Makale

Müslüman kimliğimizin farkına varmak

Müslüman kimliğimizin farkına varmak


Doç. Dr. İbrahim Hilmi Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

(Ruhen) ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, hiç içinden çıkamayacağı derin karanlığın içine (gömülüp kalmış) biri gibi olur mu? (En’âm, 122.)

Kur’an, inananlarla inanmayanların hiç de bir olmadığını belirtir. Hem duygu, düşünce ve yaşayışlarının, hem de uhrevi hayatları itibarıyla akıbetlerinin temelden farklı olduğunu daima vurgular. Böylece müminin, mümin olma bilincini canlı tutmaya çalışarak kendi İslami kimliğine, manevi değerlerine sahip çıkmasını hedefler. İnsanları iman ve ahlak açısından mümin, münafık ve kâfir olarak üç kısma ayırır. Her birinin bu değerleri benimseyip benimsememeleri bakımından farklılıklarına işaret eder, sahip oldukları psikolojik hayata ilişkin bilgiler verir. Böylece dinî hayatı kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılığı kalın çizgilerle ayırır. Tevhitte şirkte, duyguda düşüncede, sevgide düşmanlıkta, maddede ve manada, kısaca hayata bakış ve yaşayışın her alanında inananla inanmayan arasındaki farklılık belirgin bir şekilde ortaya konur. Bu konuya Kur’an’da değişik vesilelerle temas edilir. Neticede mümine farklı oluşunun farkında olma şuuru kazandırılır. Her yönden kendine özgü manevi bir şahsiyet oluşturması, mümince benliğinin farkına varması, diğer benliklerle arasındaki ayrım noktalarının idrakinde olması sağlanır.

Yukarıdaki ayet mealinde de görüldüğü üzere iman, ölümden sonra diriliş olarak ifade edilir. Bu sayede insan sadece hayat bulmuyor; aynı zamanda hidayetin aydınlığına gark oluyor. Ölümden sonra diriliş, canlanış, ne kadar farklı ise, inkârdan sonra hidayete ermek de o kadar farklıdır. Ölümün yüzü ne kadar korkutucu ve soğuksa, inkâr da o kadar hissiz ve ürkütücüdür. Çünkü inkârda eşya, insan ve bütün canlılar gezegene fırlatılmış anlamsız nesneler konumundadır. Oysa imanla bütün bunlar yerli yerini bulur, varlık düzenindeki değerine kavuşur. İnkârda eşya, kendi başına, varlığın bütününden kopmuş iken, imanda o, varlığın kaynağına bağlanır; tüm mahlûkâtla beraber manevi bir anlam kazanır. Her şey, “yaratılmış olma” ortak paydasında buluşur. İnkârda eşya, soğuk, donuk ve sessiz iken, imanda o harekete geçer, konuşur, aidiyetini ifade eder, varlığın aslına mensubiyeti konusunda imalarda bulunur. Yine inkârda eşya, sessiz sedasız iken, imanda bütün varlık Yaratan’ı tesbih eder, O’na olan bağlılığını haykırır. (Âl-i İmrân, 83.) Âdeta koro halinde hep bir ağızdan O’nu yüceltme ve takdis bestesini terennüm eder. (İsrâ, 44.)

İnkârda insan ufkunun daralması, sığlaşması, imanda ise insan idrakinin ötelere, ebediliklere açılması ve aydınlanması söz konusudur. İnkârda insan, bir adım ötesini göremezken, imanda idraki, ebediliklere açılır ve sonsuzluğun hayalleriyle yaşar. İnkârda insan, dünya materyalinin peşine düşüp onu aşamazken, imanda mananın derinlik ve enginliklerine açılır. İnkârda insanın zihnine üşüşen “Ben neden yaratıldım, hayatın anlamı nedir, ölümden sonra durumum ne olacak, hakikat nedir, gibi sorular cevapsız kalırken, imanda bütün bu sorular karşılığını bulur; insanın önü aydınlanır, gönlü huzura erer. İnkârda hayat, bir muamma iken, imanda hayat bilinmezliklerin aydınlanması, şifrelerin çözülmesidir.

İnkâr, insanın şaşkınlığını ifade ederken, iman, insanın istikametini tayin edip yola koyulmasıdır. İnkâr, insanın karasızlığını ve tedirginliğini ifade ederken, iman, insanın yönünü Allah çevirip teslimiyet zırhıyla O’na bağlanması, kopmaz bir kulpa yapışması demektir. (Lokman, 22; Bakara, 256.) İnkâr, varlığın özünden, kaynağından kopmayı, iman ise Yaratıcı ile bir ülfet bağı kurmayı, O’ndan ilham alıp güç devşirmeyi ifade eder. Mümin, kökleri yerde çakılı, dalları göklere uzanmış bir ağaç gibi iken, inkâr eden, kökü topraktan sökülmüş, karasız ve dayanıksız bir ağacın durumuna benzer. Mümin, her gün tazelenmeyi, gürbüzleşip meyve vermeyi, inkârcı ise, meyvesiz bir ağaç gibi verimsiz ve ürünsüz kalmayı ifade eder.

Mümin olanla olmayan arasındaki fark, âlem içindeki yerini bilenle bilmeyen arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü birisi, geceler boyunca namazda secde ederek yahut ayakta durarak kendini ibadete adayan, ahireti gözeten, Rabbinin rahmetini dileyen kimse iken (Zümer, 9.), diğeri bu hasletlerden nasibi olmayan biridir. Yine mümin olmayanla mümin arasındaki fark, zifiri karanlık ile aydınlık, ölü ile diri, âma ile gören, serinletici gölge ile yakıcı sıcak (Fatır, 9-22.), sağır ile işiten arasındaki fark kadar büyüktür. Zira birisi, Allah’ın yolundan alıkoymak için çırpınan ve bu yolu eğri göstermeye çalışan, ahireti yok sayan, Hakkı işitme yetilerini kullanmayan, görmek ve fark etmek istemeyen kimsedir. Diğeri ise gerçek imana erişen, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rabbine alçak gönüllülükle boyun eğen kimsedir. Bunlar, aynı zamanda cennetlik olan, orada yerleşip sonsuza kadar yaşayacak olan kimselerdir. (Hûd, 19-24.) Çünkü onlar, hayatları boyunca duyguda, düşüncede, sevmede düşmanlıkta, ferdi ve sosyal hayatlarında Allah’ın boyası ile boyanma gayreti içerisinde olmuşlardır. (Bakara, 138.)