Makale

Ahlaki şeffaflık

Ahlaki şeffaflık

Prof. Dr. Muhammet Şevki Aydın
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
msaydin@diyanet.gov.tr

Şeffaflık (açıklık, saydamlık), son yıllarda çokça kullanılan bir kavram. Bireylerde, toplumsal hayatta görülen sahtekârlıklar, aldatmalar, iç-dış uyumsuzluğu, yolsuzluk skandalları gibi olumsuzluklar, şeffaflık konusunun önemini ortaya çıkardı. Daha çok kurum ve kuruluşların şeffaf olmasının gerekliliğinin altı çizilmekte; şeffaf olan kurum ve şirketlerin başarılı oldukları ve olacakları, böyle olmayanları ise zor günlerin beklediği net biçimde dile getirilmektedir. Şeffaflık dürüstlüğün, samimiyetin ve güvenilirliğin göstergesi sayılırken, şeffaf olmama durumu ise arka plandaki sorunları/kötülükleri örtmenin yolu olarak düşünülmektedir.

Kurumlar bireylerle var olduğuna göre, sanırım bireysel şeffaflık kurumsal şeffaflığın önüne geçmektedir. Bireyin hayatında şeffaflık, öncelikle bir ahlaki meseledir. Çünkü ahlak, samimiyetle/içtenlikle var olabilir; iç ile dışın bir olmasını gerektirir. Ahlak, sahtekârlıkla, birtakım ahlaksızlıkların örtülmesi ile bir arada düşünülemez. İçimizdeki kötülükleri örtmeye çalışarak, onları itiraf edip yüzleşmeden ve onlardan kurtulma çabasına girmeden ahlaklı olamayız. Bunu yapabilmek için öncelikle özgüven duyacak kadar kendimize sahip çıkmış; utanacağımız durumlardan uzaklaşmış olmamız gerekir. Gerçekte ahlaklı olmak, kendi varoluşumuza, onurumuza sahip çıkmak demektir. Tapscott, haklı olarak “Eğer çıplak kalacaksanız pürüzsüz olsanız iyi olur.” diyor. Evet, bireyin kurtulmak istemediği pürüzler, şeffaf olmasını engellemektedir.
Ahlaki şeffaflık, Mevlana’nın deyişiyle, bireyin “olduğu gibi görünmesi”, özüyle sözünün, sözüyle eylemlerinin uyum içinde olması diye ifade edilebilir. Bu, tam bir bireysel hayatın tutarlılığıdır. Böylesine bir tutarlılığı, dengeli varoluşsal bütünlüğü kazanmak ise, pek kolay değildir.
Bu ahlaki saydamlık olarak nitelediğimiz varoluşsal tutarlılık, ancak sağlıklı bir ahlaki gelişimle sağlanabilir. Henüz soyut düşünme emarelerini gösteremeyen küçük çocuğun tutum ve davranışlarında tutarlılık, denge ve bütünlük olmaz. Kural fikrine sahip olmayan birinden kuralların/değerlerin yönettiği tutarlı, bütünlüklü bir duruş elbette beklenemez. Bu çocuklar, henüz ahlaki değerlerini oluşturacak düzeyde olmadıklarından içgüdülerinin/dürtülerinin ve dıştan gelecek ödül ve cezaların güdümündedirler. Onların hayatlarını bunlar yönlendirir, tutum ve davranışlarını bunlar belirler. Bu nedenle çocuğun nerede ne yapacağını, nasıl davranacağını kestirebilmek pek mümkün değildir. Söz gelimi, başkalarının takdirini, maddi ödülünü veya cezasını düşünerek uslu uslu duran bir çocuğun, onların güdümünden çıkınca hangi faktörün etkisiyle ne yapacağı bilinemez. Az önce çok uslu görünen bu çocuğun biraz sonra son derece serkeşlik gösteren biri olması mümkündür. Bu kadar kısa aralıklarla, büyük çelişkilere düşebilir, uçlara savrulabilir.
İyi eğitim alamadığından fıtratındaki ahlaki yargı (Şems, 91/8.) ve idrak yeteneği yeterince gelişemeyen kişilerin biyolojik yaşı ilerlerken kişilik ve ahlak yaşı çocukluk döneminde kalabilir. Dolayısıyla çocuk gibi o da, genelde dürtülerinin, dıştan gelen ödül ve cezaların güdümünde savrulabilir. İnsanların gözü önündeki tutum ve davranışlarıyla, hiç kimsenin görmediği şartlardaki tutum ve davranışları birbirinden çok farklılaşabilir. Tanıdık çevredeki ahlaki duruşuyla, tanımadık çevredeki duruşu arasında uçurum oluşabilir. Birinci konumda mesela dürüst görünüp ikinci konumda bunun aksini yapabilir. Aynı kişilerin yüzüne karşı takındığı tavırla, arkalarından takındığı tavır tamamen birbirinin zıttı olabilir. Yüzüne övdüğünü, arkasından rahatlıkla yerebilir. Birinin yüzüne söylemeyi uygun görmediklerini, onun gıyabında daha fazlasıyla söylemekten rahatsızlık duymaz. Başkasının gıybetini zevkle yapabilir. Başkalarına iyi görünmeye çalışırken aynı zamanda dürtülerinin taleplerini yerine getirir. Bazen de, göze almaya değer görürse, içgüdülerini tatmin ederek haz duymak adına başkalarını kırabilir.
Böyle birinin tam bir keyfi hayat tarzından söz edilebilir. O, kendi olamamış, içgüdülerinin ve dış şartların esiridir. Kendi ahlaki varoluşunu gerçekleştiremediğinden dolayı o, görünürde sergilediği ahlaki tutum ve davranışlarının gerçekte öznesi değildir. Onun nerede nasıl davranacağını dürtüleri ve dış şartlar belirlemektedir. Çünkü çocuk gibi o da, kendi tutum ve davranışlarının ölçütü olacak değerleri oluşturamamıştır. Bu nedenle onun özüyle sözü bir olmadığı gibi, sözüyle yapıp ettikleri de örtüşmemektedir. İçiyle dışının uyumu yoktur. İç dünyasında iyiyi/güzeli/doğruyu inşa edemediğinden, olduğu gibi görünmekten korkar. Onun dünyasında bir ahlaki tutarlılık, bütünlük, denge yoktur. Belki onun dünyasında, şeffaflık yerine tam bir ahlaki karmaşa, takiyye, muğlaklık, belirsizlik, çok yüzlülük vb. olumsuzluklar söz konusudur. Nerede ne yapacağı tahmin edilemediğinden, ona güven duyulmaz; gönül rahatlığı içinde onunla ilişki kurulamaz. O kadar ki, karşısındaki insanın şeffaflığını bile istismar edebileceğinden, onu karşı koz olarak kullanabileceğinden kaygı duyulabilir.
Buna mukabil, doğuştan sahip olduğu anlam arayışını geliştirerek sürdüren bir birey ise, varlığı ve hayatı anlamlandırma çerçevesinde ahlak alanını keşfetmeye başlar. Ahlaki yargıda bulunma eğilimiyle yaratıldığından (Şems, 91/8.) dolayı her birey, bu süreçte ahlakla var olma ihtiyacı duyar hâle gelme potansiyeline sahiptir. Kendi iç dünyasında, ahlakını üretmeye, onu oluşturmaya çalışan bu birey, düşüncelerinde, duygularında, arzularında, kanaatlerinde, beklentilerinde ahlaka vücut verir. Bütün ahlaki tutum ve davranışlarını kılavuzlayacak ve belirleyecek ilkeler olarak değerlerini yapılandırır. Onun ahlak durumu, bir anlam alanını, bir değerler alanını kapsar. İçte oluşan ahlakî yapı, onun kararlarını yönlendirir ve bunları eylemler halinde somutlaştırmasını sağlar. Gazzalî gibi İslam düşünürlerinin ahlak tanımı tam da bu gerçekliği dile getirmektedir (Bk. Aydın, Ekim, 2011.): İçte var olan ahlak, dışa yansır.
Bu anlamda oluşturduğu ahlakla var olmaya çalışan birey, dürtülerinin ve çevrenin vesayetinden kurtulup özgürleşir, onların nesnesi olmaktan çıkıp özneleşir. Artık, dürtülerinin etkisiyle ve dış çevreden gelecek ödül veya cezaları kâle alarak eylemde bulunmaz; tamamen içtenlikle benimsediği, bilinçle kabullendiği ahlaki değerlerinin gereği olan tutum ve davranışları gerçekleştirmeye çalışır. İç dünyasında iyi/güzel/doğru olana yer verdiğinden dolayı, başkalarından saklamaya ihtiyaç pek duymaz, onu dışa yansıtmaktan rahatsız olmaz. Dışa vurduğunda onları test etmiş olur; yanlışlık varsa hemen onları düzeltmeye çalışır. Onun derdi varoluş düzeyini/kalitesini yükseltmektir, görüntüyü kurtarmak değil. Kendileriyle uyum içinde yaşamaktan mutluluk duyduğu ahlaki değerlerine aykırı davranmayı göze alamaz. Hasbelkader onlarla çelişen davranışta bulunuverse, vicdan azabından mahvolur ve duyduğu pişmanlık nedeniyle hemen değerleriyle uyum içinde olma kararı alıp rahatlar. (Bk.Aydın, Eylül, 2011: 117 vd.)
Böyle bir bireyin, ahlakiliği açısından insanların arasında olmasıyla, tek başına olması arasında genelde fark yoktur. İçinde bulunduğu çevrenin tanıdık veya yabancı olması onun tutum ve davranışlarında tutarsızlıklara yol açmaz. Bu kişi, söz gelimi, insanların yüzüne başka, arkalarından başka türlü konuşamaz. Sahiplendiği değerlerler/ilkeler genel geçerlik arz ettiğinden dolayı, başkalarıyla ilişkilerinde çifte (veya çoklu) standartlı olamaz. Dolayısıyla, kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmayı uygun gör(e)mez. Söz gelimi, kendisine iftira edilmesini istemediği gibi, kendisi de başkasına iftira etmez. Kendisinden hiçbir zaman ayrılmayan değerlere göre hareket ettiğinden dolayı onun nerede nasıl davranacağı, ne yapıp ne yapmayacağı, neleri onaylayıp neleri reddedeceği genelde bellidir. Kısacası o, ahlaklı kişidir. Özne olarak bu kişinin ortaya koyduğu ahlaki düşünce, inanç, tutum ve davranışlarında tam bir bütünlük, tutarlılık, denge ve dolayısıyla saydamlık vardır. Bu duruşuyla o, herkese güven telkin eder.
Varlığı ve hayatı anlamlandırma çerçevesinde böylesine ahlaki değerler üretmeye çalışan birey, eğer İslam’a inanma imkânını elde etmişse, bu işi daha kolay ve daha güçlü biçimde gerçekleştirebilir. Zira temelde vahiy, insanın fıtratında (ve akılda) potansiyel olarak mevcut olan ahlaki değerleri/ilkeleri açığa çıkarma ve inkişaf ettirme işini kılavuzlar. (Biçer, 2010:202.) Kur’an ve sünnetin bu konudaki katkısını iki boyutlu ele alabiliriz:
a- Her şeyden önce söz konusu anlam arayışında Kur’an’ın ve sünnetin ahlaka ilişkin gerçekleri dile getirerek yaptığı kılavuzluğu, onun işini kolaylaştıracaktır. Bu kılavuzluk, müminin fıtratındaki ahlaki potansiyeli (Rûm, 30/30.) inkişaf ettirme yönündeki akli ve bilimsel çabasına olumlu katkı sağlayacak ve bu sayede o, uçlara savrulmaktan kurtulacak, daha emin adımlarla hızla yol alacak, hayatı ve varlığı daha isabetli anlamlandırma imkânını elde edecektir.
b- Meselenin ikinci boyutu ise, oluşturulan ahlaki değerlerin/ilkelerin iman gibi bireyi derinden etkileyen daha güçlü bir dayanağa sahip kılınmasıdır. Müslüman birey, vahiyden ilhamla oluşturup yapılandırdığı ahlaki değerleri anlamlandırma yanında bir de iman temeline dayandırmaktadır. Anlamlandırdığı ahlaki değerleri imanla desteklemektedir.
Ahlakın ilahî otorite ile temellendirilmesi, yaptırım gücünü daha da arttırmaktadır. Kaynaktaki kutsiyet, mümin bireyin o ahlaki değerlere daha bir içtenlikle ve gönülden bağlanmasını sağlayıcı role sahiptir. Mesela Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ihsan (Bk. Nahl, 16/90; Bakara, 2/195; Kehf, 18/30.) bilincini kazanan bir mümin, “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk yapma”ya (Buharî, İman, 37.) çalışırken O’nun öngördüğü ahlaki ilkelere aykırı davranmayı göze alabilir mi? Şu ilahî mesajların doğruluğuna içtenlikle inanan bir mümin neler hisseder ve nasıl davranır? “İnsanın ağzından çıkan bir tek söz olmaz ki yanında, bu iş için hazırlanmış bir gözcü olmasın.” (Kaf, 50/18.) “Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur’an’dan bir şey okusan, siz ne iş yapsanız, o işe dalıp coştuğunuzda, mutlaka biz her yaptığınızı görürüz. Ne bundan daha küçük, ne de bundan daha büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık kitapta olmasın.” (Yunus, 10/61.) “Yanınızdan ayrılmayan muhafızlar var. Onlar değerli, şerefli kâtiplerdir. Yaptıklarınızı onlar bilirler.” (İnfitar, 82/10-11.) “De ki, içinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir.” (Âl-i İmran, 3/29.) “Rabbine and olsun ki, onların hepsini, yaptıklarından sorguya çekeceğiz.”(Hicr, 16/92-93; Ayrıca bk. Ğaşiye, 88/26.)

Kaynak
Aydın, Muhammet Şevki, “Ahlakta Niyet”, Diyanet Aylık Dergi, Ekim, 2011.
Aydın, Muhammet Şevki, “Amelî Ahlak da İmanı Etkiler”, Diyanet Aylık Dergi, Eylül, 2011.
Aydın, Muhammet Şevki, Açık Toplumda Din Eğitimi/Yeni Paradigma İhtiyacı, Nobel Yayınları, 2011.
BİÇER Ramazan, Küreselleşen Çağda İslâm, Gelenek Yay. İstanbul, 2010.