Makale

İyilikler denize atılmayacak

Din görevlisinin hatıra defterinden

İyilikler denize atılmayacak

Hasan Koç
Bereketler Camii İmam Hatibi / Denizli

O güzel haberi alır almaz heyecanlandım. Bundan sonra iyilikler denize atılmayacak, kâğıda yazılacak, paylaşılacak ve arkadan gelenlere ışık olacak, dedim. Hemen kalemime sarıldım. O da ne? Bir iki satır yazmadan terlediğimi hissettim. Meğer bir din gönüllüsünün yaptıklarını anlatması ne zormuş. Zor da olsa yazacaktım, mademki Başkanlığımız, cami hizmetleri tecrübe paylaşımında seferber olmuş, ”Cami Görevlileri Çalıştayı” başlatmış, bu kutsal bir görevdir dedim ve Rabbime sığınarak başladım yazmaya:
“İlk göreve başladığımda bekârdım ve az sayıdaki yaşlı cemaate namaz kıldırıyordum. Ama daha fazlasını yapmam gerekiyordu. “Kolay iletişim” diyerek hemen mahallenin çocuklarıyla iletişime geçtim.
Bu iş nasıl başladı dersiniz? Yemekle... Evet, yalnız kalıyordum. Mahallenin erkek çocukları evime geliyorlardı. Ben yemek yapıyordum ve birlikte güle oynaya yiyorduk. Bunu duyan diğer çocuklar durur mu? Sayımız her geçen gün artıyordu. Çocuktular ve evlerinde yapamadıkları yaramazlıkları evimde yapıyorlardı. Bu birliktelik öyle pekişmişti ki bazen çocuğunu aramak için evime gelen veliler bile olmuştu. Okulda, sokakta arkadaşlarından etkilenip diğer mahallelerden gelen çocuklar bile vardı evimde.
Evlendikten sonra da çocuklarla yemek işi arada bir devam etti. Bu sayede özellikle yaz kurslarında erkekleri ancak okutabiliyordum. Eşim de kızları okutuyordu.
Bu aşk ve heyecanla yirmi yıl bir anda dolmuş, okuttuğum, nikâhını kıydığım, çocuklarının kulağına ezan okuduğum o güzel insanlara veda ederek Denizli-Çal ilçesinden ayrılmıştım.
2004 yılında Denizli-Bereketlerde göreve başladım. Yine “Kolay iletişim ve çocuklar” yöntemiyle ve yine kız-erkek mahallenin yirmi kadar çocuğuna iftar yemeği vererek işe başladım.
Caminin giriş kapısının iki tarafına pano yaptırdım. Sağdaki kızlara, soldaki erkeklere aitti ve kâğıtlara yazdıkları ayet ve hadis meallerini yarış havasında buraya asıyorlardı.
Çocukların o saflığı, o tertemiz davranışları beni durmadan arayışa itiyordu. İlimizdeki bir radyoda ilahi söylemeleri için teşebbüste bulundum. Bu işe çocuklar kadar veliler de sevinmiş, evindeki radyodan çocuğunun sesini duymak ailelerin çok hoşuna gitmişti. Bu iş cazibesini yitirecekti ki, bu kez her cumartesi bir saat çocuk programı yapmaya başladık. Bu iş benim için de heyecan verici olmakla birlikte çok da zor olmuştu. Hele ilk haftalar, saatlerce çalıştığım oluyordu. Ayrıca camide işin bir iki saat denemesini yapıyorduk. İlk haftalardaki canlı yayın heyecanını hiç unutamam. Bir hafta kızlar, bir hafta erkekler olmak üzere radyoda çocuk programı devam etti.
Bu çalışmalar esnasında gelinen nokta şuydu? Çocuklar her Allah’ın günü bir kez olsun evime ya da camiye uğrar, selam verir ve yarın için maç mı var, radyoya bu hafta kimler gidecek, ilahi çalışması ne zaman, gibi sorularla mutlaka kapımı çalarlardı. İletişimin devamlılığı açısından bu çok mühimdi.
Dedim ya çocuklarla iletişim çok kolay. “Bereketli Barış Spor”, “Bizim Bahçe” radyo programı derken bir de ilahi korosu ve piyes ortaya çıkmıştı.
Sabah namazı sonrası çocuk şiirleri yazıyor ve bunları bestelemek için saatlerce çalışıyordum. Bu yeni ilahileri radyodaki program arasında çocuklar okuyordu. Bir, iki, derken on beş yirmi çocuk ilahisi olmuştu. Bu iş için konservatuarın bile kapısını çaldık. Orada biraz çalışma yaptık. Daha sonraları dokuz parçadan oluşan bir ilahi CD’si oluştu. Bu “Âmin” isimli eser Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çoğaltıldı ve yine aynı etiket adı altında yayınevlerinde satışa sunuldu.
Piyes çalışmaları da bizi birbirimize bağlamıştı. Kız ve erkek oyunculardan oluşan bu piyesi okullarda, yaz kurslarında ve ilimiz belediyesi önünde sahneleme imkanı bulduk.
Çocuklarla iletişim devam ederken her gün işine giden ve mahallenin hocasını neredeyse hiç görmeyen gençlerle de tanışmak istiyordum. Bunun adına “Zor iletişim” diyebilirsiniz. “Çay partisi” adı altında onlarla da bir araya geldik. Bana cemaatimi soranlara “Ehlisünnet vel cemaat” diyordum. Böylece her hafta onlarla da bir araya geliyorduk.
Bir kesim daha vardı. Onlar sanki unutulmuş gibiydi. Yaşlıların da gönlü alınmalıydı. Belli evlerde yaptığımız çay partisi bundan sonra bir plan dâhilinde evlerde olacaktı. Mahallenin en yaşlılarından başladık ev ziyaretine. Her hafta bir eve gidiyor, ikram olarak sadece çay içiyor, biraz hal hatır, sonra da ev sahibinin geçmişleri için Kur’an hatmi ve dua ile ayrılıyorduk. Bu sistem Yüce Allah’ın bir lütfu olarak çok güzel oturmuştu. Önceleri, haftaya kimin evi müsait, kime gitsek, diye düşünürken, şimdi mahalledeki her ev bizim olmuş, neredeyse çayını içmediğimiz aile kalmamıştı sanki.
Aradan bir iki ay geçmişti ki Cami Görevlileri Çalıştayı için Ankara’ya çağrıldım. Kırk din gönüllüsünün bir araya geldiği ve açılışını Diyanet İşleri Başkanımızın yaptığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün bünyesinde o sıcak, samimi ve gayretli ortamın havasını iki gün teneffüs etim. Yirmi yedi yıllık o güzel yorgunluklarım bir anda geçmişti. Çocuk-Cami İlişkisi adını verdiğim projemi sundum. Kıymetli meslektaşlarımın projelerini dinledikçe yaptıklarımın ceviz kabuğunu dolduramayacağını fark ettim. En önemlisi de Başkanlığımızın din hizmetleri konusunda ne kadar samimi olduğuna, cami hizmetlerinde verimliliği artırma adına ülkede bir seferberlik havası oluşturulmak istendiğine tüm kalbimle inandım.