Makale

Rüzgâr

Metafor

Zeynep Aknar

Rüzgâr

Kupkuru bir çamurdu beden. Eksik… Hissiz… Nefessiz… Bir gaypti ruh, âlem-i emirden gelen. Mekânı olmayan… Bir soluktu bedende bulunan…Sonsuzluğa giden bir başlangıçtı. Hayy esmasının tecelli etmesiydi. Rabbinin kuluna emanetiydi.
Ruh nefes demekti. Ve nefes, hissetmekti yaşadığını. Bilmekti alınan ilk nefesle hayat yolculuğunun başladığını. Ve verilen her nefesle de sona yaklaşıldığını.
Her nefes ebede doğru bir yoldu. Sonun içinde sonsuzluğa açılan kapıydı. Ceset olmaktan çıkarmaktı bedeni. Can olmaktı. Can katmaktı ilk nefeste bedene… Canlı kılmaktı tüm kâinatı. Nefesteydi can, canlılık ve hayat. Ve canlılıktı hayatın gayesi.
Kâinata can veren ise rüzgârdı. Havayı nefese, nefesi ise canlılığa dönüştürendi rüzgâr. Rabbin muhyi sıfatıyla yeryüzüne hayat bahşedendi. Rahmanın sonsuz rahmetiydi. Hayatı var edendi ve yaşamı mümkün kılandı. Rüzgâr her vakit eserken yeryüzünde, sıkıntıdan bunalan dünyaya inşirah verendi. Aslında hatırlatandı her zorluktan sonra bir kolaylık olduğunu ve Rabbinin bir nefes kadar yakınında olduğunu.
Müjdeler verendi susuzluktan kurumuş topraklara. Su zerrelerini bulutlara yükleyerek ölü bir beldeye sürükleyendi. Karanlıklar içinde bunalan kâinata ferahlık verendi. Oluşan rahmet damlalarıyla küçücük tohumların içindeki hazineleri gösterendi. Ölümden sonraki dirilmeyi hatırlatandı nisyanda olan biz insanlara. Bir lütuftu rüzgâr… Uçsuz bucaksız diyarlardan kokular getirerek insanoğluna güzellikler sunan, getirdiği kokularla yüreğimize sevinç veren huzurdu. Cennetin kokusuydu belki de rüzgârlarla birlikte gelip göğsümüzü genişleten… Her lahza hissettirerek serinliğini, hatırlatmaktı Rabbinin sonsuz varlığını.
Rabbine el açıp dua ederek af ve ilim isteyen Süleyman’ın emrindeki hikmetti rüzgâr. Duanın Rahmanın katında kabul oluşuydu. Rızasını talep edince Rabbi tarafından verilen vesile-i rahmetti. Ve Allah’ın kudretiyle beldeden beldeye dolaşarak içinde nimetler yaratan bir bereketti.
Rızıktı… El açıp dua eden nasırlaşmış ellere… Rahmeti bekleyenlerin gözlerindeki sevinçti. Muazzam bir davetti dağlardan denizlere, vadilerden ovalara… Feraha eriştirendi toza toprağa bürünmüş ruhumuzu… Sonsuz bir genişlikti rüzgâr… Hissetmemizi sağladı görmemizin mümkün olmadığı havayı… Dokundu gözlerimize, ellerimize, bedenimize…
Bir mucizeydi kâinatın nefes alıp vermesini sağlayan. Uzaklardan gelen bir sesti rüzgâr. Baharda kuş seslerinin dallarda oluşturduğu eşsiz senfoniyi duyurdu. Yerler bembeyaz kesildiğinde soğuğun habercisi oldu. Sevgiyi, mutluluğu getirdi güzelliğe hasret kulaklarımıza. Kimi vakit hüznün sesi, acının çığlığıydı. Kimi vakit de günahlarımızdan af dilediğimiz soluk, gözyaşımızı ötelere taşıyan bir sadaydı.
Seher vakti açılan pencerelerle evimize dolan hoş bir bad-ı sabaydı rüzgâr. Yeryüzünün sükûnete erdiği bir anda latif bir esintiyle kâinata seslenen. Hayata uyandıran tüm canlıları. Bu vakitte Mevla’ya açılan ellerdeki büyük boşluğa, gelen esintiyle rahmet konulur. Bilinir ki seher yeliyle gaflet uykusundan uyanıp Rabb’e açılan ellerdir mağfiret edilip affedilen. Ayrılık acısıyla ahu figan eden Hz. Yakup’a Yusuf’unun kokusunu duyuran bad-ı saba, aslında bir elçidir uzak diyarlardan haber getiren. Özlemi dile getirip vuslatı bekleyerek seher yelini beyitlere nakşedip, selamı ulaştırandır mukaddes topraklara.
Sevinçle üzüntünün, mutlulukla hüznün, iyi ile kötünün bir arada bulunduğu dünyada rüzgâr bazen bir fırtınaydı canlılığı bitiren. Yakıcı bir ateşti ağaçları sarartıp yok eden. Bazen de kavimleri yok eden bunaltıcı, kuru bir rüzgâr, azap verici bir uğultuydu.
Rüzgâr, her hâliyle sonsuzluktu… Beka âlemine gurbeti anlatırdı rüzgârın esmesiyle ses vermeye başlayan kamışlar. Koparılıp da ayrılınca sazlığından hasretle inlemeye başlayıp vuslatı beklerdi.Üfürülünce çıkan hu sesiydi. Hu, ses vermekti… Hu bedene can, ruha ses demekti… Hu, nefes demekti… Hu, Rahmandan esen ilahî nefhaydı.