Makale

İlla edep

İlla edep

Elif Arslan

Bir ay boyunca rahmet rüzgârları esmişti şehrin her yerine; caddelere, sokaklara, köylere, kasabalara, evlere, iş yerlerine... Ve estiği her yere o cümleyi fısıldamıştı: “Edep ya hu...” “Edep ya hu...” Ramazan iklimiydi bu rüzgârları estiren. Beraberinde güzellikler, iyilikler, hayırlar getirmişti nefha nefha... Ve şehrin farklı yerlerindeki farklı insanlar; derin derin nefes almıştı; kalan on bir ay boyunca ciğerlerinde kalsın diye rahmet ikliminin rüzgârı. Rahmet yüklü bulutlar önce çiselemiş, sonra oluk oluk akmıştı şehrin üstüne.

Ve ramazan, bayrama bırakırken “Edep ya hu”larla doldurduğu semaları, unutulmamayı diledi. Bir yıl sonraki gelişinde kendisinden izler bulmak istiyordu şehirde...

Ve ramazanın yadigârı bayram da “Allahaısmarladık” dedi şehre. Gökyüzü ağlarken dönüp şehre baktı ramazan ve onun bayramı; ramazan gördü ki bıraktığı güzellikler bayramlık elbiselerle birlikte çıkarılıp kaldırılmamış. Bayram hissetti ki kendisini bayram yapan mana terk edilmemiş. Bir sonraki yılın ipine asıldılar mutlu, mesrur...

Bilenler, şehrin çeşitli noktalarından alınan aşağıdaki sahnelerin, yukarıda bahsi geçen mutluluğun sebeplerinden sadece bir kaçı olduğunu bilirler. Ve bilenler bilir ki ramazanlar gerçek ramazan, bayramlarsa gerçek bayram olup olmadıklarını bir sonraki gelişlerinde anlarlar...
Sabah işe gitmek için otobüs durağına doğru yürüdü; bir kargaşa, bir gürültü. “Acelem var, aralardan girip mutlaka binmeliyim şu otobüse, yoksa geç kalacağım.” diye düşündü. Ama gönlü buna razı olmadı. Birkaç zamandır fısıldadığı üç kelimeyi haykırdı: “Edep ya hu”
...

Bugün geç kalırsam yarın daha erken çıkarım, dedi ve kendisinden öndekilerin binmesini bekledi sabırla, nezaketle...

İş yerine vardı, muhtemelen biraz da geç kaldı. Belki de az sonra amirinden bir ikaz alacak. Sinirli, stresli koştururken temizlik görevlisinin kovasına takıldı ayağı. Kaşlarını çattı, derin bir nefes alarak açtı ağzını. Tam gözünü yumacaktı ki haykırdı hiç kapanmayan gözü: “Edep ya hu!”
...

“Aslında ben de oldukça dikkatsiz ve dalgındım.” diye düşündü. Hayırlı sabahlar dileyerek temizlik görevlisine, odasına doğru yürüdü.
.........

Bir başkası...

Çarşıda gezip işlerini hallettikten sonra saatine baktı. İkindi namazı vakti gelmişti. Az ilerdeki mescide gitti. Namaz kılanların yanında o da el bağladı Rabbinin huzurunda. Cemaatle namaz kılınmış, sonradan gelenler namazlarını kılıyorlardı. Cemaat saati olmamasına rağmen mescit kalabalıktı. Selam verdiğinde sonradan gelip ayakta bekleyenleri gördü. Ama daha tespih çekip dua etmemişti. “Ben önce geldim, beklesinler, onlara da sıra gelir elbette... Canım şimdi onlar bekliyor diye namazımı duayla taçlandırmayayım mı?” diye düşünürken yakaladı gönlü nefsini. “Nefis mi?” dedi, şaşırdı. “Ama ibadet, dua, Allah rızası...” diyecekti ki ‘Edep ya hu” dedi mescidin duvarına asılı hat levhası. Yerinden ok gibi fırladı. “Duamı ayakta da ederim, gel kardeşim, bekleme.” dedi.
.......

Gençti, güçlüydü. Etrafındaki insanlara göre de oldukça yakışıklı sayılırdı. Çalıştığı markete doğru büyük, kendine güvenen adımlarla ilerlerken bir mağazanın kocaman vitrininden yansıyan aksini gördü. Daha bir dikleşti duruşu. Ne kadar da yakışıklıydı. Ne kadar da güçlü ve sağlıklı görünüyordu. Kıyafetleri de nasıl yakışmıştı. Ya yanından yürüyen şu adam, ya şu karşıdaki kadın... Onlar gibi görünseydim, kahrımdan ölürdüm herhalde dedi, daha da dikleştirerek duruşunu. Gözü mağazanın vitrininde yürürken bir şeye takıldı ayağı, sendeledi. Ve yere yönelince yüzü, gördü ki bu bir taş: “Edep ya hu” dedi. “Edep...” Anladı hatasını. Karşısından gelen iki büklüm teyzeyi mahcubiyetle selamladı, buruş buruş ellerini öptü onun, tövbe edercesine.
........

Bin lira avans istemişti işçisi. Hasta çocuğunu doktora götürecekmiş. Pek sevmezdi böyle şeyleri ama bir iyilik yapayım dedi, kabul etti. Hatta, dedi. “Bunu avans olarak vermiyorum, zekâtım olsun.” İstemenin mahcubiyeti altında ezilen işçisi karşısında büyüdükçe büyümüştü. “Dua et!” diyecekti ona, “Bana dua et!”. İşçisi mahcup, sıkılgan dua edince, başkasının paltosu gibi duran bir tevazu geçirecekti üstüne. “Şükrolsun Allah’a. Bana verdi, ben de sana veriyorum.” diyecekti. Ve nerdeyse karınca kadar küçülen adam, ne kadar iyi ve yardımsever bir insan olduğunun tanığı olacaktı Hak katında. Ellerini arkada, belinin hizasında birleştirdi; önemli bir şey söyleyecek insanların ciddiyetiyle baktığı işçisiyse sanki başka biriyle konuşuyordu. Dikkat etti: “Şükürler olsun Allah’ım, beni yine darda koymadın” diyordu. Sarsıldı koca patron, sonra mahcup ve pişman; küçüldü de küçüldü. “Edep ya hu” dedi. Önce edep istiyorum senden.
.........

Ve Yunusumuzun sesi duyuldu derinden:
“Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep
Her hüner makbul imiş illa edep illa edep”