Makale

Din Hizmetinde Nasip Kısmet Yaklaşımı

Din Görevlisinin Hatıra Defterinden

Mukadder Arif Yüksel
Samsun Canik İlçe Müftüsü

Din Hizmetinde Nasip Kısmet Yaklaşımı

İmam Hatip Lisesinde öğrenci iken, zaman zaman kitapçıları gezer, yeni çıkan kitaplar hakkında bilgi sahibi olur, arkadaşlar arasında birbirimize, okuduğumuz ve bilgi sahibi olduğumuz kitaplarla ilgili konuşurduk. 1986 ya da 87 yılları idi sanırım. Samsun İmam Hatip Lisesinde öğrenciliğimiz devam ederken, alıp okumayı düşündüğüm kitaplar için harçlığımdan 2500 TL para biriktirmiştim. Kitapçıya gittim, raflardan istediğim kitapları aldım, masaya koydum, kitapçı kitap fiyatlarını not ettikten sonra paket yaptı, ondan sonra tutarın 4500 TL olduğunu söyledi. Bu kadar param olmadığını ve kitapların bir kısmını alamayacağımı belirterek paketi açmasını istedim. Kitapçının yanında oturan ve sonradan Samsun İl Müftüsü İsmail Cömert olduğunu öğrendiğim şahıs, yavrum sen bu kitapları niçin alıyorsun diye sordu? Ben de:
- Okuyup kendimi geliştirmek için, ilerde imam olursam bunlara ihtiyaç duyacağım, dedim. Müftü Bey de:
- Demek ki sen bunları kendin için değil, müstakbel cemaatin için alıyorsun, dedi. Ben de öyle de denilebilir ama kendim için de alıyorum, dedim. Müftü Bey:
- Yavrum, sana, bir Müslüman olarak bir Kur’an-ı Kerim Meali, bir İslam İlmihali, bir hadis ve siyer kitabı yetmez mi? diye sordu. Hoca olmayan bir Müslümana yeter dedim. Müftü Bey:
- Bak yine aynı yere geliyoruz, sen bu kitapları cemaat için alıyorsun, o hâlde parasını da cemaat vermesi lazım, dedikten sonra kitapçıya, paketi açma üstünü ben tamamlayacağım, dedi. Hayır, siz zahmet etmeyin, desem de Müftü Bey kitapçıya benim adıma 2000 TL’yi ödedi. Çok müteşekkir oldum, elini öptükten sonra kitaplarımla birlikte oradan ayrıldım, yurda gelip kitaplarımı bıraktım. İkindi vakti yaklaşıyordu. Namazımı yakındaki bir mescitte kılmak için yurttan çıktım. Tam mescide girerken yine Müftü Bey’le karşılaştık. Müftü Bey bana bir miktar para daha uzatarak:
- Şu da az önce aldığın kitaplara senin ödediğin meblağ, dedi. Ben de,
- Hayır hocam, zahmet etmeyin, ben kitapların bedelini zaten ödedim, borcum kalmadı desem de Müftü Bey:
- Evladım ben sana ne dedim! Cemaat için aldığın kitapların bedelini de cemaat ödemeli, ben bunu bir cami cemaatinden aldım, al bunu ister kitap al, istersen harçlık yaparsın, dedi. Teşekkür ederek uzattığı parayı aldım.
Daha sonraki yıllarda da, fırsat buldukça kitap almaya ve okumaya devam ettim. Kitaplığımda bir kısmı okunmuş, bir kısmı okunmamış binlerce kitap birikmişti. Göreve başladıktan sonra kitaplığımda okumadığım bir kitaba bakınca, hâl diliyle aramızda şöyle bir diyalog oluşurdu: Ben içimden kitaba, “Ya kusura bakma, bir fırsatını bulup seni okuyamadım.” derdim. Kitap da bana sanki, “Bir an önce beni oku, içimdeki bilgiler mahsur kaldı, beni oku ve ihtiva ettiğim bilgileri cemaate ulaştır.” derdi.
Ankara İlahiyat’ta öğrenciliğim esnasında bir gün kitapçıdan Merhum M. Akif İnan’ın “Din ve Uygarlık” adlı eserini aldım, otobüste okuyarak yurda doğru giderken otobüs durağında M. Akif İnan’ın o gün akşam bir yerde konferans vereceğine dair bir ilan gördüm. M. Akif İnan, “Yedi Güzel Adam”dan biri, bunu canlı olarak da dinlemeliyim, dedim. Akşam konferans salonuna gittiğimde salonda 15-20 kişi ancak vardı. Demek ki, konferansı organize eden vakıf, yeterince duyuru yapmamıştı. M. Akif İnan kürsüye çıktı ve konuşmasına şu sözlerle başladı:
- Eskiler, kemiyet (sayı, nicelik) değil, keyfiyet (nitelik, kalite) önemlidir, dermiş. Bu akşam siz benim kısmetim, ben de sizin nasibiniz oldum. Bu sözler bende çok derin izler bıraktı. Ondan sonra gittiğim her görev yerinde cemaatimi kısmetim olarak gördüm, kendimi de cemaatin nasibi olarak telakki ettim. Ben bir din görevlisi, daha doğru bir ifade ile din gönüllüsü olarak görev yaptığım yerden maddi ve manevi yönden istifade ediyordum. Cemaat de benim hizmetimden ve bilgimden istifade ediyordu. Böylece cemaatle aramızda nasip ve kısmet nevinden yararlanma ve manevi alış veriş oluyordu. Din hizmetinde nasip kısmet yaklaşımı ile işe başladığınızda:
a) İşinizi severek yapıyorsunuz.
b) Görev yerinizi daha kolay benimsiyorsunuz.
c) Cemaatle daha içten ve samimi diyalog kuruyorsunuz.
d) Amirleriniz ve kurumunuzla olan ilişkileriniz daha sağlıklı bir düzeyde devam ediyor.
e) Sıkıntıları, nasip ve kısmete ulaşmak her zaman kolay olmuyor, diyerek daha metanetle karşılıyorsunuz, daha büyük sıkıntıları ise imtihan olarak görüyorsunuz.
İmam-cemaat ilişkilerinde tek taraflı yararlanma düşüncesi hâkim olduğunda işin özünde olması gereken samimiyet kaybolacağı için birtakım sorunların yaşanması kaçınılmaz hâle gelir. İmam cemaatini kısmeti, cemaat de imamı nasibi bildiğinde ise gönülden gönüle köprüler kurulur ve yeni gönüller fethedilir. Görev yerinde mutsuz olan ve sorun yaşayan arkadaşlar sorunun sebebi üzerine içtenlikle kafa yorduklarında temelde yaklaşım sorunu olduğunu göreceklerdir.
Bir profesör bir yerde konferans verecekmiş. Konferansa dinleyici olarak sadece bir çiftçi gelmiş. Profesör çiftçiye:
- Benim yerimde sen olsaydın ne yapardın? Diye sormuş. Çiftçi de;
- Efendim, ben bir çiftçiyim, çiftçilikten anlarım, ahıra girdiğimde bir hayvan da olsa, on hayvan da olsa yemini veririm, demiş. Bu cevap profesörün hoşuna gitmiş ve konuşmaya başlamış. Bir saat konuşmuş, ardından da konuşmayı nasıl bulduğunu sormuş. Çiftçi;
- Efendim, ben böyle bilimsel şeylerden anlamam, ben bir çiftçiyim, ben ahıra girdiğimde hayvanlarıma bütün yemleri bir seferde vermem, demiş.
Doğrusu burada çiftçi profesöre irfani bir ders vermiş. Konferans ve vaazdan maksat, insanları aydınlatmaksa, üslubun da konu içeriğinin de cemaatin düzeyine uygun olması, insanlarla anlayacağı bir dil ve düzeyde iletişim kurulması gerekiyor.
Hiçbir sorun tek taraflı değildir. Eğer bir yerde sorun varsa bu, ya akıl, ya dil ya da kalpteki bir noksanlıktan kaynaklanır. Sağlıklı düşünen biri ise, dil ve kalpteki eksikliği kolayca düzeltebilir.