Makale

Kelimelerin iklimi

Kelimelerin iklimi

Mustafa Özçelik

Din, dil, kültür, sanat, demokrasi, laiklik gibi kavramlardan ne anlaşılması gerektiği konusunda yoğun tartışmalar yaşamaktayız. Fakat bu tartışmalar, meseleyi asla çözmemekte, hatta giderek daha da karmaşık hale getirmektedir. Böylece anlaşma aracı olması gereken kelimeler, bu görevlerini yerine getirememekte, bu durumda da müthiş bir zihin karmaşası yaşanmaktadır. Bu tür kavramların tartışmaların öznesi olmaları ise, kelime-düşünce-davranış münasebetleri dikkate alındığında problemi daha da büyütmektedir.

Bu tartışmalarda gözden kaçırılan şudur: Nasıl ağaçlar, çiçekler vs. belli bir iklimin ürünü ise, kelimeler de belli bir kültürel iklimin ürünüdür. Yani kelimelerin de hayatiyetlerini sürdürdükleri bir iklim söz konusudur. Her kelime, belli bir kültür ortamında doğar. Sesi, yapısı, manası ya da manaları o iklim içinde belirlenir. İnsanlar, o iklim içinde o kelimeleri, aynı şekilde telaffuz ederler. Onlara aynı anlamları yüklerler. Böylece o kelimeler, o iklimde anlaşma aracı olarak görev yaparlar. Mesela bir “salat” kavramını Kur’an terminolojisi içinde, bir “laiklik” kavramını Batı-Hristiyanlık terminolojisi içinde ele almadan asla manasına uygun olarak anlamak ve değerlendirmek mümkün olmaz. Nitekim, yazımızın başında sözü edilen kelimeler, doğdukları iklimlerde bir tartışma konusu olmamaktadırlar.

Fakat, kelime başka bir dile, başka bir anlayış coğrafyasına, kültür iklimine taşındığında problem başlamaktadır. Değişen sosyal, kültürel ve fikrî yapı, bu kelimeleri nasıl telaffuz edeceğinizden tutun da hangi anlamda kullanacağınıza kadar hemen her konuda karışıklık ve kararsızlık doğurmaktadır. Böyle bir süreçte kavram, doğru tanımlanamamakta, neticede herkesin içine kendine göre bir anlam yükleyeceği, kendine göre seslendirip yazacağı bir kaba, kalıba dönüşmektedir. Mesele bundan ibaret kalsa yine de önemli değildir. Ama kelime-düşünce-davranış ilişkisi dikkate alındığında işin facia boyutu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla millet fertlerini potasında eriten dil gerçeği, bir anlaşma aracı olmak yerine anlaşmazlık aracına dönüşmekte, aynı kelimelerden farklı şeyler anlayanların bu ayrılığı bu defa davranış ve hareketlere de yansımakta, ortaya çıkan kaos ise toplumsal bir boyut kazanmaktadır.

Burada bu tür kelimeleri, kavramları kasıtlı tanımlamalardan söz edilebilir. Bu değerlendirme elbette doğrudur ama bu yaklaşım da meseleyi tam olarak izah edememektedir. Çünkü mesele, doğrudan o kelimelerin iklimiyle ilgili bir meseledir. Böyle bir durumda bu iklim gerçeği dikkate alınarak o kelime ya da geldiği iklim gerçeği içinde tanımlanacak, ya da geldiği yeni iklimin normlarına göre anlamı, telaffuzu ve yazımı konusunda mutabakat sağlanacaktır. Bu iki yöntem, meseleyi tümüyle çözemese de bizi yine de belli bir anlayış birliğine ya da düzeyine yükseltecektir. Kalıcı çözüm ise, her dilin kendi imkânlarını daha çok seferber ederek kendi kelime kadrosunu zenginleştirmek, yeni olgu ve olaylar karşısında kendi ikliminde yeşerteceği kelimeler ile erken tedbir almaktır. Bu da kişinin ve toplumun gerçekten inandığını söylediği dünya görüşü ile bilgili, bilinçli ve sağlıklı bağ kurmasıyla gerçekleşebilir ancak.

Öte yandan kelime, kavram üretimi yapay yollarla elbette gerçekleştirilemez. Dil, dışardan müdahalelere elverişli bir yapı değildir. Onun tabii gerçeklerini kabul etmek durumundayız. Tarlamız verimsiz ise ve bu verimsizlik bizim zihin ve eylem tembelliğimizden kaynaklanıyorsa ondan bereketli ürünler bekleyemeyiz. Kelimeler de bir inanç, kültür hatta davranış-eylem tarlasının ürünleri, ağacının meyveleridir. Onların doğumları, yaşamaları, işe yarar şekilde olmaları çok yönlü çabalarla gerçekleştirilebilir. Bir an önce, yaşadığımız ülkenin kültürel, düşünsel alanlarına kendi ağırlığımızı hem de doğru biçimde koymak zorundayız. Referans kaynakları bizim yazarlarımız, düşünce ve bilim adamlarımız olursa kavram kargaşasına müsbet katkılarımız olabilir. Bu da bir bakıma beslenme kaynaklarımızla ilgili bir konudur. Bu meseledeki ilgi ve eğilimlerimizi yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Gerek kişi, gerek toplum dil konusunda çok bilgili, bilinçli, duyarlı olmak zorundadır. Dil üzerinde düşünmek asla kavmî bir çaba olarak görülmemelidir. Bütün diller, ilahî birer bağıştır ve herkes kendi diliyle daha iyi ve doğru düşünür. Düşünce, sözü, kelimeyi üretir. Davranış ve eylem de ona göre biçimlenir. Nerede olursak olalım, hangi seviyeyi temsil edersek edelim anlaşma aracımız “dil”dir yani kelimelerdir. Telaffuzlarından, yazım şekillerine, manalarından kullanılış şekillerine kadar onları anlaşmanın sağlam yapı taşları haline getirmeliyiz. Kelimeleri (anlamları itibarıyla) farklı olanlar farklı düşünecek ve farklı yaşayacaklardır. Görülmektedir ki bu farklılık normal boyutları aşıp bir kaosun, kavganın sebebi haline gelmektedir. Dikkatlerimizi buna da çevirmek durumundayız.

Yalnız ekvatorda veya kutuplarda yaşamakla, üzerinde dört mevsimin hüküm sürdüğü bir coğrafyada, toprağı, havası, suyu, güneşi mükemmel bir iklimde yaşamak elbette aynı olmaz. Bu tür bir iklim bereketli bir iklimdir. Zihin, gönül hayatımızın, davranış ve eylem hayatımızın da böyle bir iklime ihtiyacı vardır. Böyle bir iklimde yaşayacak olursak eğer, zaten ihtiyaçlarımıza uygun kelimeleri ya kendimiz üreteceğiz ya da dışardan gelecek olanlar bizim şartlarımıza uymak durumunda kalacaklardır. Böylece kelime-kavram tartışmaları bir probleme en azından fazlaca dönüşmeyecek, her şey tabii seyrinde cereyan edecektir. Evet, şimdi bir daha kelimelerimize bakalım, benimsediklerimize, karşı çıktıklarımıza... Bunların hepsi dilin araçlarıdır. Ama ne yaparsak yapalım esasta bilmemiz gereken şey şudur: Kelimeler de canlılar gibi bir iklime aittirler. Öyleyse bu iklimi bütün bereketleriyle teneffüs edecek fikrî, edebî bütün çalışmalara hız vermek zorundayız. Kelimelerle anlaşmak istiyor, kelimelerle kavga etmek istemiyorsak eğer, kelimelerin bu gerçeğini anlamak hepimiz tarafından önemli görülmelidir.