Makale

Fıtratın Tahribatı: Yabanlaş(tırıl)ma

DİN DÜŞÜNCE YORUM

Fıtratın Tahribatı: Yabanlaş(tırıl)ma

Doç. Dr. Abdurrahman CANDAN
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

YABANCILAŞMA, insanların yaşadıkları ortam ve nefislerini kontrol imkânını kaybetmeleri, birbirlerinden ve mensubu oldukları toplumdan uzaklaşmaları anlamında kullanılan bir kavramdır. Kişinin yeryüzüne ve mensubu bulunduğu topluma yabancılaşmış olduğu hakikati bu kavramın temelini oluşturmaktadır. Özetle, yabancılaşma insanın kendi özünden, ürününden, doğal ve sosyal çevresinden koparak başkalarının egemenliği altına girmesi şeklinde ifade edilebilir. (Koç, Bekir, Yabancılaşma ve Modern Tüketim Mabetleri Üzerine Bir Çözümleme, Bingöl Üni. İlahiyat Fak. Dergisi, c. I, s. 2, 2013/2, s. 211.) Dinî alanla sınırlandırılarak tanımlandığı takdirde insanın Rabbi ile irtibatının kopması/zayıflaması, kul olmanın gereği olan emir ve yasakların gereğinin yerine getirilmemesi ve insani erdemlerin zayıflaması olarak anlaşılabilir.
İnsan ve tabiatın yaratıcısı, temel dayanağı ve referansı Allah’tır. İnsanı tabii ve temiz olan fıtrat üzerine, tabiatı da esaslarını kendisinin belirlediği sünnettullaha göre yaratmıştır. Bu anlamda yarattıkları arasında tabii bir uyum ve ahenk oluşturmuştur. Allah’a ibadet için yaratılan insan ile insanın hizmetine sunulan tabiat arasında hiçbir karşıtlık ve çelişki yoktur. İnsanın fıtrata karşı isyan ve tahribatının başladığı anda özünden kopuş, nihayetinde yabancılaşma başlar.
Günümüzde psikolojik, ekonomik ve sosyal bağlamda ciddi bir yabancılaşma süreci yaşanmaktadır. Temel insani erdemler unutulmaya yüz tutmuş, bireysel çıkar ve faydacılık her şeyin önüne geçmeye başlamıştır. Çalışma, emek varoluşun bir gereği değil zorunlu ağır bir yük olarak algılanmaya başlanmış, fırsatçılık ön plana çıkmıştır. Anlaşan, dertleşen, yardımlaşan insan karakterinin yerini artık ‘hükümran, buyurgan’ veya ‘nemelazımcı, egoist’ birey anlayışı almaya başlamıştır. Eleştiren, sorgulayan, düşünen, insan zihni, kitle iletişim araçlarının esiri olan donuk, miskin bir hâle dönüşmüştür. Güvenin, itibarın, dayanışmanın yerini, türünü, neslini, geleceğini, mekânını çok kısa bir süre içinde yok edebilen silahlar almıştır. Fıtrata ve sünnetullaha karşı direncin oluştuğu bu nokta yabancılaşmanın söz konusu olduğu alandır.
İnsanı eşrefi mahlukat yapan, onu diğer varlıklara üstün ve egemen kılan temel özellik, tafakkuh, tedebbür, taakkul, tefekkür vb. melekelere sahip olmasıdır. Bu kabiliyetler aynı zamanda onun temel ayırt edici özellikleri ve varlığının nişaneleridir. Bu itibarla “düşünüyorum öyleyse varım” cümlesi kısmen bu hakikate işaret eden bir önerme olarak kabul görmüştür. Ancak kişilik göstergesi, itibar devşirme aracı, üstünlük vasıtası olarak görülmeye başlanan tüketim çılgınlığı bu asli özelliklerin yerini alarak yabancılaşmanın temel lokomotifi olmaya başlamış ve ‘tüketiyorum öyleyse varım’ formülasyonuna dönüşerek bu acı hakikatin göstergesi olmuştur.
Hayatın vazgeçilmezi olan teknolojik gelişmeler hiçbir insanın kayıtsız kalmasına izin vermeyecek şekilde derin bir nüfuz alanına sahip olmuştur. İnsan yaşamını kolaylaştırma niyetiyle geliştirilen teknoloji artık insanı fıtratından koparıp yabancılaştırma aracına dönüşmüştür. Makinayı, atomu, genleri ve daha nicelerini keşfeden insanoğlu öz yapısından ve benliğinden uzaklaşmaya başlayan akıllı bir robota dönüşmeye başlamıştır.
Devam eden süreç içerisinde geliştirilen mikro çipler, akıllı binalar, hızlı iletişim araçları vb. teknolojik gelişmeler yeni ilişki tarzları geliştirmiş, sosyal ve kültürel değişimlere neden olmuş, neticede birbirine yabancılaşan nesiller, iletişim kuramayan çalışanlar, birbirinden uzak durmaya çalışan akraba toplulukları oluşmuştur. Kendine, ailesine, çevresine, toplumuna yabancılaşan yeni nesiller de olabildiğine bencil, sadist, nefsinin, hazzının ve zevkinin esiri olmaya başlamıştır.
Karmaşık ve konfor merkezli hayat tarzı sınırlı insan ihtiyaçlarını sınırsız hâle getirir. Doyumsuz ve hazcı zihin, egosunu tatmin etmeye çalışırken Rabbine, nefsine, toplumuna ve tabiata karşı yükümlülüklerini ihmal eder.
İslam, üretime de tüketime de hikmetle yaklaşır. Her birinin temeline de ihtiyaç ve paylaşma esasını yerleştirmiştir. Yeterlilik temelinde, israf ve gösterişten uzak ihtiyaç anlayışını insan benliğine yerleştirerek yabancılaşmanın önüne bir bariyer inşa etmiştir.
Müminler, eski Helenistik Maddeciliğin eseri olan yabancılaşmaya karşı teyakkuzda olmalı ve buna karşı kesin, açık ve uygulanabilir davranış modelleri geliştirmelidir.
Kur’an-ı Kerim’de insanların özünden kopuş ve ruhsal bozukluk hâlleri vurgulanırken yaradılış gayelerine yabancılaştıklarına işaret etmektedir. Bu anlamda, ‘kalplerinde hastalık bulunanlar’ (Tevbe, 9/125.), ‘kalplerinde eğrilik bulunanlar’ (Âl-i İmran, 3/7.), ‘kalpleri mühürlenenler’ (Bakara, 2/7; Casiye, 45/23.), ‘kalpleri katılaşanlar’ (En’am, 6/43.), ‘işitmez, görmez ve anlamazlar’ (Bakara, 2/18; 2/171.) ayetlerinde zihinsel olarak yabancılaşan ve Yüce Yaratıcıdan uzaklaşan insanlardan bahsedilmektedir.
Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de yabancılaşma müminin yaşadığı toplumdaki beşerî münasebetleriyle irtibatlandırılmaktadır. “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mani olurlar.” (Maun, 107/1-7.) Ayetlerinde paylaşmayan, karşılıksız olarak yardımda bulunmayan, merhametli davranmayan bencil ve riyakarların da yabancılaşmanın alameti olduğuna işaret edilmiştir.
Yabancılaşmaya karşı koyabilme için akıl-ruh-beden bütünlüğü içinde yaratılış gayesini düşünme, ibadetleri yerine getirme, Allah’ı çok anma, her işte Allah’ın rızasını gözetme, ölüm sonrası hayat bilinciyle hareket etme, temiz kazancı karşılık beklemeden harcama, başkalarını nefsine tercih etme, hayır yollarında yarışma, yumuşak ve merhametli olma, insanlara sevgi, merhamet ve kardeşlik duyguları ile bakma, affedici, dürüst ve adaletli olma, giyim, yemek ve dünya nimetlerini harcamada dengeli hareket etmek zorunlu bir hal almıştır. Bu çerçevede müminlerin zihninde ve pratiğinde ‘Müslüman’ imajı oluşturularak Rabbine, toplumuna ve özüne karşı bir yabancılaşmanın önüne geçilebilir.
Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin sünnetinde yukarıda zikredilen hususlar ayrıntılı bir şekilde izah edilmekte ve mümini yaratılış gayesine aykırı hâllerden koruyarak özüne uygun bir tarzda yaşamasını temin etmektedir.