Makale

Ramazanda Şükrü Kuşanmak

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Ramazanda
Şükrü Kuşanmak

Almadan vermek Allah’a mahsustur.” der bir atasözümüz. Bu sözün gerçekte verdiği mesaj şu: İnsanlar arası ilişkilerde, yapılan iş için karşılık gözetme temel bir yöneliştir. Birisi size bir iyilik yapmışsa beklediği bir şey vardır; veriyorsa almak için veriyordur. Kimse almadan vermez. Almadan vermek Allah’a mahsustur.
Bu sözde millî irfanımızın yüksek edebî üsluba sahip bir yansıması var. Allah-kul ilişkilerindeki, Allah’tan kula doğru bir tek taraflılık, bir karşılıksız verme esası dile getiriliyor. Bu yapılırken üstü örtülü bir şekilde -ama asıl maksat olarak-beşerî ilişkilerin bir mütekabiliyet esası üzerine kurulu olduğuna, insanların verirken alma ihtiyacında olduklarına işaret edilmiş oluyor.
Ne var ki bu verirken alma ihtiyacı hırslar sebebi ile bencilliğe, hiç vermeden hep alma arzusuna kolayca dönüşebilmektedir. İş bununla da kalmamakta, insan bu arzusunu tabii bir durum olarak görmekte, içinde yaşadığı toplumun, birlikte olduğu bireylerin kendisine sağladığı imkânları ya görmezlikten gelmekte ya da hepten unutmaktadır.
Bu görmezlikten gelme ya da hepten unutma huyu asıl Allah-kul ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır. İlahî hazineden hep alarak yaşamanın verdiği kanıksama hâli ile insan sahip olduğu nimetlerin farkına bile varamadan, onları bir verenin bulunduğu bilincinden uzak olabilmektedir. Oysa insanın önünde, sahip olduğu nimetlerin bilinci içinde onları verenin hoşnutluğuna götüren, imanın aydınlattığı bir hayat yolu da bulunmaktadır. “Şüphesiz biz onu (ne yapması gerektiğini göstererek) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek alır.” (İnsan, 76/3.) buyuruyor Yüce Allah. Ne var ki bu ikili yönelişte şükretmemek insanın baskın çıkan tarafın olmaktadır. “Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Mü’minun, 23/78.), “Kullarımdan şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe’, 34/13.) ayetleri bu gerçeği gözler önüne seriyor. İşte insanı içine düşme riskini taşıdığı bu olumsuz duruma karşı bir uyarı olmak üzere Kur’an pek çok ayetinde ve çeşitli ifade üslupları ile ısrarlı bir şekilde insanı sahip olduğu sonsuz nimetlerin bilincinde olup bunun gereğini yapmaya, şükreden bir kul olmaya davet etmektedir.
Şükür iyilik yapanın iyiliğini bilmek, onu dile getirmektir. Buna göre kul, Allah’ın nimetlerini bilip itiraf etmek, ona övgüde ve sürekli itaat hâlinde bulunmakla şükretmiş olur. Kulların iyi fiillerinden dolayı mükâfatlandırılması, kendilerine kat kat sevap verilmesi de Kur’an anlatımında yine şükür diye ifadeye konulmuştur. Nitekim Allah’ın “Şekûr” ve “Şakir”isimlerinin ifade ettiği mana da budur. (Şura, 42/23; Nisa, 4/147.)
İyiliği kaynağını kabul etmeden onun iyiliğini itiraf söz konusu olmaz. Bu sebeple iman, şükrün temeli ve en büyük şükür eylemi olarak kendini gösterir. Nitekim Kur’an’da şükür küfrün mukabili olarak da kullanılır. (Zümer, 39/7.) İmanın kalbin şükrü diye nitelenmesi bu gerçeğe dayalıdır.
Allah Teala, takva hâlini elbiseye benzetir. (Araf, 7/26.) Bu benzetmenin bize verdiği ilk mesaj, elbisenin ayıpları örterek, bedenin mahrem yerlerini gizlediği, onu harici etkilerden koruduğu gibi takvanın da insana zarar verecek fiil, tutum ve davranışlardan koruduğudur. Ancak, ayet bizi, takva gibi diğer bütün güzel ahlak yönelişlerini de manevi birer elbise gibi görmeye ve her birinin hayati nitelikte değer taşıdığı genellemesine de götürmelidir. İşte, şükrü de bu kapsamda ele alarak, “şükredin” emrini “şükre bürünün” algısına dönüştürmek ve şükrü bütün benliğimizle yaşanacak sürekli bir bilinç hâli olarak görmek Kur’an’ın ruhuna uygun düşecektir.
“Müminin hâli ilginçtir; zira yaptığı her iş hayırdır. Bu durum ancak mümin için söz konusudur: Eğer kendisi bir nimete kavuşursa şükreder; bu onun için hayırlı olur. Kötü bir durumla karşılaşırsa da sabreder; bu da onun için hayırlı olur.” (Müslim, İman, 32.) hadisinde bu bakış açısına işaret vardır. Hatem-i Esamda (ö.237/852) “Mihnete şükretmeyen, nimete şükretmez.” derken hadisin ruhunu bize aktarır gibidir.
Acaba bu ruh hâline nasıl kavuşacağız? “Bardağın yarası dolu” diyebilmek bu işin temelini oluşturur. “Gülün dikenli olduğundan şikâyet etmek yerine, dikenler içinde bir gül yaratıldığını fark edip şükret” bilgeliği de bize aynı ruhu üflüyor.
Mihnete şükretme olgunluğunu yakalayabilmek yolunda Kur’an’ın önümüze koyduğu bir gerçek var: İnsan çok kere işin sonucunu kestiremez; kötü zannettiği bir durum gerçekte onun için iyi olabilir. (Bakara, 2/216.) Olayların arka planı daima sürprizlerle doludur. İnsan bu bakış açısını yakalayınca şükür kapısını daima açık tutmak olgunluğuna de erişmiş olacaktır. Şükürden kopan insanın kulluk bilincini de yitirmesi kaçınılmazdır. Bu sebeple şeytanın bütün çabası kulları şükürden alıkoymaya yöneliktir. (A’raf, 7/16-17.) Allah Teala ise pek çok ayette, “şükret”, “şükredin”, “şükredesiniz diye…”, “şükretsinler diye…” “şükredenlerden ol”, “şükretseniz ya!” şeklinde çeşitli ifade üslupları içinde insanı şükre teşvik etmektedir.
Kulluk bilinci ile şükür olgusu arasında doğru orantılı bir ilişki bulunuyor. Biri arttıkça öbürü de artar; azaldıkça öbürü de azalır. Buna göre kulluk bilinci konusunda en ileri noktada olan peygamberlerin şükrüde aynı şekilde en ileri noktada olacaktır. Nitekim Peygamberimiz geceleri kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılmasını anlamakta zorlanan Hz. Aişe’ye; “Ey Aişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari, Teheccüd, 16.) şeklindeki cevabı şükre bürünmeyi somutlaştıran en güzel örnektir.
Şükür kalbin ameli, bedenin ameli ve dilin ameli olmak üzere üç cepheli bir yapıya sahiptir. Bunlardan birinin eksik olduğu şükür asıl anlamını yakalayamamış şekilci bir tutumun ifadesinden başka bir şey olmayacaktır. Bu sebeple şükür sürekli olur ve davranışa dönüşürse gerçek şükür olur. Bu da özel bir çaba ve bilinç ister. İşte burada Hz. Peygamber’in “Allah’ım! Senden nimetine şükretmeğe muvaffak kılınmayı diliyorum.” (Tirmizi, Daavat, 22.) şeklindeki duasını daha iyi anlıyoruz.
Şükür ile teşekkür arasında hem anlam, hem de sebep sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Nimetler karşısında sergilenecek özel tutum şükür; insanlardan gördüğümüz iyilik ve güzel davranışlar işin teşekkür ederiz. “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.” (Ebu Davud, Edeb, 12.) buyuruyor Rasulüllah. Buna göre teşekkür, şükür için bir tür eğitim uygulamasıdır. Görülen iyiliğe minnettarlıkla karşılık veren, teşekkür eden yürek şükür için daha “idmanlı” ve “hazır” olacaktır.
Amellerin sevap katsayısının büyüdüğü özel zamanlardan biri olan ramazan ayı şükür yönelişi bakımından da özel bir anlam taşıyor. Bu ay mümin gönüllerin kavuşmayı şevkle beklediği özel nitelikli bir mevsimi ifade ediyor. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Allah’ım! Recep ve şaban aylarını bizim için bereketli kıl.” diye dua ederken, ramazan hakkında özel bir talepte bulunmaksızın sözünü “Allah’ım bizi ramazana ulaştır.” diye tamamlaması anlamlıdır. Ramazan vesilesi ile istenebilecek sayısız iyilik, güzellik ve nimet bu ayda zaten fiilen yaşanacaktır. Kur’an nimeti ve onun indirilmeye başladığı Kadir Gecesi ramazan ayının bize bahşedilen büyük nimetlerdir. Daha geniş bir pencereden bakalım: Bu ayın başı Allah’ın rahmetin kavuşmaya, ortası bağışlanmaya, sonu da cehennemden kurtuluşa vesile olacak amellerin işlenebileceği süreçler olarak Hz. Peygamber tarafından işaretlenmiştir. (İbn Huzeyme, Sahih, Sıyam, 5.) Özellikle, cehennem ateşine kaşı bir kalkan diye nitelendirilen (İbn Mace, Sünen, Fiten, 12.) ve riya karışma ihtimali çok düşük olması bakımından özel bir yere sahip oruç (Nesai, Sünen, Sıyam, 43.) ibadeti kul açısından ne büyük bir fırsat, ne büyük nimet veşükür vesilesidir!
Tüm faziletlerinin bilinci ile geçirilen ramazan ayı sadece bu zaman diliminde sağlanan manevi kazanımların değil, sonraki dönemlerde elde edilecek kazanımlar için de düğmeye basıldığı süreç olur. Bu ayda edindiği özel tecrübelerle pekiştirdiği kulluk bilinci ve bunun fiili yansımaları ile ruhu arınan mümin bütün hayatı süresince sahip olduğu nimetlere şükretme kabiliyetine sahip olur.
Gerçekte “Şükreden kendisi için şükreder.” (Lokman, 31/12.) Ama yine de,“ Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmran, 3/144.)