Makale

Tarihsel olayları anlamada yönteme ilişkin küçük bir not: Kerbela olayı nasıl konuşulmalı?

Tarihsel olayları anlamada yönteme ilişkin küçük bir not: Kerbela olayı nasıl konuşulmalı?

Doç. Dr. İlyas Üzüm
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Tarihten söz etmek olgusal bakımdan geçmişi; mesajları bakımından bugünü ve geleceği konuşmaktır. Bu yönüyle tarih bir mekânda ve bir zamanda gerçekleşen olay ya da olaylar dizisi olmasına rağmen özü ve mesajları itibarıyla mekânları ve zamanları içine alan evrensel dersler bütünüdür.
Esasen tarihsel olaylar, nerede ve ne zaman gerçekleşmiş olursa olsun, sonuçta insan ya da insan topluluklarının yapıp-etmeleridir. İnsan ve insan toplulukları ise erdemleriyle ve zaaflarıyla her dönemde ve her coğrafyada aynı yahut benzer özellikler taşır.
Tarihî olayları olguların arka planına geçerek insanların faziletleri yahut zaafları, başka bir ifadeyle ilkeler ve değerler üzerinden okumaya ve anlamaya çalışmak, bir taraftan tarihe güçlü bir canlılık kazandırırken bir taraftan da onu geçmişle bugünü birbirine bağlayan özel bir konumun sahibi kılar.
İlahî beyan olan Kur’an-ı Kerim birçok surede geçmiş peygamberlerden söz ederken, tarihî bilgiler aktarmayı değil, bu olay ve kıssalar üzerinden temel değerleri sunmayı, böylece insanı irşat edip hayra kılavuzlamayı hedefler; muhatapları olan insanlara önceki insanların yapıp-etmeleri üzerinden canlı dersler ve öğütler verir. Bu çerçevede, söz gelimi, Hz. Âdem ile İblis’in kıssasını okuyan bir mümin, insan olarak yaratılmış olmasının, yeryüzünde halife olarak yaratılıp vazifelendirilme olduğunu fark edip bunun sorumluluğunu duyar, Allah’ın kendisine potansiyel olarak “talim-i esma” nimetini verdiğini düşünüp bunu gerçekleştirme çabası içine girer, girmek ister. Allah’a karşı kibirlenmenin ve batıl kıyas yapmanın yanlışlığını, bunun ilahî rahmetten uzak kalmaya sebep olacağını öğrenir; Âdem’in yanında olur, kibirlenip Hakk’a asi olan şeytandan Allah’a sığınır.
Aynı şekilde, Hz. İbrahim ile Nemrut’un yahut Hz. Musa ile Firavun’un kıssalarını okuyan bir mümin Hz. İbrahim ve Hz. Musa’daki güzel hasletlerden haberdar olur, o güzelliklerle donanmaya iştiyak duyar; Nemrut’a ve Firavun’a ait özellikleri görüp bunlardan da kaçınmak ister ya da kaçınması gerektiğini fark eder.
Kur’an kıssalarını bu gözle okuyan kimseler geçmişteki somut olay ve şahsiyetleri, ilkeler ve değerler düzeyinde süzüp kendisiyle ilişkilendirir, dersler çıkarır. Böylece söz gelimi, hem kendi içlerindeki hem de çevredeki Âdemliği, İbrahimliği, Musalığı gördükleri gibi İblisliği, Nemrutluğu ve Firavunluğu da görür, birincilere özenip ikincilerinden kaçınmaya dönük kuvvetli bir arzu duyar.
Hiç şüphe yok ki her tarihî olay gibi Kerbela olayını da bir mümin bu anlayış içinde ele alıp okumaya, konuşmaya çalışır, çalışmalıdır.
Tarihte, vuku bulan haliyle, Kerbela Olayı, 681 yılında kendisine biat edilmek üzere davet alan Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye giderken Yezid’e biat etmeye zorlanması, kabul etmemesi üzerine de beraberinde bulunan 70 dolayındaki yakınıyla birlikte şehit edilmesidir. Hz. Hüseyin’in Hz. Peygamber’in torunu olması, öncesinde kendisinin ve yakınlarının susuz bırakılarak büyük bir acıya maruz bırakılması, masumiyeti, vahşetin siyasi ihtiraslar uğruna gerçekleştirilmesi sonuçları itibarıyla olayın dramatik boyutunu daha da artırmış ve siyasi zümreleşmelerde etkin amillerden birisi kılmıştır.
Esasında İslam tarihinde Hz. Hüseyin’in şehadeti gibi nice acı dolu şehadetler vuku bulmuştur. Mesela, hicretin dördüncü yılında Ric’î vakasında bizzat Peygamber tarafından görevlendirilen sahabiler hıyanete uğrayıp görülmedik işkenceler içerisinde katledilmiştir. Yine söz gelimi, Hz. Peygamber’in yakın arkadaşı ve kayınpederi Hz. Ömer İran kökenli bir köle tarafından şehit edilmiştir. Hz. Peygamber’in değişik zamanlarda iki kızı ile evlenmiş olan Hz. Osman evini muhasara eden asiler tarafından Kur’an okurken şehit edilmiştir. Allah’ın aslanı Hz. Ali sabah namazı için mescide giderken bir Haricî’nin zehirli hançeriyle yaralanmış, ardından şehit olmuştur. Yine Hz. Hüseyin’in ağabeyi Hz. Hasan hanımı Ca’de tarafından zehirlenerek şehit olmuştur. Kerbela vakasından sonra Medine’de Yezid’e karşı ayaklanan Abdullah b. Hanzala ve askerleri tarihe Harre vakası diye geçen olayın ardından büyük vahşete maruz kalarak şehit edilmişlerdir.
Durum böyle olmakla birlikte Kerbela olayı birçok özel sebebe bağlı olarak daha farklı bir konumda değerlendirilmiş ve daha sık gündeme gelmiştir, getirilmiştir.
Hiç kuşkusuz, Kur’an ve sünnete dayalı İslam dini açısından temel soru bu olayın nasıl okunup konuşulması gerektiğidir. Bu sorunun cevabı için sübjektif açıklamalara girmeye gerek yoktur. Zira burada temel ölçü, yukarıda işaret edildiği üzere, Kur’an-ı Kerim’in tarihsel olaylarla ilgili ortaya koyduğu yaklaşımı dikkate alıp bu olaya tatbik etmektir. Daha açık ifadeyle olayı ilkeler ve değerler üzerinden okuyup anlamaya çalışmaktır.
Tarih kaynaklarının yansıttığı bilgilere göre, Hz. Hüseyin asla bir isyancı değildir. Babası şehit edildiğinde isyana girişmeyip ağabeyinin yanında Kûfe’de ona bağlı olarak hareket etmiştir. Ehlibeyt aleyhinde kampanyalar yapıldığında isyana kalkışmamıştır. Ağabeyi Hasan zehirletilerek şehit edildiğinde yine sesini çıkarmayıp hayatını Medine’de ilim ve ibadete tahsis etmiştir. Nihayet Muaviye’nin ölümünden sonra fasıklığı ile bilinen Yezid hilafete geçip kendisini biat etmeye zorlayınca, haklı olarak bunu kabul etmemiştir. İlkin Mekke’ye gelip Mescid-i Haram’a sığınmış, aynı zamanda durum değerlendirmesi yapmaya başlamıştır. Bu çerçevede ilim ve takvasına güvendiği pek çok kimse ile istişare etmiştir. Bu sırada Kûfelilerden Kûfe’ye gelip başlarına geçmesi için ısrarlı davetler almıştır. İstişare ettiği insanların bir bölümü Kûfe’ye gitmemesi gerektiğini söylerken, bir bölümü de aksi istikamette görüşler beyan etmiştir.
Öte yandan olayları yerinde izlemek ve sağlıklı bilgiler almak üzere amcasının oğlu Müslim’i Kûfe’ye göndermiştir. Onun kendisi adına binlerce kişiden biat aldığını ve olayların lehte geliştiğini öğrenmesi üzerine de yola çıkmıştır. Yolda yeni atanan vali Ubeydullah b. Ziyad’ın tehditleri karşısında Kûfelilerin sözlerinden döndüklerinden, ayrıca Müslim’in de şehit edildiğinden haberdar olduğunda, yine yola devam etme ya da geri dönme konusunda istişarelerde bulunmuş, çoğunluğunun devam etme fikri üzerine de seferini sürdürmüştür. Kerbela’da sıkıştırılıp su almaları engellendiğinde, etrafındaki insanlara, karşı tarafın kastının kendisi olduğunu, dolayısıyla dileyenlerin ayrılıp gidebileceklerini beyan etmiştir. Aşura günü öncesi karşı tarafın askerlerine komutanlık eden Ömer b. Sa’d ile kan akmaması için yoğun görüşmeler gerçekleştirmiştir. Burada geri dönmesine izin verilmesi yahut Şam’a giderek Yezid’le bizzat görüşmesinin sağlanması veya serhatlara gidip fetih faaliyetleriyle meşgul olmasına müsaade edilmesi gibi taleplerde bulunmuştur. İyi niyetli bütün girişimlerinin reddedilmesi üzerine de Allah’a dua ve tevekkülde bulunup hazırlıklarını yapmış ve kanının son damlasına kadar mücadele ederek şehit olmuştur.
Yezid ise hilafeti baba mirası olarak görüp büyük bir haksızlığı irtikap etmiştir. Dahası iktidarını sağlamlaştırmak için her türlü İslami ve insani değeri yok sayarak önce Kûfe’ye adaletten uzak bir valiyi getirmiş, onun Müslim’i ve ona yardım edenleri şehit etmesine vesile olmuştur.
Kerbela olayını kalın çizgilerle, yalın olarak, bu şekilde hatırladıktan sonra olayı ilkeler ve değerler düzeyinde şöyle okuma denemesinde bulunabiliriz:
Hz. Hüseyin kişiliği itibarıyla, Allah’ın dedesine gönderdiği ilahî hükümlere sonuna kadar bağlı mümin, takva sahibi, salih bir kimsedir. Onun biyografisine dair yazılanlar bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Hüseyin’in salahatı Rasul-i Ekrem’e kan bağı ile bağlı olma yakınlığından ibaret değil, elli altı yıllık hayatının şahitliği ile sabittir. Onun bu olayla ilgili olarak sergilediği tutum da bunu aynı berraklıkta aksettirmektedir. Hz. Hüseyin her şeyden evvel hak ve adalet insanıdır; zulme ve haksızlığa sonuna kadar karşıdır. Yezid’e biat etmeyişinin nedeni budur. Eğer mesele Hz. Hüseyin’in iktidar arzusu olsaydı elinde çok güçlü gerekçeler varken daha önce de harekete geçebilirdi.
Öte yandan Hz. Hüseyin’in bu olayda sergilediği hasletleri değerler düzeyinde şöyle sıralanabilir; Hakk’ı her şeyin üstünde tutması, gerektiğinde Hak için her şeyini feda edilebilme dirayeti, sabır, istişare, olgunluk, makul çözümler arama, şefkat ve merhamet, yiğitlik, dua, tevekkül ve Allah’a teslimiyet vb. özellikler.
Aynı şekilde Yezid’in bu olayda sergilediği tutum dikkate alınarak özellikleri şöyle sıralanabilir: Hakkı olmayan bir şeyi zor kullanarak almaya çalışma, çıkar merkezli hareket etme, çıkarlarına ulaşmak için her değeri çiğneme, zorbalık yapma, masumlara zulmetme, alay etme, yaptığı zulümden pişmanlık duymama vb. özellikler.
Hiç şüphesiz Hz. Hüseyin’in özellikleri kişiyi Allah’a yaklaştıran, bir anlamda ilahî ve nebevi özellikler; Yezid’in özellikleri de kişiyi Allah’tan uzaklaştıran nefsani ve şeytani özelliklerdir. Başka bir ifadeyle Hz. Hüseyin’in özellikleri Hakk’a bağlılık, Yezid’in özellikleri nefse uymaktır.
Tarihî Kerbela olayı, işaret edilen bu anlayış içerisinde okunmaya ve konuşulmaya çalışıldığında, hem birey olarak kendi dünyamızda hem dış âlemde Yezitliklerden, yeni Kerbelalardan uzak kalmaya vesile olduğu gibi Hüseyni sıfatların daha da güçlenmesine katkı yapar.