Makale

‘‘Türkiye’de Dinî Hayat Araştırması’’ üzerine: Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ile Söyleşi

‘‘Türkiye’de Dinî Hayat Araştırması’’ üzerine:
Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ile Söyleşi

Dr. Faruk Görgülü

Hocam! Türkiye’de ilk defa dinî hayatla ilgili kapsamlı bir araştırma yapıldı. Araştırma yayınlandığından bu yana çeşitli platformlarda konuşulup, tartışılıyor. Siz kamuoyundaki yansımalara bakarak bu araştırma üzerine yazılıp konuşulanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca neden böyle bir araştırmaya ihtiyaç duyuldu?
Öncelikle ifade etmek isterim ki, Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir çalışmayı yapmakta çok gecikmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı köklü bir geçmişi olan ve Cumhuriyetin kurulduğu günden buyana halkın dinî, manevi hizmetlerini yürüten bir kuruluştur. Diyanet İşleri Başkanlığı geçmişte, o günün şartlarına göre saha deneyimlerinden hareketle hizmet politikaları üretti. Ama geldiğimiz noktada Diyanet İşleri Başkanlığı müspet bilimleri, sosyal bilimleri ve bu bilimlerden elde edilen verileri hizmet alanlarında daha çok kullanmak, bu verilerden daha fazla yararlanmak durumundadır. Bu gecikmişliği telafi etmek için de TÜİK’le işbirliği yapılarak bir saha araştırması gerçekleştirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’de dinî hayat araştırmasını gerçekleştirmekle hizmetlerinde verimliliği sağlamayı, kuruluş amacına uygun hizmet üretebilmeyi, hizmet alanları hakkında doğru ve nesnel bilgiler elde etmeyi hedeflemektedir. Böylece bilimsel verilerle tespitler yaparak, bu veriler üzerinden gündelik hayatın, toplumsal dokunun ve sosyal gerçekliğin dinî panoramasını ortaya koymak istedik. Sonuç olarak Türkiye’nin bu alanda en güvenilir ve bağımsız kurumu olan TÜİK’le birlikte bu çalışmayı gerçekleştirdik. Diyanet’in tarihinde buna benzer bir çalışma bulunmadığı için önce “Diyanet neden böyle bir çalışma yapıyor?” diye yadırgandı. Bana göre yadırgamanın altında yatan temel sebep bir örneklik olmaması, daha önce bir benzerinin bulunmamasıdır. Ama yadırgayanlar bile biraz sorguladıklarında, Diyanet’in çağdaş bir kurum olarak modern dünyanın imkânlarını, bilimsel yöntemlerle elde ettiği verileri, bilimsel yöntemleri kullanan bir müessese olarak son derece yerinde, isabetli bir iş yaptığını onaylamak durumunda kalıyorlar.
Bu araştırma TÜİK’in ayırdığı on iki bölgede gerçekleştirildi. Bu bölgelerde din algıları, dinî bilgileri, dinî hassasiyet ve yargıları, değerleri, duyarlılıkları biçimlendiren dinî tasavvurlar nasıl oluşuyor? Din algılarındaki farklılıklar, gündelik farklılıklara, hayata nasıl yansıyor? Dinî yaşamın farklı kalıp ve sitilleri nasıl oluşuyor? Hangi bölgelerde dindarlık telakkileri nasıl şekilleniyor? gibi sorular geniş bir ölçekle tespit edilmiş oldu. TÜİK bu çalışmayı yirmi iki bine yakın birey üzerinde yaptı. On sekiz yaşını tamamlamış, eğitimli veya eğitim almamış, kırda veya kentte yaşayan olmak üzere farklı gruplardan oluşan örnekler üzerinden bütün toplumu kuşatan bir çalışma gerçekleştirildi. Böyle bir araştırmanın yapıldığı duyulduktan sonra birtakım tepkiler ortaya çıkmaya başladı. Bu tepkiler hem müspet hem menfi yönde oldu. Müspet olması da menfi olması da kayda değer. Şunu ifade etmek isterim ki, Türkiye’nin ve Türkiye’ye benzeyen toplumların bu tür dinî veya dinî olmayan bazı mevzularda hemen her insani konuyu politik düzleme çekme gibi alışkanlıkları vardır. Bu konunun politik gündem hâline getirildiği günlerde Diyanet İşleri Başkanının İzmir’de yaptığı bir konuşma farklı algılandı. Konuşma üzerinden bir spekülasyon üretildi. Araştırma sorularına yönelik ön çalışmalar yapılırken, araştırma içerisindeki bazı sorular üzerinden çeşitli vehimler, kaygılar, korkular, dile getirildi. Konu meclis gündemine de getirildi. Politik spekülasyonlar çalışmanın sürecini biraz etkiledi. Hatta içeriğinde de kısmi revizyona gidilmesine sebebiyet verdi. Bütün bunlardan şu ortaya çıkıyor ki biz hâlâ Türkiye’de dinî olan, toplumsal ve sosyal konuları bağımsız, sadece bilimsel kaygılarla ele alıp inceleme özgürlüğüne gelebilmiş değiliz. Toplum olarak tarihten tevarüs ettiğimiz birtakım baskı ve korkuları, endişeleri, politik yarar elde etme malzemesi açısından kullanma alışkanlıklarını henüz terk edebilmiş değiliz.
Bu çalışma yayınlanıp duyurulduktan sonra da birtakım reaksiyonlar oldu. Çok güzel değerlendirmeler de oldu. Bu çalışmanın Türkiye’nin dinî hayat bakımından nabzını tuttuğu, referans değeri olduğu ifade edildi. Türkiye’de dinî hayatla ilgili gerçekten çok geniş kapsamlı, bilimsel güvenilirliği yüksek, araştırma yöntem ve metotlarına uygun olarak yapılmış bir çalışma biçiminde değerlendirildi. Diyanet’e bu konuda güzel değerlendirmeler yansıdı.
Aynı zamanda birtakım eleştirilere de konu oldu. Bazı kavram ve mefhumların neden yer almadığı soruldu. Özellikle Alevilik mefhumu üzerinde çok duruldu. Ancak az önce de ifade ettiğim gibi Türkiye’de biz her dinî-sosyal kavramı, her mefhumu yalın ve bağımsız bir gerçeklik olarak maalesef ele alamıyoruz. Tarihsel, toplumsal ve sosyopolitik nedenlerle kimi kavramlar kendilerinden başka manalar için kullanılıyor. Nitekim “Alevilik yok sayıldı”, diyenler bile oldu. Çalışmanın ilk taslaklarında yer alan dinî nitelikli sosyal bir olgu olarak Aleviliği sormaya yöneldiğimizde; buradan, “Acaba Aleviler fişleniyor mu?” diye bir kaygı söylemi üretilmişti. Dolayısıyla soru hâline getirdiğinizde, fişleniyor mu? Anketten çıkarttığınızda da yok sayılıyor mu? Gibi bir tenkitle karşı karşıya kalınıyor. Bunun ikisi de doğru değil. Açıkça ifade etmek isterim ki, burada dinî aidiyet bakımından kişilerin kendisi özgür bırakılmıştır. Farklı dinî yorum çevrelerine baktığımızda mezhebi ve benzeri aidiyetler konusunda kendilerini istedikleri gibi ifade etme imkanı tanınmıştır. Böylece hem vicdani hem de yöntemsel bakımdan içe sinecek bir tutum sergilenmiştir. O bakımdan bu araştırma Diyanet İşleri Başkanlığının yürüttüğü hizmetlere ilişkin sahadaki verili durumu görmesi açısından olabildiğince nesnel bir araştırmadır. Diyanet’in hizmetlerine yönelik tepkiler de olumlu olmuştur. Ham veriler toplumla paylaşılmıştır.
Öteden beri ülkemizin yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu söylenir. Bu araştırmayla bir anlamda bu ifadede teyit edilmiş oldu. Bir üst kimlik olarak Müslümanlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunu şöyle ifade ediyorum: “Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslümandır” ifadesi klişe bir ifadeydi artık bir bilimsel veri olmuştur. Yani Türkiye’nin %99.2’si Müslümanlık aidiyetini beyan ediyor, bana göre burası önemli bir nokta, yani bu ülkede, bu coğrafyada yaşayan her insan kendisini bir üst kimlik ve dinî aidiyet bakımından Müslüman olarak nitelendiriyor. Bu Müslümanlığın tonu, düzeyi, derinliği, kapsamı bütün bunların hepsi yoruma açıktır. Türkiye’nin %99.2’si Müslüman olduğunu beyan ederken, %98 küsuru da Allah’a inandığını ifade ediyor. Yani Allah’a inanma noktasındaki oranla Müslümanlık oranı arasında %1 fark var. Bu ifadeden şöyle bir noktaya varıyoruz ki; Türkiye’de Müslüman olduğu hâlde Allah inancında şüpheleri bulunan insanlar var. Ben onlara “Müslüman septikler” diyorum. Müslüman olduğu hâlde septik olanlar var. Yani “Şüpheci Müslümanlar”. Bu meseleyi ilahiyatçılarımızın tartışması lazım. Müslüman septik neden var? Müslüman septik dediğimizde ne demek istemiş oluyoruz? Bir defa varoluşsal, toplumsal ve tarihsel olarak kendisini Müslümanlığa ait hissediyor, ama Müslümanlığın olmazsa olmazı Allah inancına geldiğinde henüz cevabını veremediği soruları var. O zaman Müslümanlık aidiyetinde şüphe yok, ama Tanrı telakkisinde şüphe var, hem Müslüman hem septik. Yani daha hesabı verilebilir bir inanç peşinde. Hesabını veremediği ve kendisini ikna edemediği için çok küçük bir azınlık ta olsa Müslüman septiklerden söz edebiliriz. Örneğin eğitim düzeyi yükseldikçe, çok küçük oranlarda da olsa, dinî bilgi ve dinî inanç konusunda birtakım şüphelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Ben bunu olumsuz bir durum olarak görmüyorum. Hesabı verilebilir bir inanç arayanlar çoğaldıkça hesap vermede zorluk çekenler şüphelerini beyan ediyorlar. Bunlar Müslümanlığın dışına çıkmış değiller, bunlar da Müslümanlığın içerisindedir. Bir de doktriner olarak Müslümanlık ile kültürel olarak Müslümanlığı birbirinden ayırmak lazım. Bir kısmı, “Ben itikadi olarak Müslümanım” diyor. Büyük bir kısmı kültürel olarak Müslümanlığa mensubiyetini ifade ediyor. Neden bu böyle oluyor? Bunun nedenleri üzerinde hem ilahiyatçılar, hem sosyal bilimciler hem de din hizmeti yürütenlerin durması gerekiyor. Az da olsa eğitim düzeyi yükseldikçe dinî bilgi konusunda bir tereddüt durumu ortaya çıkıyor. İnanç konularında oranlar çok yüksek. Niçin? Çünkü bu inanç konuları daha çok aileden tevarüs ediliyor. Türkiye toplumu hâlâ geleneksel inanç değerlerini tevarüs ederek aktaran bir toplum olarak görünüyor. “Din bilgisini nereden alıyorsunuz?” Diye sorduğunuzda büyük oranda aileden alındığı ortaya çıkıyor.
Dinî hayat araştırmasına göre halkın yaklaşık %77,5’i dinî bilgileri 6-13 yaş arasında öğreniyor. Bu da din eğitiminde ailenin rolünün ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Dinî bilgiler denildiğinde en temel bilgilerden bahsediyoruz. Şöyle bir gerçek var ki din alanında 6-13 yaşlarında öğrendikleriyle bütün ömrünü geçirenler var. Burada bilgiye erişimin kolaylaştırılması, dinî bilginin öğretim tekniklerinin yaygınlaştırılması ve çoğaltılması, dinî bilgide kullanılan dilin sadeleştirilmesi, yaygın din eğitiminde Diyanet İşleri Başkanlığının halkın anlayabileceği ve genç kuşakların fark edebileceği basit, sade bir din dilini üretmesi gibi vazifeler, araştırmanın en önemli çıktılarından birisidir. Din dilinin mutlaka sadeleştirilmesi gerekir. Abartılı, kendi içine dönük kapalı din dilini, bugünkü kuşakların anlayabileceği sade, fark ettirici, aydınlatıcı bir dile dönüştürmek gerekiyor. Yaygın din eğitiminde kullanılan irşat dili, medya ve televizyon üzerinden kullandığımız dil, bunların kitlelere erişen bir dil hâline getirilmesi gerekiyor. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde din eğitimi verenlerin çok ciddi bir özeleştiri yapması gerekir. İnanç konusunda çok yüksek çıkan oranların, dinî bilgi konusunda aynı yükseklikte olmaması dinî bilgi sunanların, yaygın din eğitimi verenlerin, örgün din eğitimi sağlayanların kullandıkları dinî söylemlerle ilişkili olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekiyor.
Araştırmada halkın %20’ye yakın kısmı kendisini çok dindar olarak nitelendiriyor. %68’i de dindar olarak nitelendiriyor. Bu sonuca bakarak halkımızın din ile olan bağının çok sıkı ve sağlam olduğunu söyleyebilir miyiz?
Milletimiz İslam potasında kendini eriten bir millettir. Bu büyük millet İslam’la o kadar iç içe geçmiştir ki bin yıllık süreç içerisinde İslam potasında erimiştir. Etnisitesiyle inancı artık bir bütün hâline gelmiştir. Tarihsel, kültürel, toplumsal genlerimiz, din ve edebiyatımız, İslam ve Müslümanlık bizim dünyamızın bizzat kendisidir. İslam ve Müslümanlık, içinde nefes alıp verdiğimiz atmosfer, bizim heyecanımız, aşkımızdır; coşkumuz, hedefimiz, varoluş gayemizdir. Müslümanlık bu toprakların en köklü ve en yüksek değeridir. Hamdolsun ki bin yıl İslam’ın bayraktarlığını yapmış bir milletin çocuklarıyız. Ama dinî bilgi konusuna geldiğimizde eksiklerimizin olduğunu görüyoruz. Hatta dinî pratikleri yerine getirme noktasında zafiyetlerimiz var. Bu zafiyetler milletimizin fertlerinin sarsılmaz inancını ortadan kaldırmıyor.
Kriter olarak halkın %37’si dindarlık algısını kalbi temiz olarak değerlendiriyor. %7,9’u da dindarlığı mübarek gün ve gecelerden ibaret olarak tanımlıyor. %99’unun kendisini Müslüman olarak kabul ettiği bir ülkede dindarlık algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dindarlık zor bir kavram. Burada ikili bir tasnif yapıyorum: Biri görsel ve gösterişçi bir dindarlık; yani sembollere, ritüellere, ibadetlere endeksli bir dindarlık tanımı ve tasavvuru. İkincisi de sosyolojide tartışılması gereken içkin dindarlıktır. Dinî pratikleri, ibadetleri, dinin özsel değerlerini içselleştiren, Cenab-ı Hakk’ın rızası açısından şekil ve öz dengesini kuran içkin dindarlık. Bu açıdan baktığınızda Türkiye’nin aydın bir dindarlık algısı olduğunu ifade ediyorum. Aydınlanmış dindarlığı sadece şekillere takılıp kalmayan, ama şekil ve surettir diye de dinin hiçbir esasını küçümsemeyen, dinî pratiklerin asıl gayesinin aslında ruhu inceltmek, insanı kâmil hâle getirmek, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak, böylece hak ve hukuku gözeten yüksek seciyeli, Rasul-i Zişan Efendimizin sünnet-i seniyyesinin ruhunu özümseyen, yüksek şahsiyetli bir insan kıvamına gelmek olduğunu vurgulamak isterim. Kalbimiz temizdir diyenlerin araştırmada yüksek çıkması burada aydınlanmış bir dindarlığın olduğunu gösteriyor. Başka coğrafyalarda son zamanlarda şiddet olaylarıyla türbeleri, cami ve minareleri yıkmayı, tahrip etmeyi marifet zanneden bir zihniyetin olduğunu görüyoruz. Bu yaklaşımlar dayatmacı, baskıcı, tek tipçi, en mutlak, en mükemmel inanç, benim inancım diyen bir anlayış yerine ülkemizde tarih içerisinde kalple aklı birleştiren gerçekçi, sosyal realiteleri dikkate alan, İslam’ın, vahyin ruhuna ve Rasulüllah Efendimizin sünnet-i seniyyesinin özüne uygun bir Anadolu Müslümanlığını gösteriyor.
Diğer İslam ülkelerinde yaşanan bu tür aşırılıkların ülkemizde olmamasının temel nedeni nedir?
Bu topraklar o tür aşırılıkları kabul etmiyor. Bunun gerisinde bu toprakların ruh hamurunun temel dinî-insani değerlerle yoğrulmuş olmasından kaynaklanıyor. Biz tarih içinde en zor şartlarda yaşamış, tarihin önümüze getirdiği engellerle karşılaşan, hesaplaşan bir milletiz. İslam’ın sınır boylarında yaşamışız. İnanç bakımından ötekiyle hep yan yana, zaman zaman da karşı karşıya yaşamışız. Böyle olduğu için de bir senteze ulaşmışız, teoride yaşamıyoruz, bir arada yaşama tecrübemiz var. Şayet biz Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, Türkiye olarak toplumu doğru dinî bilgiyle yeteri düzeyde buluşturabilirsek aydınlanmış dindarlığı, içkin dindarlığı daha da ileri seviyelere çıkarabiliriz.
Namaz kılanlarla oruç tutanların oranlarında biraz artışların olduğu görülüyor. Bu noktada itirazlar da var. Bu sonuçlara bakarak Türkiye dindarlaşıyor diyebilir miyiz?
Dindarlık kavramını nasıl kullandığımıza bağlıdır. Oruç tutanlar ve dua edenler her zaman fazla çıkacaktır. Bunu araştırmalarda da göreceğiz. Bu bütün dinlerde de böyledir. Oruç özel bir ibadettir. İnsanlar oruç tutarlar veya orucu mutlaka tecrübe ederler. Burada soru şudur; sağlığınız elverdiği müddetçe oruç tutar mısınız? Cevap: Sağlığım elverdiği sürece oruç tutarım. Çocukluğunda, gençliğinde, orta yaşlarında vesaire insanlar oruçla tanışıyor ve oruç ibadeti bu sebeple çok yüksek çıkıyor. Ama namaz ibadetine geldiğinizde özellikle cuma namazına iştirak konusu İslam dünyasındaki hemen hemen bütün ülkelerden çok daha yüksektir. Yirmi beş milyon insan her cuma camilere gelirler, namazlarını kılarlar. Bu çok yüksek bir rakam. Nüfusun yarısını da hanımlar oluşturuyor. Camilerde yer olmadığı için cumaya iştirak edemiyorlar. Beş vakit namaza iştirak konusunda çalışanlarla çalışmayanların miktarı biraz farklılaşıyor. Farklılaşmanın sebebi olarak geleneklerin ve sosyal şartların tesirinin olduğunu söyleyebiliriz.
Camileri cazibe merkezi hâline getirmek için çabalarımız var. Türkiye de camileri engellilere uygun hâle getirelim diye son yıllarda büyük çabalar harcıyoruz. Engellilere özgü camiler oluşturuyoruz. Camiyi sadece ibadet yeri değil aynı zamanda yaygın din eğitiminin özel bir mekânı hâline getiriyor, cami çocuk buluşmasını teşvik ediyoruz. Cami dersleri yapılıyor. Bütün bunlar camileri bir yaygın din eğitimi merkezi hâline getirmeye yöneliktir. Camileri cazibe merkezi hâline getirmemiz nispetinde zannediyorum ki camilere olan ilgi daha da artacaktır. Siz camilerin yanına kütüphaneleri koydunuz da mahallenin gençleri gelmedi mi? Siz cami kompleksi içerisine dinî kültürel tarihimizle ilgili objelerin sergilendiği sergi salonları açtınız da toplum gelip ziyaret etmedi mi? Siz cami müştemilatında namazdan önce veya sonra insanların bilgileneceği seminerler düzenlediniz de milletimiz gelmedi mi? Siz cami tesisleri içerisine güzel sanatların icra edildiği mekânları oluşturdunuz da insanlar gelip orada güzel sanatlarla tanışmadı mı? Bunlar yok. Camilerin avlularında, bahçelerinde saydığım hususları yapabilirsek, sergi salonları açabilirsek camilere olan ilgi artacaktır. Dolayısıyla bütün bunları modern kent yaşamına uygun mimari özelliklerle beslememiz, geliştirmemiz ve hemen herkesin, sadece namaz kılmak isteyenlerin değil, ruhen arınmak isteyen insanların aradığı camileri inşa etmek zorundayız. Her zaman ifade ederim bu ülkede nöbetçi eczaneler var. Ama manen insanların şifa bulacağı nöbetçi camiler yok. “Şöyle gidip de camide Rabbimle baş başa kalayım, huzur ile secdeye anlımı koyayım, kalben manen arınayım, camide secdeye varıp Harem-i Şerif’teki tavaf edenlerin ruh iklimine ben de karışayım” diye manevi vecd içerisinde ziyaret edilebilecek camilerimiz çok azdır. İşte bu araştırmanın amacı: Bu tür camilere gidip gelme alışkanlıklarını arttırma, oralarda insanların beklentilerine cevap verme, iyinin güzelin ve doğrunun hissedildiği, duyulduğu, öğrenildiği, yaşandığı bir atmosferi oluşturmaktır. Bu araştırma bu yönde çalışmalar yapmak için bize kılavuzluk edecektir İnşallah.
Bu çalışma ışığında Başkanlık olarak bundan sonraki hizmetlerimiz adına çıkartmamız gereken dersler nelerdir?
21. yüzyıl, 20. yüzyıl değildir. 21. yüzyıl kendi kavramları, mefhumları, ilişkileri, değerleri olan kendine özgü bir yüzyıldır. İletişimin çok yoğunlaştığı, küreselleşmenin artık vazgeçilmez bir realite olduğu, kültürlerin, medeniyetlerin birbirleri ile karıştığı, inanç değerlerinin birbirine karıştığı hatta kıyasıya rekabet içerisinde olduğu… Medyanın, sosyal medyanın artık hayatın vazgeçilmez bir gerçekliği olduğu, sadece emtianın değil; fikir ve düşüncelerin de çok hızlı bir şekilde dünyada dolaştığı bir çağdır. Dolayısıyla tarihin derinliklerinden gelen medeniyetlerin rekabetleri, toplumsal-iktisadi yarışmalar devam etmektedir. Ama bugünün formatında, çağımızda artık yerellikler evrensele inkılâp etmiştir. Bugün hiçbir şey yerel kalamıyor. Bütün değerler kendi kökünden neşet ediyor ve dolayısıyla biz yerel değerlerimizi evrensele transfer edemediğimiz sürece de bu çağın insanına hitap edemeyiz. Kendi insanımıza da hitap edemeyiz. Kendi insanımıza hitap edemediğimiz gibi dünya insanına da hitap edemeyiz. Dünya insanının anlayabileceği bir dili, üslubu mutlaka geliştirmemiz gerekiyor. Onun için de tahminlerle yahut birtakım faraziyelerle hizmet politikaları üretemeyiz. Dolayısıyla bilimsel verilerden hareket etmek mecburiyetimiz var. Yani sosyal bilimlerin yöntemlerinden, müspet bilimlerin yöntemlerinden ve teknolojiden yararlanmak zorundayız. Medya ve iletişim alanında çok büyük atılımlar yapmak mecburiyetindeyiz. İnsanın tabiatını ve fıtratını yansıtacak, doğasına hitap edecek, güzel sanatları buraya taşımamız gerekiyor. İslam’ın ve İslam medeniyetinin yüksek fikir hamulesini çağın insanına uygun enstrümanlarla götürmemiz gerekiyor. Onun için biz, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak hizmet politikalarımızın tamamına esas teşkil edecek saha araştırmalarını yapmaya devam edeceğiz. Bu alanda yapılan araştırmalardan istifade edeceğiz. Ama bu sadece Diyanet’in yapacağı bir şey değil. Türkiye’deki yüksek din öğretimi müesseselerinin mutlaka bu çalışmaları geliştirmesi gerekiyor, ilahiyat fakültelerinin geliştirilmesi gerekiyor. Dünyada yapılan araştırmalardan da yararlanmamız gerekir. Önümüzdeki günlerde öyle zannediyorum göç fenomeni ve bilimsellik üzerine bir araştırma yapacağız. Türkiye’de yılın tamamında en az beş altı milyon insan göçer vaziyettedir. 1950’lerde, 2010’lara kadar toplumun nerdeyse %80’i yerinden edildi; özetle biz, köyünden, kentinden, kasabasından çıkıp başka yere göç ettirilmiş veya göç etmek zorunda bırakılan bir ülkeyiz. Bu göç devam ediyor, hâlen devam ediyor. Bir mekân içerisinde sürekli göç hâlindeyiz. Burada, göç, hareket ve dinsellik arasındaki bağıntı nedir? İslam dünyasından da insanlar çok yoğun bir şekilde ülkemize geliyor. Bu insanların dinsellikle ilişkileri nelerdir? Kültür aşılaması bakımından olumlu-olumsuz, müspet-menfi bizim toplumumuz nasıl etkilenmektedir? Ve biz bunlara nasıl erişebiliriz? Küreselleşmenin beraberinde getirdiği farklı dinî anlayışlar ve telakkiler, inançlarda kendilerine zemin bulmak istiyorlar. Bunların ortaya koydukları iddialara, sorulara ve yahut beklentilere karşı nasıl bir tavır takınmalıyız? Bunlar çok önemli.
Yurtdışında millet varlığımız var. Yurtdışındaki insanlarımızın dinle ilgili düzeyleri nedir? Bu konularda da saha araştırmaları yapmak ve bu araştırmalar üzerine hizmet politikaları geliştirmek arzusundayız. Teşkilatımızda, başta Merkez Teşkilatında bulunan Genel Müdürlüklerimiz her biri çalışmaya başladılar. İl Müftülüklerimiz, İlçe Müftülüklerimiz bütün bunlar bu verilerden gereğince yararlanırlar ve bunları da hizmet politikalarına yansıtırlar. Biz de yansıtırız. Daha önce de ifade ettiğim gibi; bu çalışmayla biz topluma temas ettik, artık tahminin değil bir bilimsel verinin ışığında hareket etme imkânı doğmuştur. Nihayetinde bu bir saha araştırmasıdır, bir ankettir. Toplum orada duruyor. Toplum orada durduğuna göre; bu araştırmayı değerlendiren, kritik eden, bize önerisi olan bütün yaklaşımlara açık olduğumuzu ifade ediyorum.
Şu anda hatırı sayılır düzeyde akademisyen arkadaşımız bu araştırmalar üzerinde çalışıyorlar. Önümüzdeki günlerde dinî hayat araştırması bir tartışma platformunda ele alınacak ve orada bütün yönleriyle nasıl algılamak, yorumlamak, değerlendirmek, okumak lazım bundan çıkan sonuçlar nedir? konularını tartışmaya açacağız. İnşallah oradan da çok güzel sonuçlar çıkacak diye ümit ediyorum.