Makale

İkinci yuvam Kur'an Kursum

İkinci yuvam: Kur’an kursum
Yıldız Mumyakmaz
Veysel Karani Kur’an Kursu Öğreticisi / Afyonkarahisar

Mahallenin ortasında yer alır camilerimiz... O dev cüsseli kubbeleri ve semaya niyaz eden minareleriyle... Yanı başında ya da avlusunda veyahut da zemin katında mütevazi binalar, ikiz kardeşleri, Kur’an kurslarımız.

İşte bir çocuk, koşarak geliyor. Gözündeki o ışıltı, görülmeye değer. Neredeyse dünyayı aydınlatacak kadar parlak. Yüzündeki masumiyet, tatlı yaramazlıklarla örtüşmüş. Hareketlerinde bir kıvraklık, konuşmasında bir zekâ. Bilgiye aç, öğrenme iştahı yüksek. Gülen bir yüz karşısında şen kahkahalar atan, asık bir suratla karşılaşınca da hemen ciddileşip o güzel gözlerinden yaşlar akıtan kendi gibi insan sarrafı arkadaşlarının arasına karışıyor. Birden aklına oyun geliyor, bilgisayar geliyor, tatil geliyor. “Niye buradayım?” diye kendini sorgulamaya başlıyor. Düşünceleri, cıvıl cıvıl seslere karışıyor.

“Gel benim evladım, gül goncam, cennet kokulu yavrum.” diye bir ses yükseliyor sınıfta. “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz.” sözleriyle, karşısında şefkatle açılan bir kucak buluyor. Annesinin gözleri gibi bakan bir gözle karşılaşınca unutuveriyor neleri feda ettiğini. Ve çocuklar anlıyor ki, buraya boşuna gelmemişler. İşte ağaç yaşken eğilir sözünü uygulama zamanı… Yaratılıştaki masumiyeti, hayata geçirme anı… Ve teslim ediyor çocuklar kendilerini, o emin ellere...

İşte başka bir taraftan bir genç geliyor, isteksiz adımlarla. Her bir adım ileriye değil sanki geri geri atılıyor. Kafasında ise bin bir düşünce kol geziyor. Toz pembe hayaller kurup tam tahtını kuracakken birden siyah bulutlar sarıyor etrafını, bir rüzgâr bir fırtına.. Tepe taklak oluyor, ne taht kalıyor ne de bahtı. Umutsuzluk kuyusuna düşüveriyor, en derininden. Gri yok şu an onun hayatında. Her şey ya beyaz ya da siyah. O yüzden gel gitler yaşıyor. Bu ruh haliyle bir taraftan da “Benim burada ne işim var ki, ah anne ah, hep senin yüzünden.” diye söyleniyor. Ne kadar adımlarını yavaşlatsa da, kahır dolu hayıflansa da kendini kursta buluyor.

“Gel benim delikanlım, nazenin dallarını göğe uzatmış fidan boylum.” diye gülümseyen dudaklardan dökülen bir ses duyuyor. “Hoş geldiniz hepiniz.” deyince fark ediyor etrafını. Meğer tek başına değilmiş. Aynı duygu ve düşünceleri, zihinlerine hapsetmiş yaşıtları da oradaymış. Sevinsin mi, üzülsün mü, daha buna karar veremeden “Ne iyi ettiniz de geldiniz.” sözü yankılanıyor kulaklarında. Ve gençler anlıyor ki buraya boşuna gelmemişler. İşte, her türlü karmaşık düşünceleri esaretten kurtarma zamanı. Yanlışa düşmenin en kolay, ayağın kaymasının en yakın olduğu şu yaşta dengeyi bulma anı. Pembe ve siyah gözlükleri çıkarıp, hayata objektif gözlerle bakma zamanı. Ve böylece teslim ediyor gençler kendilerini, o emin ellere…

Bir diğer yoldan, bir yetişkin geliyor. İki zıt düşünce beynini kemirmekte. Büyük bir mücadele var iç aleminde. Adeta boğuşuyor hücum eden kelime ve cümlelerle. Önce “Evin işi, çoluk çocuk, el gün” gibi kelimeler ağır basıyor ve hüzne dönüşüyor, yüzü gölgeleniyor. Sonra “Yok yok, artık zamanı geldi. Ev de bulunur, iş de. Öğrenmeliyim, okumalıyım. Bu vakte kadar gelmediğim kabahat.” cümleleri sıralanıyor ve güller açıyor yüzünde, güneş doğuyor.

“Gel benim yetişkinim” diye bir el uzanıyor sevgiyle. “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz.” sözüyle kendine geliyor. Sıkı dostluklar ve ahbablık kuracağı insanlarla tanışıyor. Ve yetişkinler anlıyor ki buraya boşuna gelmemişler. İşte bu zamana kadar kat edilen yolun kalan yarısını doğru yol üzerinde devam etme zamanı. Eşine, çocuğuna, komşusuna, akrabasına aynı zamanda kendine ve en önemlisi de Rabbine, davranışlarıyla haklarını ödeme zamanı. Ve böylece teslim ediyor yetişkinler kendilerini, o emin ellere…

Yavaş adımlarla, en son bir ihtiyar geliyor. Ya da durun. İsterseniz ihtiyar değil de yetişkin üstü diyelim. Onun bu yavaş olması, isteksizliğinden değil. Aksine, o kadar çok istemesine rağmen, ayakları bu kadar adım atmasına müsaade ediyor, dizleri ancak bu kadar izin veriyor. “Bu yaşıma kadar niye gelmedim ki?” diye bir ah çekiyor derinden. “Her şeye kafa yordum, gönül verdim de niye bu konuda geç kaldım.” diye kahırlanıyor pişmanlıktan. Sonra da”Ya öğrenemezsem, bu yaşta kafam almazsa, ya herkese mahcup olursam.” endişesi sarıyor düşüncelerini.

“Gel benim can teyzem.” diye bir el uzanıyor o nur ellere. Öpüp ak alnına koyuyor. “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz.” sedası onlara ilaç gibi geliyor. Gönül yaralarına merhem bulacak, manevi tedavi görecek yerde olmanın sevincini yaşıyorlar. Ve yetişkin üstü anlıyor ki buraya boşuna gelmemişler. İşte zararın neresinde olunursa olsun, dönülüp de kâr etme zamanı. Ömrün son demlerini, güzellikle, sözlerin en hayırlısıyla geçirme anı. Yazdan kalma hasadı, sonbaharda devşirme zamanı. Ve böylece teslim ediyor yetişkin üstündekiler kendilerini, o emin ellere…

Bir öğretici olarak, yüreğimin içinde göz göz olan sevgi pencerelerinden seyrine daldığım, bakmaya doyamadığım, gözlerimi alamadığım bir “Kur’an Kursu” manzarası çizdim gönül tuvalimin üzerine. Renklerin bozulmayacağı, görüntünün kaybolmayacağı, emeklerin zayi olmayacağı bir gün için…