Makale

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Toplumsal Uzlaşıya Katkıları

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN TOPLUMSAL UZLAŞIYA KATKILARI
Prof. Dr. Ali Şafak

Son zamanlarda globalleşme ya da küreselleşme ortamında hem küçük plânda hem de büyük plân ve ölçekte toplumlara yön veren kanaat öncü-lerine, değişik kesimlere önemli görevler düşmektedir. Bu kanaat öncüleri bazen gerçek kişi olduğu gibi çoğu kez de sivil toplum kuruluşları veya yarı resmî ya da resmî kurum ve kuruluşlar olmaktadır.

Meselâ yine şu anda günümüzde yaşadığımız böyle bir terörle mücadele ortamında, terör olaylarının tırmanış gösterdiği zamanda (1990’lı yıllarda), Erzurumun bir yerleşim birimine teröristlerce baskın yapılır, Erzuruma cenazeler gelir. Terör olaylarına karşı son derece hassas olan Erzurum halkı, asabiyetini dindirmek için bazı kesimlerin yoğun yaşadığı mahallelere baskına kalkıştı. O zaman Erzurum valisi olan Oğuz Berberoğlu, yanına toplumun kanaat önderlerini, özellikle de rahmetli Naim Hoca’yı aldı. Galeyan halindeki halkın önüne birlikte geçerek halka din ilkelerinden mesajlar da vererek sakinleştirdiler. Böylece ne gibi tehlikelere mal olacağı kestiri-lemeyecek olayın da önü alınmış oldu.

Erzurum, Atatürk Üniversitesinde öğretim üyesi olarak bulunduğum yıllarda, Üniversitem beni Güneydoğu Anadolu’da alanımda bilimsel araş-tırmalarda bulunmak üzere görevlen-dirmişti (sene 1976 idi). Gidip on beş gün kadar Van ve Hakkari illerimiz yörelerinde sosyal ve hukukî amaçlı araştırmalarda bulundum. Gittiğim önemli yerleşim yerlerinden birisi de Hakkari ili Yüksekova ilçesiydi. Burada ilçe müftülüğüne uğradım. Beni, resmî hiçbir görevi olmayan ama zamanının çoğunu müftülükte geçiren, Allah rahmet eylesin, merhum Molla Hüseyin Narçın Efendi ile tanıştırdılar. Kendisi gerçekten iyi bir dinî ve sosyal bilimler tahsili görmüş bir zat idi. Âcilen bir yere gideceğini ve hemen döneceğini söyledi, izin istedi. Dönüşünde gidiş nedenini anlattı. İki aile arasında bir uyuşmazlık varmış, bayağı büyük boyutlara ulaşmak üzere iken Molla H. Narçın’ın hakemliğine müracaata karar vermişler. O da hemence gitti. Sonuçta o zat, ihtilâflı tarafları uzlaştırmış, kavgayı önlemiş. Müftülük yetkilileri, kaymakamlık yetkilileri, adliye yetkilileri... derken her kimi gördü isem, hepsi de bu zat ile mülâkat yapmamı önermişti. Çünkü gerçekten kültürlü, din ve sosyal bilimleri şahsında özümsemiş, yüksek öğrenim görmüş (Rızaiye ve Bağdad medreselerinde okumuş), birkaç dile vakıf bir kişiliğe sahipti. (Türkiye’de terörün şu anda yaygın olduğu bu bölge için şu makalelerimi tavsiye ederim. Birincisi; “Hakkari ve Civarında Halkın Dinî ve Ahlâkî Yaşayışının Günlük Hayatta Tezâhürü Üzerinde Bir Araştırma”, Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dergisi, sayı 2, sayfa 73-113, Ankara 1977. İkincisi; “Doğu ve Güneydoğu Yerleşim Birimlerinin Ortak Sorunu ve Güvenliğin Sağlan-masında Tesbitler ve Bazı Öneriler”, I. Milletlerarası Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Güvenlik ve Huzur Sempozyumu Bildiriler Kitabı, sayfa 37-83, Elazığ 2000)

İşte anılan iki olayda kahramanlarımız; gönül ehli Naim Hoca ile bilim ehli Molla Hüseyin Narçın ve benzerleri Anadolu’nun ücra köşelerinde olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan insanlardı. Böyleleri oralarda artık toplumun kanat önderleri olmuşlar. Sözleri tutulur, sohbetleri dinlenir kişiler haline gelmiş, vakarlı şahsiyetlerdi. Bunlar, yalnız halk ile değil resmî mercilerle makamlarla da iyi diyalog içerisinde olmuş, her yerde itibarı ve güvenini tesis etmiş kimselerdi. Pek tabiî resmî merciler de onlara karşı beklenilen hürmet ve saygıda kusur etmiyorlardı.

Bu iki olay ve benzerleri, bize, toplumsal uzlaşı ve barışın tesisinde, sahip bulundukları din kültürü ve din bilgisi ile mikro plânda katkıları olan kişileri öne çıkarmaktadır. Bir de bunun makro plânda (ulusal ve uluslararası boyutlarda) katkıları olanları düşünmek gerekecektir. Devletler umumî hukukunda uluslararası barışın tesisinde veya tesis edilmiş barışın bozulmamasında güvence olarak bir kısım uluslararası tüzelkişiliklerden ve onların katkılarından sözedildiği gibi gerçek kişilerden de sözedilir. Meselâ yakın geçmişte Olof Palme, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterleri, ABD eski başkanı Jimmy Carter ve benzerleri böyledir. Dünya barışının tesisi ve korunmasında hâlâ faaliyet gösteren, birleştirici özellik taşıyan şahsiyetler vardır.

Neden? Çünkü toplumda asıl olan huzursuzluk değil barıştır, sulhtur. Âyette Cenab-ı Hak, “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüzçevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklar göstererek sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Barışma, elbette daha hayırlıdır. Nefisler menfaatlerine düşkün yaratılmıştır. Ey kocalar! Eğer siz iyi davranıp arayı düzeltir, kadınların hakkını çiğnemekten sakınırsanız unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır (İyi davranışlarınızın karşılığını size fazlasıyla verecektir).” (Nisa, 128) “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşur-sa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever.” “Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin...” (Hucurât, 9, 12)

Bu ilahî hükümleri buraya kaydetmekten amaç, iyi ve güzel bir barış ortamını temin ve tesiste biz inananlara düşen görevler ve yükümlülükleri belirtmektir. Günümüzde gelişen, küreselleşen dünya düzeninde, devletlerin artık tek başına barış ve uzlaşı ortamı tesisi mümkün değildir. Devletlerin, kurumların faaliyetleri ve katkıları beklenilmektedir. Artık insanoğlunun üçüncü bir dünya savaşı macerasına sürüklenmesine tahammülü kalmamıştır. Öyle bir tehlikenin önünü almak için uluslararası kurum ve kuruluşlar oluşturulduğu gibi ulusal kurum ve kuruluşlar da aynı amaca hizmet etmek üzere kendilerine çeki düzen vermek zorundadır. Zira hepimiz bu gemide seyahat etmekteyiz.

Toplumsal barışın ve özellikle de uzlaşı (anlaşma-sulh veya adına ne denilirse denilsin) tesisinde Diyanet İşleri Başkanlığının katkıları her geçen gün daha da çok beklenilmekte, belirgin hale gelmektedir. Aslında 1965 tarihli ve 633 sayılı kendi kuruluş kanunu md. 1, 5/8. fıkra, md. 17 ve 22 hükümlerine bakıldığında yine anılan amacın öne çıktığı o nedenle de genelde teşkilâtın faaliyetlerinde, özelde ise, bu teşkilâtta görev üslenecek olanların sahip ve haiz bulunmaları gereken nitelikler üzerinde hassasiyetle durulmaktadır. Nitekim istenilmeyen bir olayda, beklenilmeyen bir zamanda ortaya çıkan sosyal ya da tabiî çalkantılarda başta Diyanet İşleri Başkanımızın kendileri olmak üzere, başında bulunduğu kuruluşunun merkez ve taşra teşkilâtı hemen seferber olmakta, parasal katkıların ötesinde ve üstünde hizmetler sunmakta, çıkması muhtemel huzursuzluk ortamı ve kaosunu önlemektedirler. Bu girişimleri son zamanlarda uluslararası boyut kazanmış durumdadır. Meselâ Müslüman azınlığın oranının önemli seviyede olduğu Almanya, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan şiddet, cana ve mala tasallut olaylarının önlenilmesinde Diyanet İşlerinin tavrı, oralardaki görevlilerinin uzlaşı ortamı tesisi için seferber olmaları küçümsenecek hadiseler değildir.

Bir taraf, onların inancına, inancının tebliğcisi peygamberine yazılı, çizili, sözlü hakarete kalkışırken, öbür tarafın buna karşı şiddet eylemiyle değil de daha bilinçli ve bilgili, o söylenilen ya da yazılanları kabul anlamına gelen sessizlikle değil de “Allah ıslah etsin, iman nasip eylesin!” duasıyla karşılaması önemli bir hadisedir. Çünkü, İslâma inanan her kesime ve meselâ Avrupadaki Müslüman azınlıkların, milliyet ayırımı yapmaksızın, hepsine hizmet sunan Diyanet ve mensupları, görevlileri bilirler ki, tebliğini yaymayı meslek edindikleri o peygamberleri, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de dini tebliğ için gittiği Taif’de taşlanmaya maruz kalmış, geri dönüşlerinde o taşlayan müşrik-cehele güruhuna Allah’ın azabını değil, hidayetini dilemiştir. Çünkü inandığımız dinin adı zaten bizatihi sulh, barış, uzlaşı ve uzlaşma sistemidir. Çatışmayı sürekli yeren; “Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın, Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa siz de onlarla savaşın….” (Bakara, 191) “Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur...” (Enfal, 25) ilâhî kural ve ilkelerini sıklıkla vurgulayan bir dinin mensubu, inananı ve tebliğcisidir.

Nitekim barış ortamının bozulmasına neden olucu girişimlerin önünü almak için yeni 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ikinci kısım, yedinci bölümünde hürriyete karşı suçlar ve hükümleri düzenlenmiştir. Burada yalnızca iki maddenin konuyla doğrudan ilgili kısmının yalnızca metni verilecektir. Şöyle ki;

“Ayırımcılık: Madde 122. - (1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özgürlük, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak; a) … bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan, b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden, c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen, kimse hakkında … hapis veya adlî para cezası verilir.” Ve “Kişilerin huzur ve sükununu bozma: Madde 123. - (1) Sırf huzur ve sükûnunu bozmak maksadıyla bir kimseye ısrarla; telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışta bulunulması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine faile … hapis cezası verilir.”

Görülüyor ki, her kademede insanın muhtaç olduğu ortam barıştır, huzurdur. Ortalıkta savaş yok ama halk barışa, dünkünden daha susamış durumdadır. Bunu gidermek için de olur olmaz her çareye başvurmaya kalkışmakta, başıboş kalan kişi ve toplumlar maceralara sürüklenmektedir. Son zamanlarda yapılan anketlerde halkın güvendiği, hizmetinden memnun kaldığı kurum ve kuruluşların başında Diyanet İşleri Başkanlığımız gelmektedir. Çünkü üstlendiği misyon ile yalnızca yurtiçinde değil, yurtdışında da, yalnızca Avrupada değil, İslâm ülkelerinde ve bilhassa hacc mevsiminde Mekke ve Medine’de de uzlaşıya olan katkılarını sürdürmektedir.

Yıllar öncesi eda ettiğim hacc sırasında, hacılarımız, bırakınız başka yerlerdeki tartışmalarını, kaldıkları ev ve otellerde buzdolabından, benim yiyeceğimi sen aldın, sen peynirimi aldın, almadım kavgalarına, niza ve gürültülerine, yemek, çay hazırlama sorunlarında karı-koca arası tartışmalara şahit olmuştum. Ama şimdilerde öyle mi? O ulvî hacc ibadetini insanımız huzur içerisinde yapıyor. Herkes rahat, herkes ibadet ve taatında, duasında. Bu huzur ortamını sağlayan, hacc organi-zasyonunda beceri, deneyim kazanan Diyanet İşleri Başkanlığının en tepedekinden eş aşağı ünvanındakine kadar herkestir. (Bu intiba, 2007 yılı haccında edinilmiş bir bilgidir )

Bir de son zamanlarda dinlerarası diyalog bahsi vardır ki, gerçekten önemli bir konudur. Zira bırakalım sıradan bir insanı, okumuş (entel) denilen kesim dahi kendi mukaddes kitabını, karşı tarafın mukaddes bildiği kitapları okumamakta, okumadan kendi dindaşları ya da karşı taraftaki insanların dinleri hakkında hükümler vermekte, tartışmalara girişmektedir. Oysa çağlar boyu bu tür bağnazlık nice canlara ve medeniyetlerin yıkılmasına, yakılmasına neden olmuştur. İşte 21. asırda bu türden bağnazlığı kırmak, tarafları birbirine yaklaştırmak için Diyanet İşleri Başkanlığının ve onun kanaat öncülerinin başlattıkları girişim hem insanımız hem de insanlık adına iyi bir hareket tarzıdır. Diyalogdan korkmamak, diyalogsuzluktan korkmak lâzımdır. Şu anda Avrupa’da Hristiyan çoğunluk ile Müslüman azınlık arasında çıkarılmak istenilen kavga ortamı bu diyalog kopukluğunun bir sonucudur. Toplumsal uzlaşı ayrı şeydir, asimilasyona mahkûm olmak, asimilasyona tabi tutmak ayrı şeydir.

Geçmişte Osmanlı Devleti yönetimi bunun en somut örneklerini vermiş, inanmada herkes özgür olduğu gibi, sanat, ticaret, yönetime katılma gibi konularda da herkes özgürce yaşamış, katılmış, her birisinin hakkı sonuna kadar tanınmıştır. Burada onlara ait uygula-malardan bir örnekle yetinilecektir.

İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet Han, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebinin ruhanî kürsüsü sayılan Fener Kilisesinin devamına ve ölmüş bulunan Rum Patriğinin yerine yeniden tayin edilen Patrik Efendi’ye müsamaha göstererek, ona kendi eliyle çok değerli bir baston (asa) da hediye etmiştir.

Ayrıca İslâm dininin ve Osmanlı adaletinin ne denli bir din ve yönetim tarzı olduğunu bir defa daha göstermek gibi adilâne bir niyetle, bütün devlet sınırları içerisinde bulunan mahkemelerin durumlarını görüp araştırmak üzere, Patrik’ten iki adet dürüst ve kabiliyetli papaz isteyerek, bunları müfettiş tayin edeceğini bildirmiştir. Patrik de, bunun üzerine, iktidar ve doğruluk sahibi iki papazı derhal, etrafına adalet saçan Padişah’a takdim etmiştir.

Fatih Sultan Hazretlerinin bunlarla ilgili emir ve fermanlarının içeriği, Osmanlı Devleti dahilindeki bütün mahkemelerin durumlarını teftiş ederek, bilgi sahibi olmalarını, her şeyi hiç çekinmeden olduğu gibi Padişah’a arz etmeleri kaydından ibaretti. Bu iki papaz, görevlerinin ne şekilde olacağını belirten fermanı yanlarına alarak yola çıkmışlar. İstanbul ile bütün Osmanlı ülkesini üç senede dolaşarak, mahkemelerin durumunu ve gizli ve açık her yönüyle öğrenmişler ve döndüklerinde de Padişah Sultan Mehmed Hana şu raporu sunmuşlardır.

RAPOR: “Yüce Padişahımız tarafından eyaletlerde kurulan mahkemeler dahi İstanbul’da kurulan mahkemeler gibi adalet icra ediyorlar. İş bu durum devam ettiği sürece, güçlü ve âdil devletlerinin, gelişme ve ilerlemenin en son noktasına varacağı, hükümetlerinin de devam edip, halkın saadeti ile ülkenin kalkınmışlığının, umran görmüşlüğünün tam anlamıyla sağlanacağını, Zat-ı Şahâneleri’ne ifadeye cesaret ederiz.” (Ahmet Lütfi, Osmanlı Adalet Düzeni (sadeleştiren, Erdinç Beylem), s. 20-21, Fatih Yayınevi, İstanbul 1979)

İşte sözün bittiği ve gerçeğin dile geldiği bu ortamda başka ne denilebilir? Bu vesile ile Diyanet İşleri Başkanlığının merkez ve taşra teşkilâtı mensuplarına başarılar dilerim.