Cumhuriyet, 24.03.1950, s. 1)
Halkın sevincine ortak, halkın sevgisine mazhar bir reis
Bilindiği gibi, merhum Akseki’nin reisliği döneminde ülkemizdeki önemli gelişmelerden biri, 19 yıl aradan sonra TBMM’nin 16 Haziran 1950’de Arapça ezan yasağını kaldırmasıdır. 17 Haziran 1950’den itibaren ezan ve kametin Arapça okunmasının serbest bırakıldığı Başbakanlıktan illere telgrafla tebliğ edildi. Bu hadise ülkemiz genelinde büyük bir coşkuyla karşılandı. İşte Akseki’nin halkın bu sevincine ortak olduğunu görüyoruz. Başbakanlıkça, Arapça ezan yasağının kaldırıldığına ilişkin illere gönderilen tamime paralel olarak merhum Akseki de bütün müftülüklere bir yazı göndererek (23 Haziran 1950 tarih ve 6715 sayılı yazı), duyduğu memnuniyeti belirttiği gibi, ezanın asli şekliyle okunmaya başlamasıyla tatbikatta herhangi bir sıkıntının yaşanıp yaşanmadığını öğrenmek istedi. Söz konusu yazıda şu ifadeler de yer alıyordu:
“Tamimle dinî bir ibadet mevzuu olan ezan ve kameti asli şeklinden çıkarıp şu veya bu dille okumaya zorlayıcı hükümlerin, ezan ve kameti din lisaniyle okumak yasağının ahiren B. Millet Meclisince kaldırılması hadisesinin vatandaşlar üzerinde husule getirdiği büyük ferahlık ve hoşnutluk, yurdun muhtelif bölgelerinden gelen yazılarda açıklanmaktadır. …Ezanı, kendisine mahsus olan usul ve dinî lisanla okumayı bilmeyen müezzinler bulunup bulunmadığının, şayet böyleleri varsa bu hususta ne gibi tedbirler alındığının bildirilmesi lüzumu ehemmiyetle beyan olunur.”
Akseki, 9 Ocak 1951’de kalp krizi geçirerek vefat etti. 11 Ocak’ta Hacıbayram Camii’nde Ömer Bilen tarafından kıldırılan cenaze namazına muazzam bir cemaat iştirak etti. Ona olan hürmet ve saygının bir nişanesi olarak müminler, merhumun tabutunu, defnedileceği Cebeci Asri Mezarlığına kadar el üstünde taşıdılar.
İmkânsızlıkların arkasına hiçbir zaman sığınmadan kırk yıl boyunca canla başla hizmet çabası içinde olmuş bu büyük hizmet erinin, bu büyük reisin, reisliğe başladığı zamanki Başkanlık hizmet binasının mütevazı bir apartman dairesi olduğunu -artık kaç kişilik bir ekibi olduğunu değerli okuyucunun tahminine bırakalım- hatırlatmakla yazımızı bitirelim.