Makale

Peygamber Mescidinde Hanımlar ve Ziyaret


Peygamber Mescidinde
Hanımlar ve Ziyaret
Selva Özelbaş / Üsküdar Vaizesi

Mescid-i Nebevi’de Ravza ziyareti ülke ülke yapılıyor. Her ülkenin isminin yazılı olduğu ve görevlilerin tuttuğu bir levha var. Bu levhanın etrafında toplanılıyor, ziyaret zamanı gelince görevliler umrecileri uyarıyorlar ve o ülkenin levhası takip edilerek içeri giriliyor. Böylece insanlar ziyaret edinceye kadar geçen zamanı ayakta yorulmadan ve oturarak geçirmiş oluyorlar.

Önce böyle değildi. Namazdan sonra kapıların önünde her millet karışık bir şekilde durulur, bu bekleyiş Ravza’da namaz kılıncaya kadar sürerdi. Ayrıca bu ayakta beklemeler oldukça zorlu olurdu. İnsanlar dalgalar halinde birbirini iterlerdi. Bu ziyaret şekli hasta, hamile, yaşlı ve çocuklar için hiç güvenli değildi. Bu şartlar altında ziyarete girmeye herkes cesaret edemezdi doğrusu.

Şimdi getirilen düzen eksik olsa da daha iyi. Ülke ülke girmek kendi insanı ile tanışmaya vesile oluyor. Birbirlerinin halinden ve dilinden anlayan insanlar bir arada oluyor. Böylece herhangi bir olumsuzlukla karşılaşıldığında yardım daha çabuk ulaşıyor. Bir araya gelen aynı dilden insanlara hitap etmek ve onlara bir şeyler anlatmak kolaylaşıyor. Ülkemizin resmi görevlisi de halkımızla beraber oluyor. Bizim halkımız bundan memnun idiler. “Böyle olduğu iyi olmuş biz birbirimizi daha iyi anlayabiliriz” diyorlar. Hakikat böyle. Çok az da olsa “niye ayrım var hepimiz Müslüman kardeş değil miyiz?” diyenler de yok değil. Fakat bunu söyleyenlere de sormak lazım kardeş kardeşe saygısız davranır mı? Öyle anlar oluyor ki, kimse kimseyi görmüyor. Böyle söyleyenlerin bazılarını herkesten önce mescide girerken görüyoruz. Kardeşlik diğerkâmlığı gerektirmez mi?

Ben bir mescit görevlisi olarak, insanlarımın gönlünü alarak hatırlarını sorarak özellikle Mekke’den ya da Türkiye’den yeni gelenlere Ravza ziyaretini anlatıyordum. Burada neden beklediğimizi, ziyaretin önemini, nasıl olması ve ne yapmak nasıl davranmak gerektiğini anlatıyor, onların sabırla beklemelerinin kendilerine ne kazandıracağını izah ediyordum. Buraya geliş nedenimizi, elde edeceğimiz nimeti, bunun sabırla ve saygıyla kazanılabileceğini anlatıyordum. Birçok şeyi arkada bırakarak, feda ederek buraya geldik sonuca çok az kaldı tam yaklaşmışken kaybetmemeliyiz. Sabretmişken sabra devam etmeliyiz, söylenmemeliyiz diyordum. Hem Hz. Peygamber’e hem de Hz. Peygamber’in ümmetine layık biri olarak ziyaret etmeliyiz diyordum. Kapılar açılınca büyük bir gürültü ile içeri hücum edenleri göstererek bu şekilde huzura girilmeyeceğini anlatıyordum. Hayret ve ibretle seyrediyorlardı. Eski alışkanlıklarla bazıları heves ediyorlar, kitle psikolojisi ile “ne duruyoruz biz de girelim” diye ayaklanıyorlardı. Ona güzellikle şu anda kendisini bu cemaatin içinden göndermemin mümkün olmadığını, bunun bekleyen bu insanlara saygısızlık olacağını, istiyorsa yarın buraya hiç gelmeden onlara karışıp gitmesini ertesi gün de gelip durumu bana anlatmasını söylüyordum. Ama kesinlikle tavsiye etmem diyordum. Hakikaten ertesi gün gelip yaptığı zorlu ziyareti anlatıyor pişmanlığını dile getiriyordu. Benim bir görevli olarak amacım insanlarımızı engellemek değil, izdihama girmeden olması gereken usulde ziyaret etmelerini sağlamaktı. Aynı zamanda mescitteki huzura yardımcı olmak kendi milletimin insanlarını teskin ederek yönlendirmekti. “Ben işimi beceririm bana bir şey olmadan ve hiç beklemeden ziyaret yapar çıkarım” şeklindeki mantık doğru değil. İzdihama girmemek kadar izdiham oluşturmamak da önemli. Hem konulan kurallara herkesle beraber uymak gerekir, birilerinin kendine ayrıcalık oluşturmaları yanlış ve haksızlık olur. Elbette bu kurallara uymayan milletler, insanlar olabilir ama biz onları örnek almıyoruz. Zamanla onlar bizi örnek alacaklar.

Bizim insanımız hakikaten söz dinliyordu. Zaman zaman çok takdir ediyor, duygulanıyor, onlara dua ediyordum. “Beni üzmediğiniz, ziyadesiyle sabrettiğiniz, iyi örnek olduğunuz için size teşekkür ediyorum ve sizi seviyorum asaletinizi ortaya koyuyorsunuz sevgili Türkiye’m Allah sizden razı olsun. Hz. Peygamberi de inşallah memnun etmişizdir” diyordum. Hakikaten Türkiye, Peygamber Mescidinde örnek gösteriliyordu diğer ülkelere. Suudlu görevliler her fırsatta Türklerin eğitimli olduklarını, söz dinlediklerini, onları sevdiklerini söyleyerek dua ediyorlardı. Bizim insanımız da oradaki görevlilere sıcak davranıyor “onları sevdiğimizi söyle hocam ne olur” diyorlardı.

Bazıları “biz böyleyiz zaten, ne denilirse yaparız” diyerek kurallara uymayı, söz dinlemeyi bir zül olarak görüyorlardı. Herkes farklı değerlendirmelerde bulunmakta özgür olsa da bu şekilde düşünmek yanlış. Bu mekânda nasıl davranmak doğru olur? diye sorarsak cevabını da kolayca alabiliriz aslında ve yanlışlar bize örnek olmaz. Çoğu zaman mescidin ahlak okulu olduğuna şahit oluyordum. Ülke ülke toplanılmak gerekiyor fakat arada farklı ülkelerden bir-iki ziyaretçi aramızda oturmuş olsa bizim bazı vatandaşımız “hocam burada bir yabancı var” diye şikâyet ediyorlardı çocuk gibi. “Yapma etme hacım, bırak otursun o kadar da değil o da bizim kardeşimiz hem o ziyarete sizinle girmeyi tercih ediyor siz daha insani davrandığınız için” diyordum, nezaketle davranmalarını tavsiye ediyordum. Bazen de başka ülke insanları ile ilgili şikâyetler olunca diğer insanlardan ziyade kendimize yönelmemizi kendi eksiklerimizi görmeye çalışmamızı, kendimiz için istiğfar, onlar için de dua etmemiz gerektiğini söylüyordum. Onların da peygamberi ve onlar da Hz. Peygamber’in misafiri ve ümmeti. Etrafınıza ibret nazarlarıyla bakın. Onlar da Allah’ın kulu. Hiçbirimiz diğerine benzemez. Allah, “sizi farklı kavimlerde yarattım ki birbirinizi tanıyasınız diye”, buyurmuyor mu? Hepimiz aynı olamayız. Her milletin ayrı bir karakteri var. Bunları öğrenin, anlamaya çalışın ve hoş görün. Ayrıca bütün Müslümanlara dua edin, hepimizin eğitime ihtiyacımız var. Özellikle tam buradayken Hz. Peygamberin ahlakını takınmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünün diyordum.

Bazı fevri davrananlar da olmuyor değildi ama herkes nasibi kadar. Bir defasında “ben sizin gruptan değilim niçin burada bekliyorum ki” diyerek ayaklanan biri olmuştu. Teskin edinceye kadar ona dil dökmek zorunda kalmıştım; helal olsun, önemli değil. Hatta biri “hocam sabrınıza hayranım” dediğinde “benim için sonuç önemlidir” demiştim. Fevri davranma ve sonra da onu tamir etme şansı vermiyordum kendime. Yine ilginç bir grup gelmişti. Uzakta duruyor, kendilerini ayrı tutmaya çalışıyorlardı. Kendilerini davet ettiğim halde gelmek istemediler; hatta ileri geçerek ziyarete girmek istiyorlardı. İçerisi kalabalık zaten girmek mümkün değil. Vaktin bittiğini, ziyaret edememekten korktuklarını bahane ediyorlardı. Kendileri ile epey konuştum; ziyaret usulünün böyle olduğunu, korkularının yersiz olduğunu, buraya kadar gelen kimsenin ziyaretten çevrilmediğini vs. Sonunda herkes gibi onlar da ziyaretlerini yaptılar. Çıkışta da teşekkürler ve dualar peş peşe idi. Mutlu idiler. Onların mutluluklarını görmek için bazen çıkışta beklerdim. Onların ziyaretlerinden, kıldıkları namazlardan, duaları ve öğrendiklerinden mutlu oluyordum.

Şunu da iftiharla söylemeliyim ki, bizim hanımlarımızda kitaplardan dua ve Kur’an okuma konusunda hayli ilerleme gördüm, dikkatimi çeken önemli bir husus. Çünkü çoğu zaman bir şey söylemek istediğimde okuyan ve ibadet edenleri görünce huzurları bozulmasın diye söyleyeceğim şeyden vazgeçerdim.

Mescitte hiç kuşkusuz diğer ülke kadınları da var. Dolayısıyla ziyaret vakitleri çok kalabalık oluyordu.

Pakistanlılar en rengârenk olanlardı mescitte. Mescitte onlara hitab eden Pakistan asıllı bir hanım var. Cemaati öyle bir çekip çeviriyor ki, hususi durup onu seyrederdim; beni görünce uzaktan elini kaldırıp selam verirdi mutlaka. Bazen yanımıza gelir Türklere teşekkür eder, sevdiğini söylerdi. Bizimkiler de çok mutlu olurlardı. Kim mutlu olmaz ki, böyle bir yerde biri size sevdiğini söylese bu söz nerden geldi diye derin derin düşünürsünüz.

İran kadınlarına gelince, onların mescitte en fazla namaz kılan ve Kur’an okuyan kadınlar olduğunu söyleyebilirim. Çok dik, çevik ve özgüvenli kadınlar. Konuşurlarken insana şiir dinliyormuş hissi veriyor. Ayrıca temiz ve bakımlı kadınlar; namaz kılacaklarında çantalarında getirdikleri yeni çadırı örtenlerini çok gördüm. Heyecanlı ve iştiyaklı kadınlar diyebilirim. Ben onları hiperaktif diye isimlendirdim. Durmak, oturmak, ziyaret için beklemek onlar için çok zor. Kapı ziyarete açıldığında -onların girme zamanı olmadığı halde- levha falan beklemeden, kimseyi hesaba katmadan açılan tarafa doğru koşarlar.

Malezya ve Endonezyalılardan bahsetmeden olmaz. Onlar umrede, hacda olduğu kadar yoğun değillerdi. Hacda sanki mescide kar yağmış gibi oluyor, Malezyalıların yoğunluğundan. Onlarla biz söz dinleme konusunda benzeşiyoruz. Edeple ve sakince oturup bekliyorlar. Bir ara iki ülkenin de umreci sayısı azalınca ikimizi birleştirmişlerdi. Malaylar ufak tefek ve zayıf kadınlar. Bizim gibi sandalyede oturanları da çok değil.

Daha ilginç ve hoş insanlar da var. Bir gün Ravza’ya çok yakın bir yerde yanıma genç bir hanım gelmişti. “Hocam ben buraya gelip bu izdihamı görünce Hz. Peygamberi rahatsız etmemek için Ravza’ya girmedim. Bu yaptığım doğru mu, yoksa girmemekle hata mı yaptım?” diyordu. O esnada diğer tarafımda başka bir hanım oturuyordu; o da Ravza’da günde yirmi rekat namaz kılmak için nasıl mücadele ettiğini, orada nasıl gözyaşlarıyla dua ettiğini, dualarında bütün ümmeti Muhammed’e yer verdiğini anlatıyordu. İkisi de bana göre güzel insanlardı. Doğrusu ikisine de gıpta ettim. Biri, Ebu Hanife’nin ahlakından, edebinden. Diğeri de Allah ve Rasulü’nün muhabbetinden birbirleriyle yarış eden, çok ibadet için hırs gösteren ashabın ahlakından idiler. “Biriniz edebiyle diğeri de ibadeti ve duasıyla mükâfat bulacaksınız inşallah ama sen yine de çekinme ve bugün Ravzada namaz kıl, sen de yapabildiğin güzel dualarında bizi de unutma” demiştim.

İlk defa ziyarete gelenlerin “kabirleri görmeyecek miyiz? Neden ileri geçemiyoruz? Neden kısıtlanıyoruz? Erkekler rahatça ziyaret ediyorlarmış neden kadınlar mahrum bırakılıyor?” tarzından serzenişleri vardı. Haklılar ama bu ülkenin anlayışında kadınların kabir ziyareti haram. Göstermek istemiyorlar. Hatta kabirler nerde diye sorsan ters istikameti işaret ederler. Diğer taraftan, birlikte namaz kılmakta zorlandığımız insanlarla kabri paylaşmamız nasıl mümkün olabilir. Acaba yanına yaklaşabilir miyiz? Hem kabir görmek içindeki zatı görmek değil ki, “gönüllerimizin, kalp gözlerimizin hissetmesi önemli hacım” diyordum.

Ayrıca, kadınlar arasında bilgi aktarımı çok fazla. Bu bilgilerin doğru olmaması halinde yanlışı düzeltinceye kadar zahmet çekiliyor.

İbadetlerin insanı eğiten yönü çok önemli. Bu sırada yol gösteren ve eğitenlerin olması da önemli. Çok şükür insanımız gittikçe bilinçleniyor, ama az da olsa; duvarlara, direklere dokunmak, memleketten gönderilen ufak tefek eşyayı Ravza’da bir yerlere sürmek gibi davranışlar tek tük görülüyor. Benzeri şeyler diğer Müslümanlarda da var. Bizler de mümkün olduğunca dikkatli olmaya çalışıyor ve bu tarz davranışları gördüğümüzde güzellikle uyarıyorduk.

Ziyaretler her gün bir plan ve strateji takip edilerek yapılmaktadır. Mescitte yıllarca çalışmış, ziyaretleri planlayan, yeri geldiğinde inisiyatif kullanabilen tecrübeli asıl görevliler mevcuttur. Her ziyaret esnasında, hem plana göre hem de o anki duruma göre strateji ile hareket edilir. Mescitteki bu görevliler her şeyden önce izdiham olmaması için çaba sarf ederler. Ülkelerin sırayla ziyareti bundan sonra gözetilmesi gereken bir konudur. Bu nedenle eğer, umreye gidecek olan Müslüman hanımlar nereye, niçin gittiklerini öğrenerek yola çıksalar, sadece şekil olarak değil, öz olarak orada olabilsek, kalıp olmaktan kalp olmaya geçebilsek, art niyetlerden, benliklerden, hizipçilikten sıyrılabilsek, kendimiz için istediğimizi öteki için de isteyerek diğergam olabilsek, Hem ziyaretlerimiz hem de Peygamber Mescidindeki Cennet Bahçesini hissetmemiz daha kolay olacaktır hiç şüphesiz.