Makale

Nurullah Genç

SÖYLEŞİ

Söyleşi: Elif Arslan

Nurullah Genç: “İnsanı kavramanın, onu iyi okumanın yolu, farklı bilim dallarının ya da farklı bilgilerin dünyasından hayata bakmayı becermektir.”


Hz. Peygamber sevgisi, asırlardan beri milletimizin gönlünde önemli bir yer etmiş, bu sevgi ve bağlılık her alanda kendisini göstermiştir. Toplumsal hayatta, kültür ve edebiyat ürünlerinde, evlerin dekorasyonunda, çocuklarımıza verdiğimiz isimlerde, askerimize Mehmetçik diye seslenişimizde, kısacası hayatımızın her alanında aşikâr olan peygamber sevgisi, bugün de aynı içtenliği ve heyecanıyla inananların gönlünde yer ediyor. Hatlar, tezhipler, mezar taşları, miraciyeler, mevlitler, naatlar, şiirler ve daha pek çok yolla ifade etmişiz Allah’ın rasulüne olan sevgimizi, bağlılığımızı…

Nurullah Genç’i de pek çok kişinin tanıması Peygamberimizle ilgili bir eserle, Yağmur’la oldu. İlk yayımlanan şiiriniz de Peygamber Efendimiz’le ilgili yanılmıyorsam...

Evet hicretle ilgilidir. 1979’da lise son sınıftaydım. Hicret konulu bir yarışma düzenlenmişti. O yarışmada birinci seçilen “Hicret” isimli şiirim ilk yayımlanan şiirimdir.

O yıllarda yazdığım şiirleri, 1980-1983 arasında yazdıklarım hariç, şiir açısından zayıf bulduğum için çoğaltmıyorum. Ama o şiir, hicreti anlatan, Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkışını, oradaki duygularını anlatmaya çalışan bir şiirdi. Şiirsel olarak zayıf ama destan olarak güçlü bir metindi.

Meşhur şiiriniz Yağmur, hem çok sevildi, hem de Peygamberimiz ve şiir denilince ilk akla gelen şiirlerden biri oldu. Yağmur’un arka planını şairinden dinleyebilir miyiz?

Yağmur şiiri yazıldığı anda on yıllık bir geçmişe sahipti. Yani 1980-1990 arasında on yıl, niye benim bir naatım yok, niye ben bir naat yazamıyorum diye acı çekmiş bir adamım ben. Ve o acının, o ıstırabın sonucunda yazılmıştır. Yarışma ilan edilince çevremden de gelen destekle gönderdim.

Nurullah Genç, bir naat daha yazmayı düşünür mü? Veya yazacak olsa bu naatın ana teması ne olur?

Aklıma gelmedi değil ama Yağmur’un daha üstünde bir şey olursa yazarım, yoksa yazmanın bir anlamı yok. Her şair her yazdığı şiiri, bir öncekinden iyi yazmak zorundadır. İrtifa kaybetmemelidir. Çünkü şiirin, sanatın, edebiyatın seviye olarak düşmeye tahammülü yoktur. Edebiyatımızı ve şiirimizi yeniden kalkındıracak, yeniden iyi noktalara taşıyacak yol budur. Ben de bir naat daha yazar mıyım bilmiyorum ama hayallerim var, gerçekleştirebilirsem çok mutlu olurum.

Kafanızda oluşmuş herhangi bir şey…
Şöyle söyleyeyim: Kafamda birkaç düşünce olgunlaşmak üzere. Olgunlaşırsa, şiirimin ikinci dönemi başlamış olacak zaten, yeni şeyler yapmayı düşünüyorum. Yani o defteri kapattım. Bundan sonra başka bir defter açacağım şiirde inşallah.

‘Siyah Gözlerine Beni de Götür’ şiiriniz de bir naat mı?
Hayır, o bir naat değil ama oradaki siyah gözler bir çift bayan gözü de değil. Aslında “Siyah Gözlerine Beni de Götür” bir münacattır. Gözü mecazi manada alırsanız, siyah gözlerden kasıt, Cenab-ı Hakk’ın varlığıdır. Çünkü O’nu tarif etmek mümkün değil, hayal etmek mümkün değil, tasavvur etmek mümkün değil. Bunu siyah gözlü bir bayana yazılmış bir şiir olarak algılayabiliyorlar. Onlara kızmıyorum, her okuyucu şiiri kendine göre yeniden inşa edebilir ama söylediğim gibi aslında bir münacattır o şiir.

Son kitabınız Ateş Semazenleri geçen yıl yayımlandı. Kitabın ismi gibi bölüm isimleri de dikkatimizi çekti: Son Yangın ve Su Yangını. Gerçi siz şiirlerinizin kastettiğiniz anlamın dışında algılanabildiğini ya da her okurun şiiri kendine göre inşa edebildiğini, edebileceğini söylüyorsunuz ama elbette sizin bakış açınızı, duygu ve düşünce dünyanızı yansıtıyor şiirleriniz. Bu bağlamda ateş, semazen, yangın, su, dahası su yangınının imalarını anlatabilir misiniz?

Buradaki yangın kalbe düşen ateştir. “Ateş Semazenleri” de yanmayı ve dönmeyi anlatıyor. Kültürümüzde çok önemli olan bu kavramları, Mevlana felsefesinde de görebiliriz: Yanamayanlar dönemezler. Aslında evrendeki her varlığın dönerken yandığını, zikrettiğini düşünüyorum. Tabii söylediğiniz gibi, bu benim bakış açımdır. Ben böyle düşünüyorum ama bir başkası böyle düşünmeyebilir. “Son Yangın”da dünyanın, insanlığın son halini, insanlığın, ülkemizdeki insanların psikososyal durumunu, yeryüzündeki birtakım gelişmeleri kendi bakış açımdan, kendi penceremden anlattım.

Bu bölümün arkasından “Su Yangını” bölümü geliyor. Buradaki şiirlerde zaten ana temalarım olan sevgi, aşk, ölüm, hüzün, ayrılık gibi temaları biraz daha derinliğine sorgulayarak, biraz daha toplumsal ve tarihsel bir çizgide ele aldım.

Su ve yangın nasıl bir tamlama oluşturdu?
Suyun bizim kültürümüzdeki anlamını biliyorsunuz. Su, içinde hayatı barındıran, hayatı ifade eden bir kavram. Hayatı güzelleştirmenin karşısında pek çok olumsuzluk, daha güzel bir hayatın önünde pek çok engel olabilir. Bütün bunlara rağmen ben, bir dirilişin, yenilenmenin olduğunu düşünüyorum.

Yakında yayınlanacak yeni bir şiir kitabı üzerinde çalışıyorsunuz sanırım…
Evet, toplu şiirlerimde son kitabım “Harflerin Simyası”. Alfabenin yirmi sekiz harfine yazılmış yirmi sekiz şiir var bu kitapta. A’dan Z’ye… Sadece Ğ’nin şiiri yok, çünkü onunla başlayan kelime yok. Ama aynadan zerrine 28 harf, 28 şiir var orada. O da kitabın son bölümü yani; harflerin simyası…

Padişahları şair olan bir milletiz. Böyle bir geleneğimiz var, bu gelenekte alanlar birbirinden günümüzdeki kadar ayrılmış da değildi. Bilim adamları farklı alanlarda, bilimin ve sanatın farklı dallarında faaliyet gösterip uzman olabiliyorlardı. Siz de Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde profesörsünüz. Akademisyen kimliğinizin, üstelik farklı bir alandaki akademisyen kimliğinizin yanısıra, şairliğiniz, sanatın farklı dallarıyla da uğraşmanız buna güzel bir örnek. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İngiliz düşünürü Francis Bacon insanların düşebilecekleri hataları tanımlarken bu hatalardan birisini meslek hatası olarak açıklar. O da şudur: Tek alandan yeryüzüne ve insanlığa bakarsanız yanlış okursunuz hayatı. Çünkü insanın kendisi bütün bilimlerin konusudur zaten. Kimyasıyla, fiziğiyle, biyolojisiyle, iç dünyasıyla, dış dünyasıyla, toplumsallığıyla… Toplumsallığıyla sosyolojinin, ruh haliyle psikolojinin, kültürel yanıyla antropolojinin, harcama ya da hayatını kazanma mantığıyla iktisadın, yaptığı iyi ve kötü şeylerle hukukun, doğrusuyla, çirkiniyle, güzeliyle ahlakın… pek çok disiplinin konusudur insan. İnsanı kavramanın, onu iyi okumanın yolu, farklı bilim dallarının ya da farklı bilgilerin dünyasından hayata bakmayı becermektir. Eğer tek alanda kalırsanız ve hayata tek alandan bakarsanız hayatı yanlış yorumlarsınız. Ben iktisatçıyım, iktisadi bir gözle bakıyorum hayata. Davranış bilimleri hocasıyım, davranış biliminden bakıyorum, psikolojiden bakıyorum, sosyolojiden bakıyorum, bakmaya çalışıyorum. Bunu büyük bir beceriyle yapıyorum demiyorum, yapmaya çalışıyorum. Edebiyatın dünyasından bakıyorum, fotoğrafın dünyasından bakıyorum, fizik bilimlerin dünyasından bakmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki hayat bunların hepsinden ibaret, tek taraflı değil.

Bir şiirdeki bir ifadenin fotoğrafını çekmeyi düşündünüz mü hiç?
“Lambada titreyen alev üşüyor” mısrasının fotoğrafını nasıl çekebilirim diye uzun zamandır düşünüyorum. Lambada alev var, ama bir taraftan da o kadar soğuk ki sert bir rüzgâr değil, hafif bir soğuk fırtına esiyor ve alev titriyor, üşüdüğünü hissediyor. Bunu nasıl çekerim diye düşünüyorum. Fotoğraf güzel bir şey. Şiirde, şairin imge yapısındaki çağrışım bir fotoğrafta varsa o fotoğraf sanattır, derim. Yoksa düz bir metin gibiyse, fotokopi gibi çektiyseniz onun bir anlamı yoktur.

Fotoğrafın sizin dünyanızdaki anlamı nedir?
Bazen fotoğrafını çektiğim bir şeyin başında iki saat, üç saat kalıyorum. Emin olun yazın tarlalara fotoğraf çekmeye gidiyordum, saatlerce ayrılamıyordum, oysa fotoğrafını çekmişim artık. Ama ayrılamıyordum, çiçeklerle böceklerin aşkını seyrediyordum. O buluşmayı izliyordum, biri çiçek, biri böcek… Böceğin çiçeklerdeki fotoğrafını çekip ondan sonra seyrediyordum onu. Bir iktisatçının bunu yapması ya da bir işçinin bunu yapması önemli bir şey diye düşünüyorum. Bunu çoğaltmamız lazım. Dünyanızı öyle bir dolduruyor ki o güzellik, gördüğünüz güzelliklere basit, sıradan bir mantıkla yaklaşmıyorsunuz artık. Zaten aşk da burada gerçek bir aşk olmaz mı… Zaten aşk burada ölümsüz olmaz mı, böyle hissedilirse ve duyulursa… İşte onun için sokaklarımız, evlerimiz mutsuzluklarla dolu, onun için gençlerimiz bir arayış içerisindeler sürekli ama hakikati bulmakta zorlanıyorlar. Onun için insanlar birbirlerine kıyıyorlar, onun için aldatıyorlar, onun için göründükleri gibi olamıyorlar. Ben çiçeğin ya da böceğin dünyasında ikiyüzlülük hiç görmedim bugüne kadar. Dünyanın en güzel varlıkları gibi geliyor bana, çünkü ikiyüzlü değil, neyse onu yapıyor. Yılan bile ikiyüzlü değil, ısıracaksa ısırıyor. Korkutuyor sizi gördüğünüz zaman, neden, çünkü ikiyüzlü değil. Ama bir Batılı düşünür şöyle söylüyor: “İnsanda, beni en çok rahatsız eden şey, başkasının gözlerinin içine bakıp gülümseyebildiği anda ona kötülük yapmayı da düşünebilmesidir.”

Son olarak Dergimizin okuyucularına, Diyanet İşleri Başkanlığı personeline neler söylemek istersiniz?

Her din görevlisinin aslında iyi bir sosyal bilimci olması lazım, psikoloji, sosyoloji, felsefe, mantık okuyacak. Din görevlisinden söz ediyoruz; bunları okuyacak ki toplumu tanıyabilsin. Hatta bu disiplinlerle ilgili genel bilgileri olacak ki matematiğin ne anlama geldiğini dinî olarak da anlatabilsin. Ünlü Fransız düşünürü Descartes -kendisi metodolojide rasyonalizmin dünyadaki en önemli temsilcilerindendir, riyazetin yani matematiğin de dünyadaki en önemli isimlerinden birisidir- bütün kâinatın matematikle ifade edilebileceğini söyler. Kendisini aforoz eden, kovan papazlara “Ben sizden daha dindarım çünkü ben Tanrıya öylesine inanıyorum ki bütün kâinatı belli bir matematiksel temele göre yaratmıştır.” diyecek kadar önemli bir isimdir. Bir din adamı matematikle biraz ilgilenecek ki bu tarafından da bakabilsin hayata. O yüzden eski bilim adamlarımız, bilgelerimiz, alimlerimiz zamanında yedi ilimde en iyi noktaya gelmeyi hedef seçmişlerdir. Yedi ilimde; bu yüzden bazıları için yedi tula sahibi ifadeleri kullanılır, sebebi budur. İnsan kavramlarla yaşar, kavramlar, kaynaklara aitse, yeryüzünün, hayatın bilgisini ifade eder. Az sayıda kavram, sınırlı sayıda homojen kavram, yani tek alana hapsedilmiş kavram bilgisi, ifade etmeyi zorlaştırır. İşte meslek hatası budur. Onun için çokça alandan bakmanız lazım.

En son olarak ne diyelim? Meslek ataletine yakalanmayalım, hayata tek boyutlu bakmayalım, kendimizi çoğaltalım.
Okuyucularımızdan Yağmur şiirinizden bir bölümle ayrılalım mı?
Elbette…
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım