Makale

Almanya'da İslam ve Müslümanlar tarihi sürecinde Alman-Müslüman ilişkileri

Almanya’da İslam ve Müslümanlar tarihî sürecinde Alman-Müslüman ilişkileri
Sadi Arslan
Almanya Din Hizmetleri Müşaviri

II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızla kalkınan Almanya, iş gücü açığını kapatmak için Türkiye başta olmak üzere değişik ülkelerle 1960’lı yıllarda "İşgücü Alımı Anlaşmaları" imzalamış ve anlaşma yapılan ülkelerden gelen göçmenlerle Almanya’nın demografik yapısı değişikliklere uğramış ve Müslüman nufusun sayısı giderek artmıştır. Alman İslam Konferansı’nın 2009 yılında yaptırdığı araştırmalara göre, Almanya’da 4,3 milyon Müslüman yaşamaktadır.

Büyük çoğunluğunu oluşturan Türklerin yanında Balkan ve Afrika ülkelerinden de kalabalık bir Müslüman iş göçü yaşanmıştır. İlk zamanlarda rotasyon sistemiyle "eskiyen ve aşınan" işçiler daha yenileriyle değiştirilecek, böylece de eksikliği hissedilen güçlü ve sağlıklı işçi ihtiyacı ara verilmeden sağlanmış olacaktı. Bu rotasyon prensibinden verimli olmadığı için vazgeçilmesi üzerine uzun müddet Almanya’da kalacakları ortaya çıkan işçiler ailelerini de yanlarına almaya başladılar.

Ailelerin Almanya’ya getirilmesinden sonra bugün de devam eden birçok problem ortaya çıkmaya başladı. Kadınların topluma çıkmamaları ve ilk dönemlerde pek çalıştırılmamaları nedeniyle Alman toplumunun bu konuyla alakalı fazla bir sorunu olmadı. Ama hem memleketlerinden gelen çocukları, hem de burada dünyaya gelen çocuklar aslında ileriye yönelik önlem alınmasının gerektiğinin sinyalini vermeye başlamıştı. Tüm aile Almanya’da yaşamaya başlamış ve artık “misafir işçilik“ konumundan gayriresmi olarak “göçmen“ konumuna yükselmişledi. Gerekli önlemler alınmadığı için kısa zamanda birçok problem ortaya çıktı; birbirlerinin müsebbibi olarak dil, uyum, işsizlik ve ekonomik problemler bunların en başta gelenlerinden oldu.

Zamanla biraz daha yerleşik olmaya başlayan Müslüman ülkelerden gelen işçiler, dinlerini yaşamak ve bir araya gelerek edindikleri gurbet tecrübelerini paylaşmak için cami dernekleri kurarak kullanılmayan eski fabrika ve işyerlerini satın aldılar ve buralarda yaptıkları camilerde organize ettikleri Kur’an kurslarında çocuklarına dinlerini öğretmeye, namaz ve sair ibadetlerini eda etmeye başladılar.

Genelde kendi aralarında yaşamaları ve ekonomik gidişatın problemsiz olması, Alman toplumuyla da iş yeri hariç pek de fazla temasları olması Almanların dikkatlerinden geniş ölçüde kaçmalarını sonucunu doğurdu. Ama ekonominin bozulduğu dönemlerde kısıtlama yapılacak yerler ve gider olarak görülen kalemlerin başında da yine genel topluma oranla daha fazla işsiz sayısına sahip yabancı/Müslüman/Türk işssizler geliyordu.

Cami derneklerinden çatı organizasyonlarına 70’li yıllarda hemfikir dernekler örgütlenerek diğer dinî cemaatlere verilen kendi dinine göre hayvan kesimi ve din dersi gibi hakları talep etmeye başlamışlardır. Bunun önşartı Alman Anayasasında "Dinî Cemaat" olmak şeklinde tespit edilmiştir. Almanya’nın en büyük sivil toplum kuruluşu olan DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği), hukuki olarak 1984’de kurulmuş ve 1985’te faaliyetlerine başlamıştır. Cemaatlerin kendi başlarına dinî cemaatlerin haklarını almak amacıyla açtıkları davalar tüm Müslümanları temsil etmedikleri için reddedilmiştir. 90’lı yılların sonuna doğru bu konuda cemaatler arasında bir yakınlaşma başlamıştır. İslam Konseyi (İslamrat für die Bundesrepublik Deutschland) yeniden canlandırılmış, Almanya Müslümanları Merkez Konseyi (Zentralrat der Muslime in Deutschland) de ayrı bir çatı organizasyonu olarak kurulmuştur.

Almanya İslam konferansı
11 Eylül olaylarından sonra CDU’lu İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble Almanya’ya Müslümanların gelmesinden yaklaşık 46 sene sonra “İslam, Alman toplumunun bir parçasıdır” diyebilme cesaretini göstererek 27 Eylül 2006 tarihinde Almanya Müslümanlarıyla resmi düzeyde diyaloğu hedefleyen Almanya İslam Konferansı’nı (Deutsche Islamkonferenz-DIK) hayata geçirmiştir. 2007 yılında Almanya’daki Müslüman çatı dernekleri Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun katkı ve katılımıyla "Müslümanlar Koordinasyon Kurulu"nu (Koordinationrat der Muslime-KRM) kurduklarını ve Alman Devleti’nin çoktan beri engel olarak öne sürdüğü "tek muhatap" konusunda ortaya çıkan probemi aştıklarını ilan etmişlerdir. Fikir farklılıklarının asıl problemlere bakarak pek önem arzetmediğinin farkına varılmış olmasının bir işareti olarak algılanan KRM, Alman Devleti’ne mevcut sorunların bir elden aktarılması ve Müslümanlararası diyaloğun sağlanması açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir.

2006–2009 yılları arasındaki süreçte Almanya İslam Konferansı’nın katettiği gelişmeler 25 Haziran 2009 tarihli oturumda şöyle açıklanmıştır:
1. Uyum, bir süreçtir. Bu süreçte, göçmen olarak gelenlerin, ev sahibi toplumdan beklentileri vardır.
2. Birlikte yaşamaya ilişkin sorunların ortadan kaldırılabilmesi için güvenilirliğe ihtiyaç vardır. Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF) tarafından yapılan “Almanya’da Müslüman Yaşam” adlı araştırmayla, Müslümanlar hakkında yeterli bilgi mevcuttur.
3. Konferansa katılanlar tarafından okullarda hoşgörü konusunda ders ve pratik eğitim verilmesi önerilmiştir.
4. Kamu okullarında İslam din derslerinin düzenli olarak ve Almanca dilinde verilmesine başlanılması konusunda çalışmalar devam etmektedir.
5. Yüksek öğrenim sisteminde İslam ilahiyatı ile ilgilenen bilim ve eğitim kuruluşları oluşturulmalıdır.
6. “Okulda uyum” konusunda okul hayatında karşılaşılan dine dayalı sorunlarla ilgili yasal temeller ve öneriler konulu bir kılavuz hazırlanmalıdır.

Ekim 2009’da kurulan yeni hükümetin İçişleri Bakanı Thomas de Maiziére Başkanlığı’nda 17 Mayıs 2010 tarihinde toplanan Almanya İslam Konferansı, "Almanya’da Müslümanların topluma katılımını güçlendirmek" başlığını taşıyan bir çalışma programını kabul etmiştir.

Müslümanların topluma uyumunun ön plana çıkarıldığı programın kabul edildiği oturumdan sonra yaptığı basın açıklamasında İçişleri Bakanı de Maiziére, İslam’ın Almanya’nın bir parçası olduğunu vurgulamıştır. Açıklanan programın ilk maddesinde din görevlilerinin eğitimi, İslam din dersi öğretmenlerinin yetiştirilmesi ve bu konunun nasıl hayata geçirileceği yer almıştır. İslam din derslerinin nasıl verileceği, aşırılığı ve radikalizmi önleyici tedbirler alınması kadın-erkek ilişkilerinde ayrım yapılmaması yönünde projeler gerçekleştirilmesi gerektiği de açıklanmıştır.

Almanya’da İslam ilahiyatı eğitimi ve Alman Bilim Kurulu’nun (Wissenschaftsrat) tavsiyeleri

Alman Bilim Kurulu (Wissenschaftsrat), 29.01.2010 tarihinde kamuoyuna sunduğu "Alman Yüksekokullarında İlahiyat ve Dini Bilimlerin Geliştirilmesine İlişkin Tavsiyeleriyle" (Empfehlungen zur Weiterentwicklung von Theologien und religionsbezogenen Wissenschaften an deutschen Hochschulen) İslam İlahiyatı’nın nasıl düzenlenebileceği konusunda açıklamalarda bulunmuştur. Kurumun tavsiyelerinin bağlayıcılığı olmasa da sunulan raporlar, siyaset ve bilim çevreleri tarafından oldukça önemsenmektedir.

Tavsiyelerin İslam İlahiyatı konusundaki kısmı "İslam İlahiyatı Kürsüsü"nün Alman üniversite sistemine dahil edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

İslam İlahiyatı bölümünde ilk ve orta dereceli okullar için İslam din (bilgisi) dersi öğretmenleri ile dinî ve sosyal alanda hizmet verecek din görevlilerinin (imamlar ve sosyal hizmet görevlileri), maneviyat rehberleri ve İslam dini alanında bilimsel araştırmalar yapacak elemanların yetiştirilmesi tavsiye edilmektedir.

Almanya Müslümanları Koordinasyon Kurulu’nun (Koordinierungsrat der Muslıme in Deutschland–KRM) örgütlenmemiş Müslümanları da temsil etmesi gerektiği belirtilmektedir.
Almanya ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerin geleceği

Almanya ile Müslümanların ilişkileri genelde tarihe bakıldığında müspet bir seyir göstermiş, gerek yakın dönem savaşlarında gerekse sömürgecilik döneminde bu iki toplumun karşı karşıya gelmemiş olması Müslüman toplumların zihninde hala olumlu bir Alman imajının varlığını muhafaza etmesini sağlamıştır. Globalleşen dünya ve bu dünyanın aktörleri ile beraber hareket etmek zorunda kalan Almanya’nın bu imajını daha ne kadar tutabileceği, Almanya’yı artık yeni vatan olarak gören 4,3 milyon Müslümanla olan münasebetlerinin hangi minval üzerinde seyredeceğiyle de yakından ilintili olacaktır. Kısa olmayacağı tahmin edilen süreç azınlık ve çoğunluk halkların birbirine kendini açması ve toplumun her düzeyindeki diyalog gayretleriyle daha da başarılı olacaktır. Müslümanların kendi kaynaklarından ve köklerinden aldıkları güç ve ilhamla Alman toplumuna sunacağı birçok açılım ve fayda, belki böylece daha kolay bir şekilde günyüzüne çıkacak, suni olarak oluşturulan korkuların yersiz olduğu da anlaşılmış olacaktır.

Özellikle, 50 yıl sonra da olsa, Federal Hükümet tarafından başlatılan İslam Konferansı sayesinde hükümetle direkt muhatap olan Müslümanların, bu sürecin sonunda tanınma konusunda ilerleme kat etmeleri mümkün olabilecektir.