Makale

Orta Yolda Yürümek

KÜLTÜR-SANAT-EDEBİYAT

Orta Yolda Yürümek

H. Havva ERGÜN

DÜNYANIN yuvarlak olduğuna dair öyle sağlam bir inanca sahibiz ki, şimdi astronomik otoriteler çıkıp “Sizi aldattık, dünya aslında düz, işte bunlar da uydu fotoğrafları!” diyerek dümdüz bir dünyanın fotoğraflarını yayınlasa, bunu ciddiye bile almayız. Çünkü dünyanın düz olduğuna dair bir inancı içimize yerleştirmek için tüm dünyamızı yıkmamız gerekir ve biz bunu kolayca göze alamayız.
Büyüdükçe yahut yaşlandıkça, fiziksel dünya ile manevi dünyanın birbirinden kopuk olmadığını idrak ediyorum. Onlar birer bütün; tıpkı zihinle bedenin bir bütün olması gibi. Bu bütünlük kafamda bazen öyle ileri boyutlara varıyor ki; tıpkı içlerinde oturduğumuz yapılar gibi, ruhlarımızın da köşeli, balkonlu, bol çekmeceli, baza altlarına tıkıştırmalı, üst üste yığmalı varlıklara dönüştüğümüzü sanıyorum.
Dünya yuvarlak, bizlerse köşeliyiz; bu düpedüz bir uyumsuzluk! Modern şehirlilerin köşeli, esnemeyen ve çoğunlukla ideolojik düşünce yapısıyla doğal yaşamdaki esneklik, geçirgenlik birbirine uymuyor. Yine de dünya yuvarlak olmaya devam ediyor. Ne yöne gidersek gidelim, eğer yeterince gidersek, niyetimizin zıddına varmış olacağımız gerçeğini dünyanın yuvarlaklığı sağlıyor. Anne sevgisinin anne eliyle aşırılaştırılması çocuğun bünyesinde nasıl zehre dönüşebiliyorsa, karşılık görmeyen aşk nasıl nefrete dönüşebiliyorsa, yanlış bilgi ve zanla zehirlenen iman nasıl küfre dönüşüyorsa, şeytanın insanları kandırmak için elinde tuttuğu en büyük koz nasıl Allah oluyorsa, dünya da öyle yuvarlak, öyle kaygan. Ne kadar doğuya gidersen o kadar batılı, ne kadar güneye inersen o kadar kuzeylisin.
Dünyanın yuvarlaklığı zihinlerimize de kalplerimize de sirayet ettirilmiş Allah tarafından. Yoksa nasıl, bir zamanlar düşman olduğumuz kişilerle aramızda dostluk filizlenebilir, eski dostumuz nasıl bize düşman kesilebilir? (Âl-i İmran, 3/103.) Farz-ı misal, kafasını aydınlanma fikrine takmış bir insan nasıl olur da, esneklikten ve geçirgenlikten yoksunlaşarak yobazlaşabilir?
Ne güzel söylemiş atalarımız: “Ne oldum değil ne olacağım de” diye. Her sınav, durduğumuz yerin koordinatlarını saptamak için bir fırsat. Sanki hiçbir zıtlık yok, artı eksi kutuplar yok, tüm zıtlıklar birer yanılsama; sadece gidilen yoldaki inatçı bir ısrarın bizi niyetimizin zıddına götürebileceği bir eğim var. Bu yüzden şaşkındım Kur’an’daki “Vallahi, biz müşrik değildik!” (En’am, 6/23.) diye yemin edenlere Rabbimizin “Müşriktiniz!” demesine. Bu yüzden alt üst olmuştum. Ama Rabbimizin istediği iman bambaşkaydı. Yanlışta ısrar ettikçe imanın dahi küfrün stabilizesine düşme ihtimali vardı. Bu ihtimal karşısında bütün ezberlerim bozulmuştu.
O hâlde diyorum kendime, o hâlde gidilecek yön kadar önemli olan, asıl olan mesele haddi bilmek, onu aşmamak, orta yolda olmak. Orta yolda yürümek insana bambaşka bir vakar katıyor, bir vakarı oluyor insanın; sorularına, davranışlarına, niyetlerine kadar işleyen bir tarz bu.
Kur’an’da Rabbimizin sürekli soru soran müşriklere verdiği cevaplar ile peygamberlerin ve salihlerin sorularına verdiği cevaplar arasındaki farkı yaratan da sanırım bu vakar, bu eda, bu niyet.
Hatırlarsanız, Yahudilerden bir inek kesmeleri istenmiş ve Hz. Musa’nın kavminin ardı arkası kesilmeyen sorular sormaları Rableri tarafından kınanmıştı. (Bakara, 2/71.) Hz. İbrahim’in yeniden dirileşe dair sorularına ise Rabbi, onun kalbini teskin edecek mahiyette cevaplandırmıştı. O hâlde mesele soru sormak değil de, onu nasıl sorduğumuz, niçin sorduğumuz; mesele namaz kılmamız değil de onu nasıl kıldığımız; oruç tutmamız değil de onu nasıl tuttuğumuz ve mesele kurban kesmemiz değil de onu nasıl ve ne niyetle kestiğimiz…
Maun suresinin bu bağlamda sadece ‘eylemin’ değil, eylemin içine ruh (ya da orta yolda olmanın insana kazandırdığı tarz, eda, niyet) koymamızın da gereğine atıfta bulunması, bana dünyanın yuvarlak olduğunu, sapmanın sadece bir eğim meselesi olduğunu hatırlatıyor vesselam.