Makale

İmam Kazım Ozan'ın Ardından

İmam Kazım Ozan’ın Ardından

Dr. İlhami Ayrancı
DİB Eğitim Uzmanı

Anadolu’muzda sevdiğini kaybetmenin acısını dile getiren; “Yola çıktım Mardine/Düştüm senin derdine/Allah sabırlar versin/Yârini yitirine” dizeleri ile başlayan ve içli içli söylenen bir türkü vardır. Diyanet camiamız geçtiğimiz ay hem genç bir imamın şehâdet şerbetini içmesi, hem de 50’ye yakın vatandaşımızı kaybetmenin yasını tutuyor. Milletimize ve camiamıza başsağlığı diliyorum.

Hikâye malum, 4 Mayıs gecesi, Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde düğün evine düzenlenen silahlı saldırıda 24 yaşındaki İmam Hacı Kazım Ozan’ın da aralarında bulunduğu onlarca insanımız katledildi. Meslektaşımızın namaz kıldırdığı esnada sırtından ve kafatasından aldığı yaralarla hayatını kaybetmesi bana, “Nasıl yaşarsanız öylece ölür, nasıl ölürseniz öylece diriltilirsiniz.” hadisi şerifini hatırlattı. (Nevevî, R. Salihîn Tercüme ve Şerhi, C, 1, Erkam yay, İst, 1997, sh, 441) Olay günü yatsı namazını düğün evinde kıldıran Ozan, dua için hazırlanırken şehadet şerbetini içmişti.

Bilindiği gibi, İslam’ın yücelmesi ve vatan müdafaası için savaşırken ölen Müslümana şehit denir. Bu kimseler yıkanmaz, kefenlenmez, namazları kılınıp kanlı elbiseleri ile defnedilirler. Şehit kelimesinin asıl manası tanıklıktır. Yani şehit; “bilen, gören, şahit olan" demektir. Allah yolunda öldürülen müminlere şehit denilmesi, ölen kişinin cennetlik olduğuna dünyada şahitlik edilmesi, onların gerçekte ölü olmayıp yaşamaları (Bakara, 54) sebebiyledir. Kur’an-ı Kerim’de şehitler hakkında; "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah´ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.” (Al-i İmran, 169-170) buyurulmaktadır.

Ölüm elbette ki son değil. Bunu en iyi biz bilir, biz anlatırız. Allah’ın takdirine de boynumuz kıldan incedir. Durum böyle de olsa, bu olay vesilesi ile bir daha anlaşılmıştır ki, insanımızın insan öldürmenin vebali ile şefkat ve merhametin iyice öğretilmesine ihtiyacı vardır. Çünkü Yüce Kur’an’daki ölçüye göre, ‘Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek, bir insanı yaşatmak da bütün insanları yaşatmak gibidir.’ (Bkz, Enam, 32)

Beypazarı’nda yapılan cenaze töreninde bir konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğu, “Bu olayı sadece kin, intikam duygusu ve töre ile izah etmek mümkün değildir. Bu bir cinnet, vahşet ve gözü dönmüşlük halidir. Toplumun önde gelen insanlarının başlarını ellerinin arasına alıp düşünmesinin zamanı geldi. Karıncayı incitmeyi, bir kuş yuvasını bozmayı bile insanlığın mürüvvetine aykırı gören bir dinin mensubu olduğumuz halde bu vahşetleri yapıyor olmamız gösteriyor ki bir yerde yanlış yapıyoruz. Bu yanlışı bulmalıyız. Psikologlar, din adamları, politikacılar, eğitimciler hepimiz başımızı ellerimizin arasına alıp ‘ne oluyor bize, bu acımasızlık, bu sevgisizlik niye?’ diye sormalı ve ortak aklı vakit geçirmeden oluşturmalıyız. Bu, din dışı, insanlık dışı bir cinayettir” diyordu.

Her fırsatta imam olmak istediğini dile getiren Kazım Ozan’ın cebinden cuma günü okuyacağı hutbe ile bir de kalem çıktı. Hutbesinde; ‘İnsanın Allah’ın yarattığı varlıkların en mükemmeli’ olduğunu hatırlatan Ozan, onun diğer yaratıklarda bulunmayan nice üstün değerlere sahip olduğunu, Allah tarafından ‘en güzel bir şekilde’ yaratıldığını (Bkz, Tîn, 4) hatırlatarak, insanın sahip olduğu değerlerden birisinin de iffet olduğuna işaret etmekteydi. Hutbede, ‘Ahlaki temizlik, ırz, namus, insanın dine ve edebe aykırı söz ve fiillerden uzak durması’ anlamına gelen iffet konusunda, toplumda iffet ve edebin sadece kadınlarımızda bulunması gereken bir değer olarak algılanmasının yanlışlığına vurgu yapılıyor ve bunun kadın-erkek herkes için dinî bir yükümlülük olduğuna dikkat çekiliyordu.

Kazım Ozan, 29 ay önce baba İzzet bey ve Annesi Neriman hanımla gitmişti ilk görev yerine. Yani yaklaşık iki buçuk yıldır bu köyde görev yapmaktaydı. Zorunlu hizmetini bitirmiş, tayini Bolu’nun Kıbrısçık ilçesine çıkmıştı. Bir hafta sonra da yeni görev yerine gitmek üzere buradan ayrılacaktı. “Bizi unutursun” diyenlere, Bilge köyünü hep ziyaret edeceğini, memuriyette ilk gözağrısı olan bu köyün gönlünde yerinin her zaman ayrı olacağını söylüyordu.

Köyde herkes tarafından gerçekten çok sevilen Kazım Ozan, özellikle gençlerin ve çocukların yakın arkadaşı, dostu ve sırdaşıydı. Bu köyde kendine göre çok şey öğrenmiş, o da onlara hayatı öğretmeye gayret etmişti elinden geldiğince.

Kazım hoca köyün çocukları ile oynuyor, derslerine yardımcı oluyordu. Bu samimi ilgi ilk günlerde hoca ile aralarına mesafe koyan köylülerin de ona bakışını çabucak değiştirivermişti. O, bir yandan rutin görevlerini yerine getirirken, çocukların müsait oldukları zamanlarda da onları tarihi ve turistik yerleri gezmeye götürüyordu. İşte bu gezilerden birinde amatörce yaptıkları çekimleri izlerken gözyaşlarım sel oldu. Geziye katılanların meslektaşımıza olan yakınlığı göz bebeklerinden okunuyordu. Ozan’ımızın etrafı her an cıvıl cıvıl çocuklarla doluydu. Kazım hocamız gezi boyunca sürekli bir şeyler anlatıyor, onlarla şakalaşıyordu. O güne kadar Mardin, Midyat, Nusaybin, Cizre ve Diyarbakır’a gezi düzenlemiş, şehadetinden üç gün sonrası için planladığı Urfa gezisi ise yapılamamıştı. Olaydan sonra uzatılan mikrofonlara konuşan çocuklardan birisi; “Daha önce bize böyle davranan kimseyi görmemiştim” diyordu. “O başkaydı” diyordu bir başkası. Çocukların bu sözleri her şeyi özetliyordu aslında. Destansı bir görevdi onunkisi.

İl müftüsü Mehmet Kızılkaya da onu; “Tam mesleğinin adamı” olarak tanımlıyor ve köyde 7’den 70’e herkesin sevdiğini, onu anlatırlarken gözlerinin dolduğunu, cenaze işlemlerinde hocanın yüzündeki mütebessim ifadeyi gören köylülerin, “sen ölmemişsin, gülüyorsun haydi kalk” diye feryat ettiklerini naklediyordu.

Ailesi tayini sebebiyle oğullarının eşyalarını beklerken baba ocağına Türk bayrağına sarılı, üzerinde yüreği kadar temiz beyaz sarığı bulunan tabutla dönmüştü. Annesi Neriman hanım; “Doğurdum ama doyamadım. Biz seni böyle mi yolcu etmiştik” diyordu ağıt yakarken. Baba İzzet Ozan, “Hasret bitecek derken…” diyor sözlerin gerisini getiremiyordu. Kız kardeşi Ayşegül ise “Elleriniz nasıl vardı kıymaya?” diye soruyordu. “İlçeyi 20 gün önceki ziyaretinde içine doğmuş gibi herkesle vedalaşmıştı” diyordu arkadaşları. Bir köşe yazarı ona yer verdiği yazısında onun için; “Bilge köyün bilge imamı” ifadelerini kullanırken, bir başkası; “Sen imamların yüz akısın” diyordu. Onun isminin Mardin’de bir camiye, Beypazarı’nda da bir Kur’an kursuna verileceğini yazıyordu gazeteler.

24 yaşında bir fidan, ortaya mesaj yüklü bir geçmiş bırakarak Hakka yürüdü. Adına iletişim çağı dediğimiz fakat aslında birbirimizle tam anlamıyla ‘hemhâl’ olamadığımız rekabetçi dünyamızda şurdan burdan ithal başarı öyküleri aramaktan gözleri karıncalaşmış bizler, “kattığımız kadarız, kaptığımız kadar değil” atalar sözünü hayatı pahasına ortaya koyan bu fidanın başarı öyküsünü anlayabilir miyiz bundan emin değilim.