Makale

Dahilek Ya Rasulallah

Kültür Sanat Edebiyat

Vedat Ali Tok

Dahilek Ya Rasulallah

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım ya Rasulallah
Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Rasulallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Rasulallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Yanar kalbe devasın sen bulunmaz bir şifasın sen
Muazzam bir sehasın sen dilersen runümasın sen
Habib-i Kibriyasın sen Muhammmed Mustafasın sen
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Gül açmaz çağlayan akmaz ilahî nurun olmazsa
Söner âlem nefes kalmaz felek manzurun olmazsa
Firak ağlar visal ezel mesrurun olmazsa
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah
Erir canlar o gülbuy-ı revan bahşın hevasından
Güneş titrer yanar didarının bak ihtirasından
Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasından
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Susuz kalsam yanar çöllerde can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda ummanlarda nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Ne devlettir yumup aşkınla göz rahında can vermek
Nasib olmaz mı Sultanım Haremgâhında can vermek
Sönerken güzlerim âsân olur âhında can vermek
Cemalinle ferahnâk et ki yandım ya Rasulallah
Boyun büktüm perişanım bu derdin sende tedbiri
Lebim kavruldu aşkından döner payinde tezkiri
Ne dem gönlüm murad eylerse taltif eyle kıtmiri
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah
İki cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.s.) için Türk edebiyatında sayısız naat yazılmıştır. Bu naatların içinde dikkat çekenlerden biri de Yaman Dede’nin şiiridir. Dahilek ya Rasulallah, “Sana sığındım ey Allah’ın Rasulü!” demektir.
Gönüller sultanı Mevlana’nın meşhur çağrısının yankı bulduğu bir gönül eri Yaman Dede… Gayrimüslim bir aileden doğmasına rağmen, Müslümanca bir hayat süren ve gizlemek mecburiyetinde kalmış.
Hukuk Fakültesini bitirip 20 sene avukatlığın ardından öğretmenlik yapan bu yürekli insan Galata Mevlevihanesinde kendisini yetiştirir. Doğduğunda Diyamendi adı verilen Yaman Dede İslam’la müşerref olduktan sonra adını da “Mehmed Abdülkadir Keçecioğlu” şeklinde değiştirir.
Yukarıya aldığımız naatın ilk mısraında şair, soyut bir kavram olan gönlüne, somut bir şekil vermiştir. “Gönül, hun oldu.” Gönlün kan olması şiddetli ıstırapların, çekilen acıların beyanı için söylenmiş bir sözdür. Hz. Muhammed’i özlemekten yahut hiç olmazsa ona olan sevgisini yıllarca dışa vuramamaktan kaynaklanan bir ruh hâlini dile getiriyor bu mısra. Peygamberine olan hasret ateşi, içinde o denli birikmiştir ki bu ateşi bir yanardağın sıkışan lavlarını püskürtmesi şeklinde dışa vuruyor. Şair hasret yangınını cehennem ateşi ile aynı şiddette görüyor. Zaten ruhlar âleminde bile kendisini sadece bir “feryat”tan ibaret gören şair Ona kavuşup güzelliğini görmek suretiyle rahata erebileceğini anlatıyor. Çünkü o, yanan kalbi serinletir; dert çeken yüreklere bir şifadır. Maddi ve manevi anlamda muhtaç olanlara cömertçe davranır. Çünkü O, Habib-i kibriyadır. O, Muhammed Mustafa’dır.
Üçüncü kıtada şair, Hz. Muhammed (s.a.s) ’in dünyanın yaratılışına sebep olma özelliğini dile getiriyor: “Ey Muhammed (s.a.s.) senin ilahî nurun dünyaya ışık salmasa gül açmaz, sular akmaz; bakışlarını bu dünyadan çevirecek olsan dünya yok olur; hayat yok olur; hayat diye bir şey olmazdı. Eğer sen olmasaydın bu dünya olmazdı. Ezel ve ebet olmazdı. Ayrılık veya kavuşma diye bir şey olmazdı.” Şeklindeki ifadelerle “Levlâke levlâk lemâ halaktü’l-eflâk” sözüne telmihte bulunuyor.
Dördüncü kıtada peygamberimizin mübarek vücudu ile terlerinin gül koktuğunu hatırlatan şair, duyabilene, hayat bahşeden o gül kokusunu alan bir insanın duygusuz kalamayacağını ifade ediyor. Bu kıtada, sıcak bir havada güneşe bakıldığı zaman onun titremiş gibi görülmesini şair, farklı bir şekilde yorumlamak suretiyle hüsn-i ta’lil sanatı yapıyor. Şair, güneşin bu titrer gibi görünüşünü ve yakıcılığını Peygamber Efendimizin yüzünü görme hasret ve şevkine bağlayarak, son nefesinde bile ona olan hasretini dile getireceğini anlatmak istiyor.
Susuz kalsam yanar çöllerde can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda ummanlarda nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah
Peygambere olan sevgi yoğunluğu daha doğrusu aşk, şairde öyle bir hâl almıştır ki dış dünyada olup bitenler onu zerrece etkilemez. Ne soğuk üşütür; ne sıcak yakar. Yanan çöllerde susuz kalsa, bu çöllerde can verecek olsa bile elem duymayacağını söyleyen Yaman Dede, bağrında yanan ateşin dış âlemdeki ateşten daha şiddetli olduğunu söylüyor. Öyle ki içindeki ateş bir yanardağ misalidir. Yanardağın fışkıran lavların yanında, çöl sıcağının hükmü olamaz. Bu yağınla birlikte hasretin ifadesi olan ağlayış ve gözyaşları da ummanlardan daha çoktur. Ummanlar onun gözyaşları yanında ancak bir “nem” mesabesindedir.
Ateş ve su birbirine zıttır. Şair her ikisinin de kendisinde bulunduğunu söylüyor. Bu iki kavram birbirlerine karşı etki etmeyecek derecede kuvvetlidir. Yani hem ateş hem de su bir arada ve ikisi de varlığını muhafaza edebiliyor. Gökten alevler yağsa ve o alevleri emse bile hissetmeyecek derecede bir yangın içine düşmüştür. Şiddetli sevginin sonu cünun (delilik) hâlidir. Bu kıtada “Mecnun” mazmunu vardır. Mecnun da Leyla’nın aşkından dolayı insanlardan uzaklaşıp, kendisini vahşi bir çölün ortasına bırakıyor. Dışarıdaki çöl sıcağı Mecnun’u hiç etkilemiyor; vahşi hayat da… Zira içinde bulunduğu ruh hâli onun dış dünyadan kopmasına sebep olmuştur. Yani dış âlemdeki olup bitenler onu ilgilendirmeyecek durumdadır. Yalnız, Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unda, Mecnun:
Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem bela-yıaşkdan etme cüda beni
Diyerek sevgisinin çoğalması, daha doğrusu derdinin artması için dua eder. Çünkü âşık o hâl ile vardır. Yoksa adı sanı silinecektir. Sevgiliden gelen bela ise âşığa minnettir. Derdin çoğalması âşıklığın payesini artırır. Yaman Dede ise bütün sıkıntıları, ateşleri, çölleri, yangınları hiçe saymasına rağmen yine de yandığını ve artık ferahnak olmak istediğini söylüyor. Bunun için Hz. Muhammed’den imdat diliyor, ona sığınıyor.
Âşık, bir pervane misali alevde yok olmayı arzular. Bu, sevginin en şiddetli noktasıdır. Kendini sevdiği varlıkta yok etmek… Bunun tasavvuftaki ifadesi “fenafillah” (Allah’ta yok olmak)tır.
Altıncı kıtada şair, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yolunda can vermenin büyük bir mutluluk olacağını ifade ediyor. Peygamberimizin kabri başında ölümü diliyor. Ve yine son nefeste Allah ve Rasulünün adıyla yani “Kelime-i Şehadet” getirerek can vermenin kolay ve güzel olacağını söylüyor.
Son kıtada şair niyazda bulunuyor. Derdin dermanı Hz. Muhammed’dir. Ona olan susuzluktan dudakları yanmış, kavrulmuştur. Onun ayağının ucunda zikredip, dolanıp durmaktır. Kendisini sahibine yaranmak için ayak ucunda türlü hareketler yapan bir köpeğe benzeten şair, ondan bir işaret bekler. Bir iltifat görse hemen yanına koşacaktır.
Yaman Dede’nin şiirine bir de şekil açısından bakalım:
Yanar kalbe devasın sen
Bulunmaz bir şifasın sen
Muazzam bir sehasın sen
Dilersen runümasın sen
Habib-i Kibriyasın sen
Muhammed Mustafasın sen
Cemalinle ferahnak et
Ki yandım ya Rasulallah
Görüldüğü gibi bu şiir, aruzun 4 mefailün kalıbıyla yazılmış bir musammattır. Bu kalıpta yazılan 8’li şiir, rastgele bir okunuşta bile ahengi sezilebilen bir yapıya sahiptir. Şair zaman zaman iç kafiyeler de kullanmak suretiyle ahengi artırmasını bilmiştir. Sözgelişi 2. kıtada, mısralar ortadan bölünebilir bir özellik arz ediyor.