Makale

ÇANAKKALE CEPHESİ’NE “Hakk’ın Sesleri”nden Bakmak

KÜLTÜR-SANAT-EDEBİYAT

ÇANAKKALE CEPHESİ’NE “Hakk’ın Sesleri”nden Bakmak

Yrd. Doç. Dr. Fikret USLUCAN
Giresun Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi

İki büyük dünya savaşı, insanlığın iki büyük felaketidir. Birinci büyük savaşta insanlığın geri kalanıyla istediği gibi hesaplaşamayan yahut hesabı yarım kalan emperyalist dünya ikinci büyük savaşı başlatmıştır. Yakın dönem Türk tarihi açısından çok daha büyük öneme sahip olan I. Dünya Savaşı ve bu savaşın farklı cepheleri ve etkileri üzerine bütün dünyada çok şey yazıldı. Ancak birinci büyük savaş, özellikle Çanakkale Cephesi apayrı bir öneme sahiptir.
Dönemin Harbiye Nezareti (Genel Kurmay Başkanlığı), bazı şair ve yazarları Çanakkale’ye davet etmiş, onları cephede gezdirmek istemiştir. Başkumandanlığın amacı, bu şair ve yazarların ve hatta birkaç başka sanatçının cephede gördüklerini yazmaları, edebiyata yansıtmaları ve halk nezdinde mükemmel bir propaganda yapılmasıdır şüphesiz. Ne yazık ki bu davet ve geziden amaçlanan maksat hasıl olmamıştır. Zira davet edilen herkes gelmemiş, gelenlerin de birçoğu bu hususta eser vermemiştir. Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenler Beşir Ayvazoğlu’nun “Edebiyatın Çanakkale İle İmtihanı / Arıburnu ve Seddülbahir’de On Gün” (Kapı Yayınları, İstanbul 2015.) adlı eserine başvurabilirler.
Fotoğraflarla zenginleştirilmiş Harp Mecmuası ve Donanma Mecmuası adlı yayın organları hükümetin ve Harbiye Nezareti’nin ekonomik desteğini de alarak oldukça başarılı propaganda çalışmaları yapmaktaysa da şair, yazar ve diğer sanatçıların kendi eserleriyle gelecek nesillere de savaşı aktarmalarının çok daha başka faydaları düşünülmüştü.
Daha Çanakkale Cephesi’nde deniz ve kara savaşları devam ederken pek çok yayın organında savaşla ilgili yazılar, şiirler yayınlanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ve dolayısıyla Çanakkale Savaşı’nın bitiminden bu yana bizim tespit edebildiğimiz on üç roman, onlarca hikâye, çocuk kitapları, film ve çizgi film, tiyatro eserleri, beş yüz civarında şiir, çocuk edebiyatı ürünleri ve daha pek çok eser yayınlanmıştır. Zaman geçtikçe bunlara pek çok yeni eserin katılacağına da şüphe yoktur. Ancak bu eserlerin hiçbiri, Mehmet Akif’in Safahat’ının Asım adlı altıncı kitabında yer alan Çanakkale Şehitleri manzumesi kadar ne etkili olabilmiş ne de tanınmıştır. Bu yazının asıl konusu olmadığı için biz değinmeyeceğiz; fakat bunun sebepleri üzerinde ayrıca durulması gerektiğini de belirtmeden geçemeyeceğiz.
Harbiye Nezareti’nin davetlileri arasında, resmî bir görevle Almanya’da olduğundan bulunamayan Akif; genel olarak dünyayı, emperyalist Batı’yı, İslam dünyasının içinde bulunduğu (ve hâlâ değişmeyen) acı durumunu, insanlığın o büyük felaketini çok iyi gözlemlemiş, problemleri ve sebeplerini görmüş, reçetesini de sunmuştur. Genel olarak bütün İslam âleminin, özel olarak Osmanlı Devleti’nin perişan hâlinden kaynaklanan acıları yüreğinde hissetmiş, bu acıyı dile getirmeyi de başarmıştır.
Çanakkale Cephesi’nde savaşan askerlerin oldukça büyük bir bölümü başka cephelerden buraya getirilmiş yorgun ve bitkin askerlerdir. Geri kalanı ise hemen hemen her yaş grubundan gönüllü askerler ve seferberlikle silah altına alınanlardır. Elbise, teçhizat, silah, mühimmat, eğitim ve lojistik destek bakımından çok iyi durumda değillerdir. Tecrübeli askerlerin çoğu savaşın kaybedildiği cephelerdendir. İçlerinde azımsanmayacak miktarda Balkan mağlubiyetlerini görmüş olanlar da vardır. Düşmanın durumunu söylemek, malumun tekrarı olacaktır. O hâlde bu kadar olumsuzluk bir aradayken bu cephede nasıl olmuştur da bu savaş kazanılmıştır?
Çanakkale Şehitleri şiirinde, “düşmanın sayıca ve donanım bakımından üstünlüğü, Batı’nın gerçek yüzü, savaşın tasviri, düşmanın amansız saldırıları karşısında Mehmetçiğin destansı direnişi ve imanı, Çanakkale şehitlerine duyulan hürmet ve şehitlerin yüceltilmesi”ni okumaktayız.
Safahat’ın pek çok yerinde Kur’an ayetlerine ve hadislere atıflarda bulunan Akif, Hakk’ın Sesleri bölümündeki şiirlerinin başına sekiz ayeti ve bir hadisi epigraf olarak koymuştur. Bu bölümdeki şiirlerde Akif, mağlubiyetle neticelen Balkan Harbi’nin ve ardından yaşanan felaketlerin sebeplerini anlatmaktadır. Şiirlerde anlatılan felaketler bütün çıplaklığıyla ve korkunçluğuyla verilmektedir. Bu şiirler; epigraf olarak kullanılan ayetlerin manzum birer tefsiri ve hadisin şerhi durumundadır. Dolayısıyla, Balkan felaketi, Kur’an’daki ikazlara uymamanın bir neticesi olarak görülebilir. Diğer taraftan Çanakkale’deki muhteşem zafer de bu ayetlere iman etmenin yanında gereğini yerine getirmenin neticesi ve Allah’ın nusretidir. Çanakkale zaferine, Hakk’ın Sesleri’ndeki şiirlerin, bu şiirlerin başına konulan ayetlerin bazılarının ve hadisin ışığında bakmak yanlış olmayacaktır.
Hakk’ın Sesleri’ndeki ilk şiirin başında şu ayet yer almaktadır. “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin; sen mülkü dilediğinin elinden alırsın; sen dilediğini aziz dersin; sen dilediğini zelil edersin; hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç şüphe yok ki, her şeye kadirsin.” (Âl-i İmran, 3/26.) Bu ayet tercümesine, sadece kelimelerin anlamları üzerinden bakan kişi, eğer derinlemesine düşünmezse, kulun iradesini hiçe sayabilir; yolu kaderciliğe ve cebriyeciliğe kadar gidebilir. Oysa Allah, verdiği nimetlere karşı nankörlük edenin, o nimetin kıymetini bilmeyenin elinden verdiği nimeti alır. Allah’ın kullarına verdiği nimetlerden biri de onun hürriyetidir. Balkan milletleri, hürriyet nimetinin kıymetini anlayamamış, Batılı emperyalistlerin oyununa gelerek bağımsızlıklarını kazanma arzusuna sapmış ve neticede toprakları işgal edilmiş, hürriyetleriyle beraber bütün mukaddeslerini de kaybetmişlerdir.
Yazıcıoğlu Muhammed, Kitab-ı Muhammediye’de “Hiç zulmeder mi kuluna Mevlâ’sı / Kulun çektiği kendi cezası” demektedir. Yani Balkan faciası, aslında o coğrafyada yaşayanların kendi hatalarının bir neticesidir. Nitekim Akif’in, Hakk’ın Sesleri’nin başına yerleştirdiği ikinci ayet şudur: “İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..” (Neml, 27/52.)
Balkanlar’da yaşanan büyük felaketlerin bir diğer sebebi de gerek Osmanlı devlet adamlarının, komutanlarının ve gerekse Balkan coğrafyasındaki insanların / Müslümanların içine düştüğü “kavmiyetçilik” hastalığıdır. Kur’an’daki bazı ayetler ve Hz. Peygamber’in bazı hadisleri kavmiyetçiliği yasaklamaktadır. Nitekim Akif’in Hakk’ın Sesleri’ne aldığı şu hadis-i şerif de kavmiyetçiliğin neticesini bin dört yüz küsur yıl evvelinden haber vermektedir. “Nizar evladı: Yetişin ey Nizaroğulları! Yemenliler de: Yetişin ey Kahtanoğulları! Dedi mi, hemen tepelerine felaket iner; hemen Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar; hepsine birden de kılıç musallat olur.” (Hadis-i şerif) Hâlbuki Kur’an, “Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 3/103.) diye emretmektedir.
Balkan mağlubiyetinin sebeplerinden biri de ümidini yitirmektir. Ümidini yitiren insan, düşmanına ve felaketlere kendini teslim eder. “Oğullarım! Gidiniz de Yusuf’la kardeşini araştırınız; hem sakın Allah’ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira kâfirlerden başkası Allah’ın inayetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87.) Bu ayet, Hz. Yusuf ve kardeşinin Kur’an’daki kıssasından alınmakla beraber, buradaki “Yusuf”un sadece Hz. Yusuf olarak düşünülmesi büyük bir hatadır. Bütün çağlara hitap eden Kur’an’ın bu ayetini her Müslüman, hem genelde hem de özelde meşru idealler olarak anlaşılabilir. Esir edilmiş bir milletin tek ideali düşman tasallutundan kurtulmak ve bunun için ümidini yitirmeden mücadele ve mücahedede bulunmaktır.
“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım?..” (A’raf, 7/155.) Bu ayet, Kur’an’da Hz. Musa’nın ağzından verilmektedir. Balkan Müslümanlarının ve Osmanlı’nın Balkanlar’daki yenilgisinin ve felaketinin sebeplerinden biri de içlerindeki beyinsizlerdir.
Hakk’ın Sesleri’de yer alan son ayet şudur: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir baksana! Toprağı, öldükten sonra, nasıl diriltiyor? İşte o Allah, bütün ölüleri muhakkak diriltecek, hem o her şeye kâdir.” (Rûm, 30/50.) Bu ayette, tabiattan örnek verilerek, hesap sorulmak üzere insanların yeniden diriltileceği anlatılmaktaysa da, Allah’ın bir lütfu olarak, Allah’ın emrine itaat edenlerin, Allah’ın dediği şekilde ümidini yitirmeksizin kurtulmak için çabalayanların, içinde bulundukları maddi ve manevi kötü durumdan kurtulacağının müjdelenmesi olarak da ayet yorumlanabilir.
Yukarıda Çanakkale’de savaşan askerlerin durumu ifade edilirken kaybedilmiş cephelerdeki askerlerin de buraya getirildiği ifade edilmişti. Diğer cephelerdeki, özellikle Balkan Savaşları’ndaki düşman orduları, Çanakkale’ye yüklenen ordular kadar güçlü ve mücehhez değillerdi. Buna rağmen neredeyse her cephede mağlup olan Osmanlı ordusu, Çanakkale’de bir destan yazmıştır. Bu nasıl olmuştur? Bu sorunun cevabı, bu yazının sonucu olsun:
Çanakkale’de savaşan ordunun bütün efradı kuvvetli bir imana sahipti ve Allah’tan ümidini kesmemişti. En büyük nimetin vatanın ve milletin hürriyeti olduğunun bilincindeydiler. Allah’ın kudretinin düşmanın gücünden daha üstün olduğuna iman etmişlerdi. Türk, Kürt, Arap, Laz, Arnavut, Çerkez, Alevi, Sünni vs. ayrımı ve kavmiyetçiliği yapmadan tek vücut olup düşmanın hücumunu karşılamışlardı. Nitekim bunun ispatı, Çanakkale şehitliklerindeki mezar taşlarına kaydedilen şehitlerin memleketlerinin isimleridir. Onlar kendi üzerlerine düşen vazifeyi ifa etmiş, Allah da nimetini tamamlamıştır.
İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu durum, o günün şartlarından pek de farklı değildir. Düşman ve düşmanın hedefleri de aynıdır; Müslümanlar da aynı Müslümanlardır. Eğer İslam dünyasının mensupları Çanakkale’deki Mehmetçiklerin şuuruna sahip olabilirse bu badireler de mutlaka ve mutlaka atlatılacaktır. Aksi durumda yeni felaketlerin kara bulutları semada dolaşmaktadır.