Makale

Dua ve Şiir

Dua ve Şiir
Bekir Oğuzbaşaran
Erciyes Üniv. Fen-Edebiyat Fak.

Bundan yıllarca önce yazdığım ve yayınladığım, “Şiir ve Dua” adlı bir yazım vardı. Dün akşam bir şair arkadaşla sohbet ederken o yazımı hatırladım. Türk Edebiyatı’nda yayımlanmıştı o deneme-mensur şiir arası metin. Bu konuda söylemek istediğim yeni şeyler olduğunu düşündüğüm için de bu defa yazımın başlığını, “Dua ve Şiir” olarak seçtim.

Hakikaten yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ki, şiirle dua, ya da duayla şiir arasında ne kadar sıkı bir bağ, çok yönlü bir bağlantı var. Sanıyorum her ikisi de aynı ilahî ve rahmani kaynaktan doğuyor, besleniyor. Bir kere her ikisi de ilham adı verilen havuzdan alınıyor. Her ikisi de samimiyetin, içtenliğin en halis ürünleri… Her ikisi de daha iyi bir hayat, daha güzel bir dünya amacına yönelik. Her ikisi de hikmet’in çocuğu. Sanki birbirinden ayırt edilmesi oldukça zor ikiz kardeşler gibi. İkisinin de hem olumlusu var, hem olumsuzu. İkisi de kalpten doğup dilden dökülüveriyor. Hem o, hem de öteki kalemin ucuna akarak, kayarak geliveriyor. Duaların birçoğunun manzum olması, bu sıhriyet bağından mı kaynaklanıyor acaba?...
Orhan Okay, Mehmet Âkif’in şiiri için, “Duanın Şiiri” ifadesini kullanıyor. Gerçekten de Safahat baştan başa bir manzum dualar külliyatı değil midir? 20. yy. Türk şiirinde her ikisi de birer zirve olan Necip Fazıl ve Ârif Nihat’ın ne çok dua şiirleri var. Türk edebiyatındaki bu şair dualarını, kendisi de iyi bir şair ve deneme yazarı olan Mustafa Özçelik bir antoloji halinde yayınlamış. İyi de etmiş. Türk şairlerinin en güzel dualarını bu anlamlı güldesteden okuyabiliyor ve öğrenebiliyorsunuz. Şair duaları, şüphesiz duaların içinde en fazla estetik haz verenidir. Şair duaları, duaların unutulmaz bir öz ve biçim kazanmış olanıdır. Keza, Kırık Mızrap, baştan sona lirik dualar ve niyazlar kitabı değil midir? Bunlar, şiir derseniz şiirdir, dua derseniz duadır.

Allah’ın şair olarak yarattığı ruhlar, ya Yaratıcı’dan yana olurlar, ya da iblisten yana. Yaratandan yana olanların varıp kapısına sığınacakları tek bir yer vardır. Bu sığınma, hâlden kâle dönüşürse, özden söze geçerse, ortaya birbirinden güzel, birbirinden anlamlı dualar çıkar. Âcizin, Mutlak Olandan ricaları, dilekleri, istekleri ve arzularıdır dua şiirleri. Çünkü en büyük kapı, O’ dur. En merhametli sığınak orasıdır. En cömert zengin, O’ndan başkası değildir. Af ve özür O’ndan dilenir. O’ndan istenir ne istenecekse. O, zaten ‘isteyin de vereyim’ demiyor mu? Kuldan istemek zordur. Ama istemek konusunda da en teklifsiz olunan yine O’dur. O olmasaydı, hayat ne kadar anlamsız olurdu. O olmasaydı, biz insanoğlu bitmez tükenmez isteklerimizi kimden isteyecek, sonu gelmez dilekçelerimizi kime verecektik?

Türk şiirinin yarısı dua, yarısı da bedduadır diyebiliriz. Gülü övmek dururken, dikeni kötülemek nemize? Gülden renkler ve kokular devşirmek dururken, dikenin can acıtıcı özelliklerinden bahsetmek sanki daha mı güzel? Gülü severiz ve dikenine onun hatırına katlanırız, yoksa sürekli dikenden söz etmek dilimizi ve elimizi kanatmaz mı?

Şiir bir iç arınmasıdır, diyenler haklı galiba. Biz içimizde biriken tortuları, nedametleri, pişmanlıkları, günahları, kusurları onun vasıtasıyla atmıyor muyuz? Şiir yazan bir şairin doğum yapan bir anne kadar rahatladığını bütün şairler bilir. Manevi doğum gerçekleşmiş ve şairin maddi ve manevi varlığı rahatlamış, huzura ermiştir. Tabii, daha çok ikincisi. Bir şairimiz, yazdığı şiirler için ‘Çakıl Taşları’ diyor. Oldukça anlamlı değil mi?

Biliyorsunuz, Necip Fazıl, Poetika’sında; “Şiir, mutlak hakikati, sır ve güzellik yolundan arama işidir.” diye tarif ediyor. Fransızların 19. yüzyılda çıkardığı dünya çapındaki şairleri Baudelaire (Bodler) ise şöyle diyor: “Şiir, mutlak güzelliği aramadır.” Necip Fazıl’ın mutlak hakikat dediği de Bodler’in, mutlak güzellik dediği de aynı şey, yani Allah/ Tanrı demek olduğuna göre, her iki söz de aynı kapıya çıkmıyor mu?

Müminin miracı olan namaz da bir büyük dua değil mi? Oruç, duadan başka bir şey mi? Zikir, sesli de olsa, sessiz de olsa, mükemmel bir dua formudur. Sevgi bir dua, nefret bir bedduadır. Dua sözünün öz Türkçesi alkış, beddua sözününki ise kargıştır. Birincisinin olumlu, ikincisinin olumsuz bir anlam taşıdığı daha seslerinden, seslerinden doğan psikolojik verilerden bile belli olmuyor mu?

Allah’ın adını anmak, duadır. Sevgilisinin adını söylemek duadır. Gülümsemek duadır. İnsanlara iyilik etmek, duadır. Varlıklara şefkat göstermek, duadır. Kur’an okumak, dinlemek, duadır. Kendine, çevrene, dünyaya ve evrene hoşça bakmak; duadır. Gönül almak, gönül yapmak, gönül kırmamak, duadır. Çalışmak duadır. İnsanlarla iyi geçinmek, onlara selam vermek, duadır. O halde duadan hiçbir zaman uzak kalamayız. Kendimizi bunca iyilik ve güzellikten mahrum etmeye hakkımız var mı? Dua almak, en az dua etmek kadar güzeldir. Mensur dualar da güzel, ama manzum dualar da güzel…

Başkaları hakkında iyi şeyler düşünmek bile bir dua biçimidir. “Benim için ne düşünüyorsan, Allah sana bin katını versin.” Başkalarının kuyusunu kazmaya çalışmak, insanların ekmeği ile, rızkı ile oynamak, hiç dua kabul edilebilir mi? Belki şeytanın sözlüğündekilerden bir çeşit olabilir. Rabbim hepimizi isyandan, nifaktan, şikaktan, küfür ve münafıklıktan ve insan suretindeki şeytanların şerrinden, şerbetinden muhafaza buyursun. Âmin!

Şeyh Galip, şöyle dua ediyor: “Tövbe Yârab, hatâ râhına gittiklerime / Bilüp ettiklerime, bilmeyüp ettiklerime” Yunus Emre Divanı, baştan sona bir dua mecmuasıdır. Münacatlar, naatlar edebiyatımızın en güzel dua-şiirleridir. Ârif Nihat Asya şöyle dua ediyor: “Müslümanlıkla yoğrulan yurdu / Müslümansız bırakma Allah’ım!” Ramazanlarda ruhumuz daha fazla inceliyor olmalı ki, dua ihtiyacımız da oldukça artıyor. Son olarak duam şudur: Güzel Allahım, bizi güzel memleketimizde güzel güzel dua-şiirler yazan şairlerimizden mahrum etmesin, bütün dualarımızı, dua-şiirlerimizi, şiir-dualarımızı kabul buyursun ve bizi kendi beğendiği yoldan ayırmasın. Âmin!...