Makale

Kalbiniz Ne Renk?

Kalbiniz Ne Renk?

Rukiye Aydoğdu
Diyanet İşleri Uzmanı

Trafik ışıkları, korna sesleri, egzoz dumanları…
Gereksiz yoğunluklar, sebepsiz telaşlar, sınırsız ihtiyaçlar…
Memnuniyetsizlikler, dudak bükmeler, burun kıvırmalar, sonu gelmez şikâyetler…
Mezuniyet törenleri, saray düğünleri, doğum günü partileri…
Lüks organizasyonlar için beş yıldızlı oteller, “bizi biz yapan her şeyi bulabileceğimiz” alışveriş merkezleri, Semud’u kıskandıran gökdelenler, İrem’i gölgede bırakan plazalar, göğü delen modern tapınaklar…
İşte, tüm bunların tam ortasında, seslerin, renklerin, gölgelerin hâkimiyeti altında yaşam mücadelesi veren, gitgide ritmi zayıflayan, cılız bir tonda da olsa atmaya çalışan ve vazifesi yalnızca vücudumuza kan pompalamak olmayan bir kalbimiz var. Kulaklıklarımızı çıkarırsak belki sesini işitebilir, nasıl can çekiştiğine şahit olabiliriz.
Çıkaralım kulaklıklarımızı, güneş gözlüklerimizi çıkaralım, gözlerimizi mıhladığımız ekranlardan ayıralım ve can gözüyle şöyle bir bakalım hayatımıza:
Hayatımızda ne kadar büyük bir yer kapladığımıza bakalım. Kendimizin, benliğimizin, nefsimizin yüceliğini başı dumanlı dağları izlercesine uzaktan seyreyleyelim. Kendimize haset edelim. Rabbimizin, ilah edinmememiz konusunda bizi defalarca uyardığı heva ve heveslerimizin doruklarında gezelim. Gözümüz hep yükseklerde olsun, asla zirvelerden inmeyelim. Her şeyin en iyisine layık olduğumuzu hiç unutmayalım çünkü “biz buna değeriz!”
Dinleyelim sonra, şehrin gürültüsünden sesini işitemediğimiz, göğüs kafesimize hapsolmuş bir tutsak misali yaşamaya çalışan kalbimizi dinleyelim. Neden bu kadar solgun, neden bu kadar bitkin olduğunu düşünelim. Neden sonra onu parsellere ayırdığımızı, orada sadece bizimle aynı rengi paylaşanlara, sadece bize benzeyenlere yer verdiğimizi fark edelim. Ne kömür gözlü çocuklara, ne elleri nasırlı ihtiyarlara ne de gözü yaşlı yetimlere orada yer bırakmadığımızı görelim. Ve Şair’e çağımız için koyduğu “kalp yetmezliği” teşhisi için bir kez daha hak verelim.
Evet, kalp yetmezliği yaşıyoruz her birimiz; kalbimiz kimseye yetmiyor, orada kimseyi barındıramıyoruz. Biz ve bize ait olan onca şey varken dünyamızda, başkalarına yer ayıramıyoruz. Kendi fotoğrafımızı çekmekle o kadar meşgulüz ki kimsenin derdini çekemiyoruz. Hiçbir keder iştahımızı kaçıramıyor, hiçbir acı keyfimize gölge düşüremiyor, canımızı yakamıyor. Kimsenin bizi üzmesine izin vermiyoruz. Kendimizden başka kimsesi olmayan varlıklar haline geldik, içimizdeki çölün giderek büyüdüğünün farkına varamıyoruz. Çölleşiyor yüreklerimiz, çoraklaşıyoruz, nefes alabileceğimiz vahalarımız kuruyor bir bir… Acıma duygumuzu yitirdiğimizden, göz pınarlarımızı kuruttuğumuzdan beridir kalbimiz kuruyor; yavaş yavaş, farkına varmadan ölüyoruz… Oysa üşüyenlerle birlikte üşüdüğümüzde, ağlayanlarla birlikte ağladığımızda, ekmeğimizi aç olanlarla paylaştığımızda ancak bir kalp taşıdığımızın farkına varabiliriz.
Rabbimiz zayıfların, mazlumların, güçsüzlerin adını Kitabında anıyor; onlara kol kanat gereni övüyor, yüceltiyor, bu kimselere ebedi bir hayat vaat ediyor. İçimizdeki sarp yokuşlarımızı aşmak için bizlere yol gösteriyor. Biz ise Allah’ın Kitabına boş gözlerle bakıyoruz. İşitip unutuyoruz, içimizde işittiklerimizi yutan kara delikler var adeta. Çok yiyor, çok konuşuyor, çok uyuyor ve çok unutuyoruz. Gaflet içinde yaşıyoruz; neredeyse duyarsızlıktan helak olacak hâldeyiz. Oysa biz, kendisini helak edecek kadar başkalarının hidayetini dert edinen bir peygamberin ümmetiyiz. Yarım hurmayla dahi olsa paylaşımı küçümsemeyen; borçluya, hastaya, yaşlıya yardım eli uzatılmasını isteyen bir peygamberimiz var bizim. (Müslim, Zekât, 68.) Bize ancak içimizdeki zayıflar sebebiyle rızık verildiğini hatırlatan; mazlumun ahından sakındıran bir peygamberimiz var bizim. (Buhari, Cihad, 76; Buhari, Zekât, 63.) Sofrasında Abdullahlara, Eneslere, Beşirlere yer açan, yetimi doyuran, yoksula kol kanat geren bir peygamberimiz var bizim. O, yanında iki kişilik yemek olanın üçüncü bir kişiyi, dört kişilik yiyeceği olanın ise beşinci bir kişiyi misafir etmesini isterdi. (Buhari, Mevakit, 41.) Ashabına çorbasına biraz fazla su koyup komşularına da ikram etmesini söylerdi. (Müslim, Birr, 143.) O, komşusu açken tok yatmamamızı isterken (İbn Ebi Şeybe, İman ve Rü’yâ, 6.) köşe başında çocuklar açlıktan uyuyamıyor bugün. Ümmetin yetimleri soğuktan donuyor, yüreğimiz onları ısıtmaya yetmiyor.
Peygamber nasihatine uyup bize sığınan bir kimseye sığınak olduğumuzda (Ebu Davud, Zekât, 38.) belki ahir zaman hastalıklarımıza derman bulabiliriz. Duyarsızlıklarımızdan kurtulup haksızlıklarımızı görebildiğimizde, şımarıklıklarımızın farkına varabildiğimizde, başkasının hakkını yiyormuş, başkasının nefesini alıyormuş gibi hissettiğimizde belki körelen yanlarımızı diriltebiliriz. Belki o vakit gökdelenler arasına sıkışmış kalbimiz rahat bir nefes alabilir. Bahtı gözlerinden kara yavruların yüzünü güldürebildiğimizde kalbimizde herkese yetecek kadar yer bulunduğunu görebiliriz belki. İşte o zaman yalnızca grinin tonlarına, metal rengine, kurşun rengine, duman rengine yer verdiğimiz kalbimize bir çocuk almış olacağız. Elindeki fırçayla kalbimizi gökkuşağının bütün büyülü renkleriyle boyayacak bir çocuk…