Makale

Gönül Yapmak


GÖNÜL YAPMAK
Mustafa Özçelik


Kayda görseng köngli sınuk merhem bolgıl
Andağ mazlum yolda kalsa hemdem bolgıl
Ruz-ı mahşer dergâhığa merhem bolgıl
Mâ vü benlik halayıkdın kiçtum muna


(Nerde gönlü kırık birini görürsen sen ona merhem ol. Nerde yolda kalmış bir mazlum varsa ona yoldaş ol. Böyle yaparsan mahşer gününde yaratıcı ile birlikte olursun. Böylece benlik senlik davasından geçip birlik içinde olursun. Divan-ı Hikmet’ten)


Türklerin, İslâmiyet’i kabul ederek yeni bir kültür ve medeniyet dairesi içine girmeleri hem kendi tarihleri hem de genel anlamda dünya tarihi için son derece mühim bir hadise olmuştur. İslâmiyet’le aydınlanan, İslâm’ın manevî ve estetik bir yorumuyla zenginleşen yeni yapının ilk önemli mimarı, bu tarihin Türkistan sahasındaki ilk ve en büyük temsilcisi Ahmet Yesevî olmuştur. Türkçe söyleyen sufî şairlerin “piri” kabul edilen Ahmet Yesevî, asırlar boyunca Türklerin bulundukları bütün coğrafyalarda manevî bir mürşit olarak kabul görmüştür. Yesevî, öylesine geniş ve tesirli bir kabul görmüştür ki, bugün nerdeyse tarihî hayatı ve şahsiyeti unutulmuş, fakat her biri birer “hikmet incisi” olan şiirleriyle, menkıbeleriyle hafızamızda yaşayan en büyük sufî olarak kabul görmüştür.

Ahmet Yesevî, düşünce ve duygularını diğer bütün sufî şairler gibi şiirle ifade etmiştir. Fakat onun şiirleri edebiyatımızda “hikmet” adı verilen özel bir türle ifade edilmektedir. Onun şifahî olarak söylediği bu dörtlükler zaman içerisinde derlenerek bir divan haline getirilmiş ve Divan-ı Hikmet adıyla anılır olmuştur. Bu eserin en başta gelen özelliği İslâm’ın inanış ve ahlâk esaslarını yarı-göçebe geniş halk kitlelerine anlatan bir eser olmasıdır. Böylece İslâmiyet’i yeni kabul etmiş, bu konuda henüz yeterli bilgiye sahip olamamış topluluklar bu hikmetler vasıtasıyla dinlerini öğrenme imkânları bulmuşlardır. Daha da önemlisi bu anlatımın Türkçe ile gerçek-leştirilmesidir. Böylece öğretilen kurallar ve bilgiler, ezberlenen kurallar olmaktan öte anlaşılan dolayısıyla uygulanabilen kurallara ve bilgilere dönüşmüşlerdir.

Ahmet Yesevî’nin divanında çok sayıda şiiri (yaklaşık 4400 hikmet) bulunmaktadır. Bunların hepsinin okunup incelenmesi şüphesiz ki önemlidir. Zira bunlarda ilâhi aşk, Allah’ın birliği, mutlak irade ve kudreti, Hz. Peygamber sevgisi ve sünneti, ibadet, ahlâk, ahiret, kıyamet gibi İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlâk esasları ele alınmıştır. Ama yazımızın başına aldığımız dörtlüğü bile Ahmet Yesevî düşüncesini daha doğrusu sufilerin amaçlarını anlama açısından yeterli olacaktır. Bugünkü Türkçe ile ifade edecek olursak bu dörtlükte şöyle denilmektedir: “Nerde gönlü kırık birini görürsen sen ona merhem ol. Nerde yolda kalmış bir mazlum varsa ona yoldaş ol. Böyle yaparsan mahşer gününde yaratıcı ile birlikte olursun. Böylece benlik senlik davasından geçip birlik içinde olursun.”

Buna göre kâinatta esas olan insandır. Çünkü insan gönül sahibidir. Gönül ise mecazen “Beytullah”tır. Marifet “Allah’ı bilme” bilgisinin kaynağıdır. İnsan gönlü mamur ise, ortaya kâmil (olgun) insanlar çıkar. Böyle insanların yaşadıkları toplulukta ne garip, ne yoksul, ne yolda kalmış kimse kalmaz. Birlik ve dirlik şuuru içinde sevgi, barış ve esenlik dolu bir hayat sürülür. Bu da dünyaya gönderilişin temel amacıdır. Bir olan Allah, kullarının da birlik içinde olmasını ister. Çünkü birlik yoksa dirlik de olmaz.

Fakat bu meselenin halli kolay değildir. Gündüzün zıttı nasıl gece ise birliğin düşmanı ayrılık sevginin negatifi nefrettir. Bu zıtlar arasında kıyasıya bir mücadele söz konusudur. Hakikat ehli, insanları hakikate çağırırken öncelikle bu yoldaki engelleri kaldırmak, ortaya çıkan problemleri çözmek durumundadır. Engel önce insanın içindedir. İçinde birlik kuramayan dışında birlik kuramaz. İçinde mutluluğu gerçekleştiremeyen dışında bunun mücadelesini veremez. Bu yüzden hakikatin yolcuları önce kendi nefislerini terbiye eden, kişisel olgunluğu temel inanış ve ahlâk esasları dahilinde sağlayan sonra içindeki bu güzelliği, dışarıya söz ve fiille çıkaran kimselerdir. Onların mücadelesi söz ve amel iledir. Tebliğle birlikte temsil görevi yapacak, etrafındaki insanlara başka bir dünyanın kapılarını açacak, onların gönüllerinde de hakikat ateşinin yanmasını sağlayacaklardır.

Derdi olmayanın arayışı da olmaz. Bu yüzden öncüler, önce dert ve ihtiyaç sahiplerine, gariplere, zulme uğramışlara, yolda kalmışlara el uzatacak, onların hem maddî hem de manevî problemlerine çare olmaya çalışacaklardır. Ahmet Yesevî, şiirlerinde sıkça işlediği bu gönül yapmak meselesini Türkistan sahasında uygulamış, kadın-erkek, genç yaşlı binlerce insan bu kutlu ışıktan nasiplenerek kâmil insan olma yolunda mesafeler kat etmişlerdir. Ardından “Horasan erenleri” olarak da adlandırılan bu topluluktan bazıları yurt edinilmesi sırasında Anadolu’ya gelmiş, gaza erlerinden önce burada kurdukları tekke ve zaviyelerle Anadolu’nun garip, yoksul, mazlum insanlarına bambaşka bir dünyanın kapılarını açmışlardır.

Ahmet Yesevî, yine dörtlüklerinin birinde şöyle demektedir:
“Akil irseng gariplerni gönklün avla
Mustafa dik ilni kizip yetim kavla
Dünya-perest nâ-censlerdin boyun tavla
Boyun tavlap deryâ bolup taştım yine”

Günümüz Türkçesine “Akıllı isen gariplerin gönlünü avla. Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara. Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir. Böylece deniz olup taştım işte” şeklinde çevirebileceğimiz bu ifadeler de aynı tema etrafında söylenmiş sözlerdir. Burada “Mustafa gibi yetim ara” ifadesi, sufilerin bütün ilkeleri gibi bu ilkelerinin de Hz. Peygamber’den kaynaklandığını belirtmek için kullanılmıştır. Zaten Ahmet Yesevî anlayışının en büyük özelliği budur. O, bir sufî olarak dinin hükümlerine ve peygamber sünnetine sıkı sıkıya bağlıdır. Demek ki, bu konuda da önder ve örnek yine Hz. Peygamberdir. Dolayısıyla gariplere, yoksullara, mazlumlara kucak açmak, el uzatmak bir peygamber sünnetidir.