Makale

Olmak (Ben Oldum!) Tehlikesi

Olmak (Ben Oldum!) Tehlikesi

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır?
Yunus

Yrd. Doç. Dr. Nihat Uzun
KTÜ İlahiyat Fak.

Başlıktaki parantez içi ifadede geçtiği biçimde “olmak”, insanın en büyük ve sinsi zaafı olsa gerek. Öyle ki insan, az bir çaba sarf ederek ele geçirdiği başarı karşısında bile “bir şey olma”nın hazzını yaşamak istiyor. Uğrunda çok çaba sarf ettiyse bu haz katlanarak büyüyor. Küçük ya da büyük olsun, başarıdan haz duymak insani bir durumdur. Oysa “olmak” fikri, insanı sürükleyeceği sonuçları açısından büyük ve sinsi düşman sıfatlarını hak eder. Çünkü esasında “olmak”, bu fani âlemde insana verilmiş kabiliyetlerden birisi değildir. O sadece “olduğunu” vehmeder. Şöyle ki;
“Olmak” bitmektir. Tamamlamak ve tamam olmaktır. Esasında bu yönüyle en güzel ve kesin anlamını “ölmek”te bulur “olmak”. Ölen insan tam olur, tamam olur. Oysa bu âlem yürüme yeridir. Yürüme, yolda olmayı gerekli kılar. Yolda olan insan bir neticeye doğru akıp gitmektedir. İşte bu yürüyüş, insanın bir an durup “Oldum!” demesine manidir. Çünkü “olmak” durmaktır. Durmak ise tabiatın ve -dolayısıyla- insanın doğal hâllerinden bir hâl değildir. Tabiat sürekli hareket eder, değişir. Ölür ve dirilir. Tabiat içre yaşayan insanın kendisini ondan soyutlaması, çekip çıkarması anlamsızdır. İnsanın tabiatla uyum içinde olmasının gerekliliğini herhâlde en güzel Mevlâna anlatır: “Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol...”
“Olmak”, mükemmellik ile eş anlamlıdır. İnsan diğer canlılara nispetle mükemmel yaratılmıştır, fakat bu mükemmellik onun bir varlık olarak vücut bulmasıyla alakalıdır. Amelleri bakımından, dünya hayatında “insan” ile “mükemmel”in ilişkisi, arayan ve aranılan arasındaki ilişkidir. İnsan daima mükemmel olanı arar, onun peşinden gider, ona ulaşmaya çalışır. Ama bunu dünyada başarmak insanın nasibinde yoktur. “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf, 12/76.) düsturu, insanın hem mükemmeli araması için bir teşviktir hem de ona ulaştığını vehmetmesini engelleyen bir ikazdır.
“Olmak”, kendini bilmemektir. Oysa insan kendini bilmelidir. Kendini bilmek, hakikat arayışını kolaylaştırır ve hayatın sürdürülebilir bir mutlulukla devam etmesini temin eder. Zira insanın kendini bilmesiyle Yaratıcı’ya yakınlaşması arasında derin bir ilişki vardır. İnsanın kendini bilmesi, kendinden kalkarak kendini var edeni bilmesi demektir. Nihayet insanın kendini bilmesi, sınırlarını bilmesi demektir ki sınırlarının farkında olan kimse “Ben oldum!” deme takatini kendinde bulamayacaktır. Çünkü insanın sınırları böyle bir tavır içerisine girmesine imkân tanıyacak kadar geniş çizilmemiştir. Bir de farkında olmak gerekir ki, sınırları bilmek, “haddini bilme”nin ta kendisidir.
“Olmak”, kibirdir. Kibir, insanın aklını ve basiretini bağlayan ve kendisine dışarıdan bakabilmesini engelleyen kimi zayıflıkların bir neticesidir. Kendisini merkeze alıp etrafa bakan değil, kendisine başka bir yerden -mesela yukarıdan- bakabilen insan, acziyetini daha kolay fark eder. Bu sebeple hiç aynaya bakmayan ya da baktığı zaman gerçeği değil de hayal ettiği şeyi gören kimseler, acziyeti yanlarına yaklaştırmazlar. “Olmak” zannı ve vehmi böylelikle ortaya çıkar ve insan “olduğunu” zanneder. Esasında olan bir tek şey vardır: İnsanın kendini unutması. Bir kere insan kendini unutunca, içinden çıkmasının mümkün olmadığı dipsiz kuyulara düşer ki ancak Rahman’ın lütfu ve yardımına sığınanlar oradan kurtulabilirler.
Bu cümleden olarak, insan-ı kâmilin de “yolda olan insan” olduğunun belirtilmesi gerekir. İnsan-ı kâmil asla “oldum” diyen kimse değildir. Ya da şöyle söylenebilir: Kemal mertebesine eren insan, esasında kat etmesi gereken yolun uzunluğunun ve çetrefilliğinin tam farkında olan insandır. Onu diğerlerinden ayıran temel fark budur. Kemal derecesini elde edememiş insanlar, sadece yürümekte oldukları yolun mahiyetini tam kavrayamamış insanlardır. Böyle oldukları için onlara bazı kazanımları sonucunda “oldum” demeleri daha kolay gelebilir. İnsanlık tarihinin kâmil insan vasıflarını en iyi ve en üst seviyede temsil eden peygamberlerin hayatı bu konuda yolumuzu aydınlatır. Onlar vahiy alıyor olmak gibi bir üstünlük ve şerefe nail olmalarına rağmen hep yürüme hâlinde olmuşlardır. Takvanın zirvesini temsil ediyor olmalarına rağmen hep elleri semaya açılı durmuşlardır. Bunun anlamı şudur: Onlar, “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.” fehvasını gönüllerinin en mutena semtinde saklamış ve her daim onunla amel etmişlerdir. Çünkü buradaki “bilmek”, sadece bilgisi diğer insanlardan/varlıklardan fazla olan anlamında olmasa gerektir. Anlaşılan o ki buradaki “bilen”, bir üstünlük sembolüdür: İnsana her zaman kat etmesi gereken aşamalar olduğunu hatırlatan, bir engeli aştıkça bir başka engelle karşılaşabileceğini, bir problemi çözdüğünde bir başkasıyla karşılaşabileceğini ve nihayet takva adına bir şey yaptığında, bu konuda ondan daha iyisini yapan ya da bilen birisinin olduğunu hatırlatan bir uyarı. Yine bunun içindir ki kulluk ömürlüktür. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (Hicr, 15/99.) ayetinden daha iyi bu durumu ne anlatabilir?
Son söz: “Olmak” düşüncesi hoşumuza gider. Ama bilmeli ki buradaki “Biz”, fıtrat üzere yürüyen temiz benliği değil, her fırsatta bu benliğin üstünü örtmeye çabalayan nefsi anlatır. Nefis diğer insanlardan her hâliyle üstün olduğumuzu bize fısıldarken en çok, eskiden bulunduğumuz makama göre şimdi ne kadar üstün bir yerde olduğumuzdan bahseder. Bu fısıltılara aldanırsak adı üstünde “aldanmış” oluruz. Ve aklı başında insanlar bize bakıp “ne oldum delisi” olduğumuza hükmederler.