Makale

Geçmişle bu gün arasında din ve dindarlığımız

Geçmişle bugün arasında din ve dindarlığımız

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Demirci
Artvin Çoruh Üniv.

Çocukluğumun ilk bilgilerinden biri “Dinim İslam” cümlesidir. Bu cümle, “Rabbim Allah”, “Kitabım Kur’an”, “Peygamberim Muhammed Mustafa (s.a.s.)” gibi cümlelerle açılır, sonra da “İslamın beş şartı”, “İmanın altı şartı” ile genişlerdi. Abdestin, guslün, teyemmümün, namazın farzları ile “32 Farz” diye bilinen toplama ulaşılmış olurdu.
Bu farzların çevresinde vacip ve sünnetlerin yanı sıra, göreneğin getirdiği pek çok alışkanlık da yerini almıştı. Mesela “takkesiz” veya “kısa kollu gömlekle” namaz kılmak, günah değilse bile günaha yakın bir ayıp sayılırdı. Mahallemizin mescidinde perşembeyi cumaya bağlayan akşamlarda yatsı namazından sonra, cemaat imam ile birlikte, yüksek sesle önce “tövbe ve istiğfar” ardından da büyük bir ciddiyetle “tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh” eylerdi. Henüz evliliği hayalinden bile geçirmeyen bir çocuk olarak, Arapça ibarelerle yapılan bu nikâh yenileme işini suskunluk ve şaşkınlık içinde izlerdim.
Her işimize, özellikle yemeğe besmele ile başlamak, suyu oturarak içmek, yemelerden ve içmelerden sonra “Elhamdü lillah” demek, bu cümleyi aksırınca söyleyene “Yerhamükellah” diye karşılık vermek, onun da “Yehdîna ve yehdîkümullah” diye cevap vermesi, birbirleriyle karşılaşanların “Selamün aleyküm” “Aleyküm selam” demeleri, dinimizin doğal gerekleriydi. Geleceğe ilişkin beklentiler söz konusu olduğunda “inşallah” veya “Allah’ın izniyle” demek, yere düşmüş bir ekmek parçasını oradan kaldırırken öpmek, musafaha ederken veya bir gülü koklarken salavat getirmek, ezan sesini işitince “Aziz Allah” demek gibi pek çok davranış da öyleydi.
Yalan, gıybet, yeminli ve küfürlü konuşma, bela okuma gibi dille işlenen günahlara karşı insanları -bunlar büyükler de olsa- uyarmak olağan karşılanırdı. Bir emir, bir yasak, bir uyarı; bizi insan olarak yaratan ve bize iman şerefini nasip eden Allah’tan, onun kitabından, elçisinden ve yolunda gidenlerden geliyorsa, onlara seve seve uymak gerekirdi. Evde sık sık kabak pişirilmesinden yakınan ablama, Peygamber Efendimiz’in kabağı çok sevdiği söylenince onun “Peygamber Efendimiz bile bizim kadar kabak yememiştir!” demesi kırk yıl sonra bile tebessümle hatırlanmaktadır.
Tebessümle hatırladığım bir başka olay da şudur: 12-13 yaşlarındayım. Suudi Arabistan’dan Konya’ya gezmeye gelmiş olan bir genç (Muhammed Aclan) ile Fatih Kur’an Kursu’ndan evimize doğru ilerlerken yolumuza çıkan bir kayısı ağacından onun kayısı koparıp yediğini görünce, “Yapma, haram! Bizim bahçede de var, ondan yeriz.” diye uyardım. Aldırmadan kayısıları koparıp yemeye devam etti. Sonra, gülerek kıvranmaya başladı. Anlaşmamız için onun Türkçesi de benim Arapçam da yetersizdi. Şunu demek istiyordu: “Ben açlıktan ölmek üzereyim. Böyle bir durumda ‘haram’ olmaz!” Hayatımda gördüğüm ilk “hile-i şer’iyye” budur. “Hile-i şer’iyye” denen şey, “azimet”i de “ruhsat”ı da berhava eden bir dinamit gibiydi. Hâlâ da öyledir. Talak-ı selaseye karşı geliştirilen hulleye güler misiniz, ağlar mısınız?
32 farzla yetinmemek gerektiğini, uyulması gereken farzların aslında 54 olduğunu öğrenip bunlara baktığımda, her yıl hayatımızın dört gününü bin bir güzellikle bayrama çeviren kurban ibadetinin bile bu 54 farzın içinde yer almadığını görmek beni şaşırtmıştı. Demek ki dinimiz İslam; bildiğimizden, bildiğimizi sandığımızdan daha büyük ve zengindi.
İslam dini ile ilgili bilgilerimiz arttıkça, çoğu ümmi olan büyüklerimizin yaşadıkları ve yaşattıkları dindarlık dokusu gevşemeye başladı: Namazlardan sonra tespih çekmek, ikindi ve yatsı namazlarının sünnetlerini eda etmek -gayr-i müekkeddir gerekçesiyle- giderek ihmal, hatta terk edilir oldu. Ne de olsa İslam “kolaylık dini” idi. Teravih namazından sonra cemaatle kılınan vitir namazının son rekâtında kimi Müslümanların kunut duaları için alınan tekbirle birlikte imama tabi olmaktan çıkıp, son rekâtı imamdan ve cemaatten ayrılarak tek başlarına ve daha çabuk eda edip çıkışları yadırgansa da kınanmazdı. Son dönemlerde de teravihin sekiz rekâtı kılındıktan sonra camiyi ve cemaati terk edenler görülüyor. Onların bu davranışları da yadırgansa da kınanmıyor. Böyle durumları ben “vahim” bulmuyorum, bilakis “sevimli” görüyorum.
Şüphesiz, dinin özü kelime-i tevhitte toplanmıştı; Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak. İlk insan Âdem’i ve eşi Havva’yı yeryüzüne halife olarak indiren Allah, dil ve düşünme yetisi ve seçme özgürlüğüyle donattığı insan türünü sınamayı dilemiş ve elçiler ve kitaplar göndererek onları “sırat-ı müstakim”e, “sebilü’r-reşad”a çağırmıştı. Çeşitli kavimlerin yaşadıkları nice sınavdan sonra, “ahir zaman” elçisi Hz. Muhammed, son ve değiştirilemez kitap Kur’an ile bütün insanlığa, hatta “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiş ve din kemale ermişti.
Tevhit özü çevresinde halkalanan bütün esaslar ve onları tamamlayan her türlü ayrıntı, bu özü beslemek, geliştirmek, tahkim etmek ölçüsünde anlamlı ve değerliydi. Şekil ve görünüşün yeterli olmadığı besbelliydi. Şekil ve görünüş yeterli olsaydı, Mâûn suresinde “yazıklar olsun o namaz kılanlara!” denir miydi? İnsanlar mümin ve kâfir oldukları, olabildikleri kadar “münafık” da olabiliyorlardı ve bu vahim ihtimalden, Peygamber’in damadı, Müslümanların üçüncü halifesi, adalet timsali Hz. Ömer el-Faruk dahi nefsini vareste tutmamıştı, tutamamıştı. Öyleyse? Öyleyse din ve iman bahsinde düşünürken ve konuşurken çok dikkatli ve çok ihtiyatlı olmak gerek. İman, takva (sakınma) ile korunabilir ancak. Takva da öncelikle ve esasen, kalbî, vicdani, bâtıni bir duyuş ve duruştur: “Dervişlik baştadır, taçta değildir / Issılık oddadır, sacda değildir.” diyen şair doğru söylemiştir.
Allah’ın “ahsen-i takvim” üzre “eşref-i mahlûkât” olarak “yeryüzünde bir halife” kılarak yaratmış olduğu insan, “zalim”, “cahil”, “nankör” ve “aceleci”dir de. İnsanın bu olumsuz vasıflarının, dini algılayış ve uygulayışında da nasıl çeşitli ifratlara ve tefritlere yol açtığını görmek için hem günümüzden, hem tarihimizden çok sayıda örnek gösterebiliriz. Adaleti -dengeyi- mülkün -varlığın- temeli bilen, “marufu emr” ve “münkerden nehy” ile görevlendirilen “vasat” bir ümmetin kapılabildiği ve içinde sürüklendiği aşırılıkların en önemli iç sebebi, “cehalet”tir.
Dinî bilgiler de zaman zaman, -hatta sık sık- kötü veya yanlış kullanılmaktadır. Bidat ve hurafelerle, tasavvufi cereyanlarla mücadele adına yahut mezhepsizlikle savaş adına harcanan emek; sahih İslamın öğrenilmesi, öğretilmesi ve yayılması için harcanmış olsaydı, eminim, Müslümanlar bugün çok daha iyi bir noktada olurlardı.
Sözlükte “dine bağlılık, dindarlık” anlamına gelen diyanet kelimesi, 1924 yılından beri, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Müslüman vatandaşlarının dinî ihtiyaçlarını karşılamak, sorunlarını çözmek üzere kurulmuş ve örgütlenmiş “resmî” bir yapıdır. Geçen 88 yıl içinde siyasal ve toplumsal koşulların elverdiği ölçüde dinî hizmetler yürütmüş, alkışlanacak pek çok faaliyete imza atmıştır. Niyet hayırsa akıbet de hayırdır, ameller niyetlere göredir ve bütün işlerin dönüp dolaşıp varacağı yer, Cenab-ı Hakk’ın huzurudur.