Makale

Sınavla Seçilen Değil Sınavını Seçen İnsan

Sınavla
Seçilen Değil
Sınavını Seçen İnsan

Doç. Dr. Yurdagül Mehmedoğlu
Marmara Üniv. ilahiyat Fakültesi

Son yıllarda bireylerin stresle nasıl başa çıkabileceğine, öfkesini nasıl kontrol edebileceğine dair çok şey yazıldı, çizildi. Bu bağlamda günlük hayatın çok tabii parçaları imiş gibi sunulan sınavların varlığından çok, sınavların insan üzerinde ortaya çıkardığı olumsuzluklara direnebilmenin imkanı tartışıldı. Büyüklerin tavsiye ettiği imtihanlar, küçüklerin hazırlanmak zorunda olduğu sınavlara dönüşürken kendi kurallarını yanında taşıdı ve küçüklere küçük olduğunu unutturdu. Seviye tespit sınavları birden, küçücük hayatların, kendi hayatlarından daha gerçek bir hayat haline geldi. Bunlara hız faktörünü ekleyen sınav sistemleri ile tercih yapma imkanını başkalarına devreden, ya da tesadüfî tercihler yapan sonra da tercihleri ile tatmin olmayan gençlerin sıkıntılarına hep birlikte tanık olduk. Üniversite gençleri arasında yapılan çalışmalarda, üniversiteye giden gençlerin %36’ya yakınının ilk iki sene boyunca okullarını değiştirmeyi düşündüklerini görmek, aynı şekilde başladıkları fakülteyi bekledikleri gibi bulamadıklarını ifade etmeleri (Mehmedoğlu, 2000, Özdemir, 2002) sınav sistemlerimizi gözden geçirmek açısından mühim bulgulardır.
Şimdi bu durumun farkına varan duyarlı aileler var. Çocuklarının ruh sağlıklarına, kendi kafalarındaki büyük adamın hayalinden daha çok önem veren, olamadıkları kişiyi çocuklarına diretmeyen aileler. Başarıyı, sınavların ezen rekabetinden kurtarabilen aileler.
Bu yazıda belki de en çok onların haklılıklarını onaylayan ipuçları var. Fakat sınavsız bir dünya önermenin de gerçekdışılığı ortada. Bununla birlikte bireyi sınavlardan değil ama sınavların acımasızlığından kurtarmak mümkün ve eğitimle ilgilenen herkes için zorunlu gibi gözüküyor.
Ülkemizde sınavlar meslek seçimlerine odaklanmış durumdadır. Bu sebeple hayati önem arzetmektedirler. Meslek seçimi tarihsel, sosyal, ekonomik, teknolojik, eğitim düzeyi, çevre ve psikolojik değişkenler gibi değişkenlerle belirlenir. Bu sebeple sınava yönlenen bireylerin imkanları içerisinde seçebilecekleri en uygun, en etkin, en tatminkar olanlar arasından seçim yapmaları beklenir. Fakat bunun öncesinde kişilerin iç tutarlılığını sağlamak, hayat beklentilerinin netleşmesine yardımcı olmak gereklidir. Macera, kolay yaşam, entelektüel paylaşım, ağır bir yaşam, ya da hareketli bir yaşam bekleyenlerin her birinin farklı sınavlara talip olması gerektiği ortadadır. Bunun yanı sıra kişilerin kendi özelliklerini onlara tanıtmanın da son derece faydalı olacağı muhakkaktır. Gerçekçi, hayalci, araştırıcı, pasif-tüketici, artistik, sosyal, girişimci, geleneksel-itaatkar kişilik özelliklerine sahip her bir bireyin farklılıklarını keşfetmesi başarı ile olan temaslarını güçlendirecektir. O halde;
Ben nasıl birisiyim, kişilik özelliklilerim neler?
Hayattan beklentilerim nelerdir?
Bunları oluşturacak çevresel, sosyal, psikolojik vs. donanımlara sahip miyim? gibi soruları sınav öncesi süreçte cevaplanması gerekenler arasındadır.
Başarı sınavın nihai hedefidir, fakat aynı zamanda oldukça değişken bir durumdur. Bir makine mühendisinin ehliyet alırken motor sınavını orta halli kazanmış olması gerçek bir başarı olmadığı gibi, sınav evraklarının postada gecikmesi yüzünden sınavı kaybetmiş birinin başarısızlığı da gerçek bir başarısızlık sayılmaz. Yüz kişilik bir sınavda üç kişi alınacaksa, kazanan üç kişi başarılıdır ama diğerlerinin başarısız olduğunu söylemek de doğru bir değerlendirme olmaz. Ülkemiz imkanları düşünüldüğünde bu göreceli durumun doğudan batıya oldukça farklı örneklerle karşımıza çıkacağı ortadadır. Bu sebeple bireyleri kendi dışında gelişen şartlar dolayısı ile oluşacak başarısızlık gibi gözüken durumlara hazır kılmak ne kadar gerekli ise, hak edilmeyen sahte başarılarıyla övünen, başarılı gibi gözüken hodgam kişiler karşısında örselenmemenin hazırlığını yapmak o kadar gereklidir.
Hız, modern bireyin seçme şansını elinden alan en önemli faktörlerden biri oldu. Sınavın bir süre içinde gerçekleşmesi sınavın doğasında var. Bununla birlikte eğer sınav sadece hız ile çeldirme mantığına dayamıyorsa o zaman sınavın kendisi sınavı oluşturanlarca yeniden ele alınmak zorundadır.
Sınav anında kişinin sınavla varmak istediği hedefe motive olması bazen olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bunun yerine, sınav içerisinde bölünebilir küçük hedefler belirlemek daha kullanışlı bir yöntem olabilir.
Savunma mekanizmalarımız, arabalardaki hava yastıklarına benzetilebilir. Bu düzeneğin daha önceden geliştirilmesi, beklenmeyen sınav kazalarında yani başarısızlıklarda işe yarayabilir. Sınav sabahı kibrit kutusu kadar peynir, birkaç zeytin, bir bardak süt içileceğini bilmeyen yok gibidir ama, sınav sonrasında istenilmeyen sonuç elde edildiğinde ne önerileceğini bilen de onun kadar azdır. İşte bunun eğitimi gerçekten küçüklük yıllarımıza uzanan uzun süreli bir maceradır. Yalnızca başarılarından dolayı sevilen ve beğenilen bir çocukluk geçiren birinin başarısızlıklarında sadece olayı sorgulayarak kurtulabilmesi zor gözükmektedir. Bu noktada başarısızlık o kişi için değersizlik ve sevgisizliğe eşdeğerdir.
Bu gibi durumlar gözönünde tutularak, bebeklik yıllarından itibaren, çocuk yetiştirenlerin, çocuklarına her hal ve durumda çocuklarını kabullenebilir ve sevebilir olduğunun iletisini göndermeleri gerekir.’Seni sevebilirim, takdir edebilirim çünkü başarılısın’ mesajı, bir ebeveynin çocuğuna vereceği mesajdan çok, bir işverenin çalışanına vereceği mesaj görünümündedir. Anneler ve babaların ’başaracağına inanıyorum’ diyerek çocuklarını hiç ilgili olmadıkları bir sınava yönlendirmeleri de çoğu ebeveynin doğru zannettiği gerçekte otoriter bir tutum örneğidir.
Sınavların hayatın vazgeçilmezleri arasında olduğunu bir kere daha vurgulamalıyız. Bununla birlikte sınavlar hayatının merkezinde olan bireylerin bazı noktaları gözden kaçırmamaları kendileri ve kendilerinden sonra gelenler için önemli gözüküyor. Mesela herşeye sınav endişesi ile tavır almak ve kaygılanmak durumunu ele alalım. Kaygı, bazen hayatın ortasına oturup, hayat enerjisini oluşturarak bireye istikamet tayin eden bir duygu haline geliverir, böyleyken kaygılanmanın kaygısına düşmek yersiz. Ama esefle söylemek gerekir ki, kaygı durağan bir duygu olarak da kalamaz. Sınav için kaygılanma yerini çok çabuk, zor gözüken her şeyle ilgili kaygılanmaya bırakabilir. Bu tavrı alışkanlıkları arasına dahil edenler ömürleri boyunca en ufak meselelerde bile imtihan ediliyormuş endişesi taşırlar. Bu öğrencilik hali kendilerine yapışanların ehil öğretmenlerin yardımından uzak kaldıkları düşünülebilir. Oysa gerçek bir öğretmenin belki de öğrencilerine öğreteceği en kalıcı tavır öğrencilerin öğrenci olarak kalmayacağıdır. Bu sebeple yeni yetişenlerden başlamak üzere eğitimsel bir öneri olarak imtihanların aslında hayatı hazırlayan ve oluşturan araçlar olduğunu aktarmak gerekir. İmtihanlar kişinin seçeceği hayatı oluşturmak için vasıtalardır. İnsan bunları kendisi belirler, kendisi kontrol eder ve kendisi seçer. Hangi sınavda beni arıyorlar yerine ben hangi sınavı arıyorum sorusunu buldurarak bireylerin doyuma ulaşacağı yolu kısaltmak eğitimcilerin görevi gibi gözükmekte. Sınavlarını seçmeyi becerebilen ve hayat kontrolünü elinde tuttuğu duygusu ile yaşayanların gerçek benliklerine daha çok yaklaştıklarını gözlemleyebiliriz.
Daima sınavlardan seçilerek bir hayat düzeni oluşturmak mümkün ama tatminkar değildir. Bunun yerine kişinin gerçek kendisinin hangisi olduğunu seçmesi ve o ’gerçek ben’ ine değer vermesi daha İnsanî bir yaklaşım gibi gözüküyor. Bu da özgün ve daha zor olanı seçmeyi gerektiriyor belki ama, daha lezzetli olduğu kesin. ’Sorunlarımızdan biri de içimizden pek azının kendine özgü bir kişisel yaşam geliştirmiş olmasıdır. Bizimle ilgili her şey, hat
ta duygularımız bile, elden düşme hissini uyandırıyor. Birçok durumda işlev görebilmek için ikinci elden edindiğimiz bilgilere güvenmek zorundayızdır. Bir doktorun, bir bilim adamının ya da bir çiftçinin sözüne güvenerek kabul ederim. Bunu yapmaktan hoşlanmam ama yapmak zorundayımdır; çünkü onlar benim bilmediğim hayatî bilgilere sahiptirler. Böbreklerimin durumu, kolesterolün etkileri ve tavuk yetiştirmeyle ilgili ikinci elden bilgilerle yaşayabilirim. Ama iş anlam, amaç ve ölüm hakkındakı sorulara gelince, ikinci elden bilgileri kabul edemem.’ diyor A. Jones ve insanlığa kendine özgü yaşama biçimleri öneriyor. (May,1997, 202)
Dinler bu gaye ile her insanın hayatiyetinin ve zihinsel ve duygusal eylemlerinin, her bireyin sayısınca özgül ağırlıklara karşılık gelebileceğini, ima ederler. Sorumluluk olarak da isimlendirilebilecek bu ağırlık, insanın varoluşunu fark etmesini, kendine özgü yaşantısında da bağımsız kararlarının taşıyıcısı olmasının yolunu açar. Özgünlügün farkında olmak, insana yakışan ferdî fırsatlardan potansiyelinin sonuna kadar faydalanmayı kolaylaştırır.
Bu bağlamda tartışmalara temel olan bir konu da hayatın kendisinin sınav olduğu gerçeğinin toplumsal-kültürel uzantıları. Bunların en başında gelen yargılardan biri, aslında hayatın olmakta olduğu ve kişinin gayretlerinin değersizliğidir. Bu yargıya katılmak kişiye geçici rahatlık ve rehavet getirse de, Yaratıcı tarafından makbul bir tutum olmasa gerektir. Zira, insanı yaratan, ona alternatifler sunan, seçmesi için öneride bulunan, bu anlamda diğer yaratılmışları sınayan ama, insana görevler yükleyen bir Kudret’in, bireyin yapıp etmelerine hiç aldırış etmemesi düşünülemez. Bu sebeple, bazen tevekkül diye aktarılan anlayışın duyarsızlığa dönüşmesi durumlarından kişinin kendi çabaları ile kaçınması, hem Yaratıcı hem de reel dünyanın bireyleri tarafından olumla- nacak bir tavır gibi gözüküyor.

- May, Rollo, Kendini Arayan insan (Çev. A. Karpat), İstanbul, i 997.
- Mehmedoğiu, Yurdagüi, ilahiyat Fakültesi Öğrencilerinin Eğitim-Öğretim Beklentileri, Gençlik Dönemi ve Eğitimi Sempozyumu, İstanbul 2000, 121-153.
-Şuayip Özdemir, İlahiyat Fakültesi Öğrencilerinin Eğitim-Öğretim Beklentileri, Akademik Araştırmalar Dergisi, Kasım 2002, Yıl 4, sa: 15, s. 85-107.