Makale

Su ile Barışmak Zorundayız

VAHYİN AYDINLIĞINDA

Su ile Barışmak Zorundayız

“Hayat sahibi olan her şeyi sudan meydana getirdik.”
(Enbiya, 21/30.)
“Allah bütün canlıları sudan yarattı.”
(Nur, 24/45.)

Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri

ŞAİR Fuzuli (ö.1556) “Su Kasidesi” diye tanınan “Kaside Der Na’t-ı Hazret-i Nebevi” (Hazret-i Peygambere Övgü Kasidesi) adıyla yazdığı ünlü şiirinde yaşadığı Peygamber sevdasını temsilen “su”yu redif yapıp sevdiğine kavuşma arzusuyla yollara düşürür. Onun duygu dünyasında bazen gözyaşı, bazen bulut, bazen duvardan inen sızıntıdır su. Arzusuna ulaşma aşkıyla çağıl çağıl akan ırmaktır, Hz. Peygamber’in parmaklarından akan mucizedir. Bazen içilerek ferahlandırır; bağa, bahçeye hayat, hastalara şifa verir. Bazen çölde bir damlasına hasret duyulur… Şair suyu, hayal edebildiği her şekilde hakikat yolunun yolcusu yapmış; beğenimize, ibret ve dikkat dünyamıza sunmuş.
“Su nedir?” sorusuna dilerseniz, “Hidrojenle oksijenin H2O formülü içinde izdivacı” şeklinde romantik bir üslupla yahut “Dünyada bol miktarda bulunan kokusuz ve tatsız bir bileşik” rahatlığı içinde cevap verebilirsiniz. Ama biliyoruz ki su bambaşka bir dünyadır ve ona usulünce bakıldığında taşıdığı mucize niteliğinde nice özellikler ortaya çıkar. Şu örneklere bakınız: Buz dediğimiz katı hâldeki su, sıvı hâldeki suyun üzerinde yüzer. Oysa diğer bütün bileşiklerin katı hâli kendi sıvısının içinde batar. Çok basit bir bileşen formülüne sahiptir ama elementinden hidrojen yanıcı, oksijen ise yakıcı bir gaz. Fakat görün ki bu bileşmeden ortaya çıkan su söndürücü bir özelliğe sahip. Allah için zıtlıklar engel teşkil etmiyor. “O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır.” (Rûm, 30/19.)
İnsan bedeninin nerede ise tamamını (yeni doğan bebekte yüzde 90) su oluşturur deriz de, bunun bizim için ne anlam ifade ettiğini pek düşünmeyiz. Onu sıradanlaştırırız. Pahalı olmadığını anlatmak istediğimiz şeyler için “sudan ucuz” deyip geçiveririz. Suya karşı umursamazlığımız için daha nice şeyler söylemek mümkün.
Kur’an-ı Kerim bazı ayetlerde insanın topraktan yaratıldığını vurgularken (msl. Rum, 30/20.) başka ayetlerde de canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı açıklanmaktadır. Şüphesiz birinci grupta yer alan ayetler ilk yaratılışın “ham maddesi” olan toprağa atıf yapmakta, yazının başında yer verdiğimiz ikinci gruptakiler ise suyun, başta insan olmak üzere canlıların biyolojik yapısı içindeki yerine ve rolüne dikkat çekmektedir. Kısaca bu tür ayetlerdeki “sudan yarattık” ifadesi, suyun biyolojik yapı içinde ezici üstünlükteki oranına işaret etmek üzere “neredeyse tamamen sudan yarattık” anlamındadır.
Kur’an’da 63 kere geçen su, ölü toprağa hayat taşıyıp bitkiler çıkaran, yağmur olup ırmakları dolduran, temizlik aracı, denizler, okyanuslar, içme suyu, sel suyu, gökten inen su, şelaleler ve yağmur şeklinde sahnelenmektedir. Bu süreç içinde “yağmur” anlamına gelen “matar” kelimesini değil de değişik üslup ve söylemler içinde “gökten inen su” ifadesini ısrarla -on dokuz kere- kullanmış olması beni, “Kur’an’ın üslubu; söz ölçeğinde de olsa “su” isminin “yağmur” ile perdelenmesine razı olmuyor” ‘hüsn-ü ta’lil’ine götürdü.
“Gökten inen su” anlatımındaki diğer bir ince üslup özelliği de “suyun gökten inmesi”ne yapılan vurgudur. Çünkü tatlı su, deniz suyunun buharlaşıp buluta dönüşüp yağmur olarak inmesi ile ortaya çıkıyor. Bu sebeple insan zihninin bu şaşmaz işleyişi sıradanlaştırmasına fırsat verilmiyor. Nehirler, onların oluşturduğu göller ve yer altı suları dâhil hayatımızın her anında olmazsa olmaz olan tatlı su gökten geliyor. İlahî mesaj, buharlaşan deniz suyunun buluta dönüşüp rüzgâr vasıtası ile yeryüzünün muhtelif yerlerine taşındıktan sonra yağmura dönüşüp yeryüzüne hayat vermesini sağlayan hayati döngüye (Hicr, 15/22.) “görmüyorlar mı?” diye dikkatleri çekmektedir.
O hâlde, suyu gökten getirecek ilahî mekanizmayı haleldar edecek işlem ve tutumlar doğrudan canlılar dünyasına, hayat olgusuna zarar verecektir. İnsanın yeryüzüne gelişinden beri işlediği en büyük cinayet iklim ve çevre şartlarının bozulmasına sebep oluşudur dersek abratmış olur muyuz? Fabrika atık sularının karıştığı derelerde balıkların kitleler hâlinde ölmesi nedendir? Çin’de hava kirliliğinden toplu ölümlerin ortaya çıktığı haberleri ne anlama geliyor? İnsan yeryüzünde hayat sürmek istiyorsa göklere hâkim olan nizama ve onu koyan kudrete duyarsız kalamayacağını fark etmek durumundadır.
Evliya Çelebi, Uludağ’daki kaynaklardan Bursa’ya su taşıyan mecralara çer çöp ve pislik döküp suların boşa akmasına ve kirlenmesine sebep olan duyarsız “zalimler”den yakınıyor ünlü seyahatnamesinde. (bak. “Seyahatnameye Göre Ruhaniyetli Şehir Bursa” Haz. H. Basri Öcalan, Bursa İl Özel İdaresi yay. İst. 2008, s. 50-51.) İşte o umarsız damar zaman ve zemin dinlemeden, çevre nedir, hayat nedir, insan nedir diye düşünmeden tüm zalimliği ile ve üstelik tüm dünyayı kasıp kavurarak varlığını sürdürüyor. Yeryüzünün su havzaları canhıraş çığlıklarla imdat istiyor ama onlara pek kulan veren yok.
Su bir şekilde hayat olgusunun içindedir, onun yanındadır, bir parçasıdır. Fiziki yapısı, şekil ve görünümü değişse de o tabiat ortamımızda hep var. Kur’an su-hayat ilişkisine yahut suyun hayat için önemine, onun “hayat bahşeden” konumuna özenle vurgu yapar. Fakat asıl amacı dikkatleri eserden onu var edene çevirmek, düşünce yolu ile insanı bu harika nimetin arkasındaki kudretin sahibi olan Allah’ın çağrısına kulak vermesini, öylece iman hakikatine ve kulluk bilincine ulaşmasını sağlamaktır. “Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda işitecek bir toplum için bir ibret vardır.” (Nahl, 16/65.) ayeti bu konudaki sayısız örnekten sadece biri. Ayetin ikinci cümlesinde “işitmek” ve “ibret” kelimelerinin anlam odağı olarak öne çıkışı dikkatten kaçmıyor. Aynı şekilde su ve yeryüzünün hayat bulması arasındaki ilişkiyi konu edinen ayetler “Artık iman etmiyorlar mı?” (Enbiya, 21/30.), “Hâlâ görmüyorlar mı?” (Secde, 32/27.), “Bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.” (Bakara, 2/22.) gibi özel mesaj ve uyarılar var.
İnsanın Kur’an diliyle “Kefûr” oluşu yani nimete nankörlük etmesi su konusunda olduğu kadar pek az yerde ortaya çıkar. Çok olan her zaman kıymetsiz olur mu? “Sudan yaratıldık” sözü onun hayatımızdaki yerini ve önemi vurguluyor. Ama sağlıklı yaşamak için düzenli olarak belli miktarda su içmeyi bile beceremiyoruz. “Su gibi aziz ol” demişiz; ama suyun izzetinden haberimiz yok. “Bol” ve ucuz olması onu nimetler listemizden âdeta çıkarmıştır. “Sudan ucuz” sözü suyun değersizliğini mi ifade ediyor, hayır. Ama biz yine de “ekmek elden su gölden” felsefesi ile bu hayat kaynağı nimeti hafife almaya devam ediyoruz. Oysa elde ne göl var artık, ne dere, ne deniz, ne de yer altı suyu. Hepsinin hakkından geldik. Ekmek elden, su gölden sözünün geçerli olduğu dönemler çok geride kaldı. Şehirlerin mahşer yeri olmasından önce idi o. Kimyasallar, fabrika atıkları, deterjanlar çıkalı asude zamanlar geride kaldı. İnsanlık olarak suya ihanet hâlindeyiz. Bu ihanetimiz için, “artan dünya nüfusunu ne ile besleyeceğiz?”, “üretimi arttırmak zorundayız, bunun için de fedakârlık gerekiyor” gibi “sudan” bahaneler üretmekle meşgulüz. Bütün bunlar suya -gerçekte kendimize ve insanlığa- zulmettiğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Zulmeden bunun karşılığını elbette görür.
Su ile barışmak zorundayız, yoksa kaybeden biz oluruz. Ernest Hemingway’in ünlü romanı üzerinden sorduğu “çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun cevabı günümüzde açık ve kesindir: Tüm insanlık için…