Makale

Seküler ve Kutsalın Ara Kesitinde Popüler Kültür

Seküler ve Kutsalın Ara Kesitinde Popüler Kültür

Prof. Dr. Soner Gündüzöz Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak.

Popüler kültürün istihsan, ıstıshab, icma gibi farklı mekanik bağlamlarda akademik olarak ele alınmaya, kültür ajanları tarafından ise bilgi, hikmet, ahlâk ve estetik temellerinde derinliğine inceleme konusu yapılmaya ihtiyacı vardır.


Halk içinde yaşayan motiflere yer veren, onlardan yararlanarak farklı ve daha ziyade hızlı ve gündelik ürünler geliştiren popüler kültür, temelde kent kültürünün başka bir deyişle şehir kültürünün sonucudur. Bu çerçevede başta medya olmak üzere popüler kültürü doğuran ya da yaygınlaştıran kanallar, geçmişten tevarüs edilmiş olan geleneği dönüştürmekte, bunu yeni ve benimsenen unsurlarla evirmekte, bazense geleneği tümden öteleyerek yerine yepyeni bir şey getirmektedir.
Popüler kültür bu doğrultuda sanayileşme ve modernleşme ile ortaya çıkmakta ve şehre ait gündelik hayatın kültürü olarak kabul görmektedir. Oysaki modernitenin bilgi ve habere yaklaşımı geleneğin hiç de alışık olmadığı türdendir. Modern dünyada bilgi, matbaanın icadıyla yaygınlaşmıştır. Bu çok güzel bir gelişmedir. Fakat kitap, gazete, dergi gibi yayınların basımı ile bilginin alınıp satılan bir nesne konumuna gelmesi, insanoğlunun bilgi algısında bazı kırılmalara da neden olmuştur. Aynı şey haber için de söylenebilir. Önceleri mektup gibi oldukça bireysel bir vasıtayla sağlanan haberleşme giderek kitlesel bir görünüm almış, bu durum telgrafın icadıyla daha da gelişmiştir. İletişimdeki bu gelişme her geçen gün daha da karmaşık hâle gelmektedir. Bu noktada teknolojik gelişmeler takdire şayan nitelikte olsa da söz konusu gelişmelere paralel bir etik oluşturulamadığından yakınılmakta ve özellikle çocukların ve gençlerin medyanın zararlı yönlerinden korunmasına yönelik çabalar hâlâ sürmektedir.
Günümüzde kitle iletişim araçlarının iyiden iyiye gelişmesiyle küresel ölçekte bir pazar oluşmuş, buna bağlı olarak “bilgi” ve “haber” gibi insanın zihnî faaliyetlerini besleyen iki önemli kanal, zaman zaman sırf ticari birer olguymuş gibi değerlendirilmiştir. Yalınkat bir yaklaşımla bilgiye ve kültüre yüklenen bu maddi değer, “ilahî vahyin kökü yerde, dalları semada olan ve maddi ve manevi boyutlar içeren bilgi ağacı” ile resmettiği bilgiyi ve -buna bağlı şekilde- haberi, ruhani ve vicdani özelliklerinden soyutlanmış mekanik bir yapıya irca edebilmektedir. Hâlbuki insan kalıp ve kalbin birleşimi olarak ruhun ete, kemiğe bürünmesiyle çift yönlü teşekkül etmiş bir varlıktır.
Kurumsallaşma, tekelleşme ve yabancılaşma sacayakları üzerine oturtulmuş kitle iletişim araçları üzerinden gelişen popüler kültür, çoğu kere ticari kaygılarla şekillendirilmektedir. Örneğin televizyonun aktardığı mesaj, izleyici tarafından alınmakta, fakat izleyici bu mesajla ilgili olumlu ya da olumsuz tepkisini, aldığı mesaj kadar güçlü bir şekilde karşı tarafa iletememektedir. Zaten mesajlar o kadar yoğun gelmektedir ki, çoğu zaman insan ve özellikle çocuklar ve gençler neyle karşılaştığının farkına bile varamamaktadır. Buna bağlı olarak televizyonun karşısında obezleşmiş organizmamıza paralel, abur cubur iletilerle afallamış zihnimiz, modern hayatın armağanı olarak bize sunulmaktadır. Bu noktada geleneğin bize sunduğu Hammamizade’nin ferahfezası, Nigari’nin, Nakşî’nin ve Şahkulu’nun minyatürleri, Mevlana’nın Mesnevi’si, Ebü’l-Beka er-Rindi’nin Endülüs’e Ağıt’ı, modern dünyanın renkli ambalaj ve ikonlarla sunduğu gündelik ve eğlencelik ürünlerle ne ölçüde baş edebilmektedir? Kültürel değişimin içeriği nitelik olarak doyurucu mudur? Değişim ne ölçüde olmalı, hangi kriterlere dayanmalıdır? Bunlar popüler kültür açısından cevap bekleyen sorulardır.
Popüler kültürün diğer bir boyutunu oluşturan haber olgusu ise daha netameli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Pek çok defa medyada yer alan haber kirliliği vicdanları örselemekte, bazen her şey reyting uğruna ölçüsüz bir eğlence aracına dönüşebilmektedir. İzleyiciler ellerinde patlamış mısırlarıyla, rahat koltuklarında televizyon seyrederken, feci bir kazanın ardından çekilmiş flaş görüntüleri büyük bir serinkanlılıkla izleyebilmektedirler. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Müslim, Fadail, 65.) diyen manevi miras, yağlı parmakların arasından akıp giderken, muhteşem cemalinin bu çılgın popcorn kültürüne feda edilişini gözü yaşlı izlemektedir. Nihayet kültürel mirasımızdaki inanç, ağırbaşlılık, merhamet, nezaket erdemlerinden yansıyan ışıltı, Afrika’da, bir akbabanın gölgesinde, açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun başında nöbet tutan gazetecinin, -en uygun an (!)- geldiğinde bastığı deklanşörün ışığıyla paramparça olmaktadır.
Sanatta da benzer kaygılarla karşılaşılmaktadır. Bilgi ve sanat tasavvuf ehlinin ifade kalıplarıyla, gayb âleminin şahadet âlemine tecellisi ve ilhamıyken, bazı çağdaş sanat yorumcularının ifadesine göre, çok yakın bir gelecekte sanat galerisinin sponsorluğunda yapılan her şey demode mi olacaktır? Yine onların ifadesiyle süpermarkette alışveriş yapan insanların rastgele hareketleri, geleneksel ve modern sanattan daha zengin mi kabul edilecektir? (Donald Kuspit, Sanatın Sonu, İstanbul, 2006, s. 78.)
Popüler kültür açısından tartışma konusu olan bilgi, haber ve sanata İslam’ın bakışı çok katmanlı bir anlam dairesi içindedir. Maddi kültür unsurları da dâhil olmak üzere İslam, kültüre çok boyutlu bir pencereden bakmaktadır. “Hani (Süleyman’a), akşamüstü rahvan ve soylu atlar sunulmuştu. Süleyman Peygamber, ‘Doğrusu ben, mal ve metaı, Rabbimi hatırlattığında(n dolayı) severim’ dedi. Nihayet atlar gözden kaybolup gittikleri zaman, ‘Onları bana geri getirin’ diye seslendi. (Atlar getirildiğinde) bacaklarını ve boyunlarını sıvazladı.” (Sad, 38/31–33.) ayetinde ifade edildiği üzere her şey Rabbi hatırlattığı ölçüde değer kazanmaktadır. Bu anlamda Allah Rasulünün, "faydasız bilgiden Allah’a sığınması" ilgi çekicidir. Ruhun derinliğine nüfuz etmeyen, kalbi ve beyni beraberce çevrelemeyen bilgi, pratiğe aktarılsa da Hiroşima’da atom bombası olmaya, zalim ve despot güçlerin elinde hidrojen, fosfor ve bütün türev ve şekilleriyle insanlığı tahrip eden unsurlara dönüşmeye mahkûmdur.
Bu tahribat alelade gibi görünen başka şeylerde de olabilir. Bazı iletişim mühendislerinin, ‘balonlu çiklet yanılgısı’ dedikleri sorun, kitle iletişimi ile ilgili olarak insanı diken üstünde tutmak için yeterlidir. Televizyondaki alelade bir sakız reklamı bile izleyici üzerinde sanıldığından çok daha etkili olmaktadır. Bazen ise her şey metalaşmakta, gelenekte ‘bereket’, ‘helalinden kazanç’ ve ‘kanaat’ ekseninde insanileştirilmiş ticaret, “ne pahasına olursa olsun daha fazla tüketelim” söylemi içinde, optimal kâr marjının bir promosyonuna dönüşebilmektedir. Bu nedenle “özellikle yabancı kökenli TV dizilerinde yedi dakikada bir heyecan ve dikkati tırmandıran bir olayın görünmesi, kadın kahramanın saldırıya uğraması, arabaların kaza yapması ve ardından izleyicinin reklam kuşağının kucağına atılması boşuna değildir.” (Ersan İlal, İletişim, Yığınsal İletim Araçları ve Toplum, İst., 1991, s. 36.) Ayrıca reklamlar ve her türlü promosyon araçları arka planlarında farklı mesajlar verebilmekte, ürünün satılmasına ilişkin işlevlerinin ötesinde, bir yandan oluşturdukları ideolojik çerçeve ile çocukların ve gençlerin zihinlerine tesir etmekte, diğer yandan bütün insanları, ihtiyacı gözetmeden fütursuz bir tüketim çılgınlığına yöneltebilmektedir.
Dolayısıyla bu noktada popüler kültürü besleyecek bir derinliğe, onu maddi kalıpların ötesine geçirecek bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Kent kültürünün tabii bir sonucu olan popüler kültürü, sıradanlığı, yıkıcı ve zararlı alışkanlıkları yaygınlaştıran bir mekanizma olmaktan çıkartarak, hikmet ve vahyin bilgisiyle boyanmış, dünya ve ahiret mutluluğunu dengeli şekilde ifade eden ve insanları hazların ve saplantıların tahakkümünden kurtaran bir mekanizma hâline dönüştürmek gerekmektedir. Bu ise başta bilim, sanat, edebiyat, müzik ve spor olmak üzere, bu mekanizmaya şekil veren alanların duyarlılığıyla mümkün olacaktır. Bu alanların bilhassa genç dimağlar üzerindeki etkisi akıldan çıkarılmamalıdır. Popüler kültürün daha çok eğlenceye dönük olduğu dikkate alındığında, insan tabiatına uygun meşru eğlence vasıtalarının oluşturulmasının yanı sıra, fastfood veya ayaküstü yemek mantığıyla her şeyi bir anda tüketmeye programlanmış bir tüketim mekanizması yerine, her alanda bilgi, hikmet, estetik, merhamet ve ahlak kavramlarıyla hemhal olmuş bir vizyona olan duyarlılık geliştirilmelidir.
Popüler kültürün vaat ettiği yapay mutluluğun, süfli ve profan aleladelikten deruni bir boyuta aktarılması ile dünyevi oluş ve şeylerin uhrevi boyutta harmanlanması gerçek bir zenginlik olarak, insanlığın kendi dinamiklerini ve gönül dünyasını yeniden keşfetmesiyle mümkün olacaktır. Maddede bile ince bir ruh ve derin bir mana arayan, etrafındaki her nesnede estetik yönü ön plana çıkaran bu geniş bakış açısı, ebedî mutluluk bilincinin inşasına yönelik güçlü bir adımdır. Bu adım, fastfood hamburgeri olarak soframıza gelen tavuk ya da ineğin sadece kızarmış bir piliç ve et değil, bunun Allah’ın yarattığı kâinatta bir vazifesi olan ve belli bir gayeye matuf olarak daha büyük bir idrak ve şuurun tecellisi olarak varoluşa katılan bir varlık olduğunu bize hatırlatacaktır. Böylece “(…) kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 17/36.) ilahî fermanı çerçevesinde algı dünyamızda ne varsa her biri Allah’ın izzet ve ikramının bir parçası olarak gözümüzde değer bulacaktır.
Bütün varlığın insanlığın emrine amade kılınmasının bu derinlik içinde anlaşılması, tüketim çılgınlığının vaat ettiği hazlardan, göreceli prestijlerden ve sanayi toplumunun mitlerini kutsayan ikonolojiden çok daha insancıldır. Bu cümleden olarak popüler kültürün deruni damarlarla beslenmesi, ancak vahiy temeline dayalı manevi dinamiklerle mümkün olacaktır. Bu ise diğerkâmlık, vefa, kadirşinaslık ve alicenaplık gibi -yeni nesillerin, muhtemelen duymadıkları veya öğretilmediği için demode buldukları-, oysa hayatın tam ortasında ihtiyacını duyduğumuz değerlerle boyut kazanacak ve anlam bulacaktır.
Bu yapılmadığı takdirde popüler kültür bir yandan aristokrat kültür ve geleneğinde baş belası bir tehlike olarak görülmeye, diğer yandan bazı toplumcu görüşler açısından ise özgürlük ve direniş temalarıyla kutsanmaya devam edecektir. Hâlbuki popüler kültürle ilgili her iki yorum da abartılıdır. Bu çerçevede popüler kültürün istihsan, ıstıshab, icma gibi farklı mekanik bağlamlarda akademik olarak ele alınmaya, kültür ajanları tarafından ise bilgi, hikmet, ahlâk ve estetik temellerinde derinliğine inceleme konusu yapılmaya ihtiyacı vardır.
Her türlü farklılık ve kültürel yapıların üzerindeki en yüksek değer ise takvadır. Takva Allah’ın emirlerine uymak, yasakladığı hususlardan kaçınmak olarak tanımlanmaktadır. Bu ise bilgi temeline dayalı olarak seküler olanı uhrevi olana bağlamayı ve hayata sadece maddi kalıplar içinden bakmayarak kâinatı hikmet, merhamet ve estetik üçgeninden okumayı gerekli kılar. Bu çerçevede takvayı, kültürü idealize eden ve üst değerlere bağlayan kurucu ve inşa edici bir olgu olarak da görmek mümkündür. Allah Rasulünün hadisini bu kültürel kodlar içinde anlamak konuya farklı bir boyut kazandıracaktır. “Allah, benim sözümü işitip de (başkalarına) bildirenin yüzünü ağartsın. (Sözlerimin başkalarına aktarılmasının faydası şudur: (Sözlerimdeki) bir bilgiyi taşıyan niceleri o bilgiyi kendisi kavrayamamış, (aktardığı kişi bunu kavrayacak) olabilir veya (sözlerimdeki) bir bilgiyi taşıyan niceleri kendisinden daha bilgili bir kişiye bunu aktararak (sözün daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirler.) Üç nitelik vardır ki, bu üç özelliğe sahip inançlı bir insan, hainliği aklından bile geçirmez. Bu nitelikler: ’sorumluluğu yerine getirip karşılığını Allah’tan beklemek’, ’Müslüman idarecilere samimiyetle bağlılık’ ve ’toplum hâlinde yaşama kararlılığında olmaktır.’ Çünkü insanların birlikte ürettikleri toplumsal değerler -hadis metni içinde davet diye geçer-, arkalarında sağlam bir birikim oluşturur." (İbn Mâce, Menâsik, 76.)
Sonuç olarak maddi kalıpların bir yandan merhamet, şefkat ve ünsiyet temelleriyle ruhani, diğer yandan hikmet, vahiy ve bilgi ile irfani bir duyarlılıkla şekillenmesi ve böylece kalbin akılla beraber idrake katılması, üretilen kültürel değerlerin niteliğini artıracağı gibi, dünyayı daha yaşanılır hâle getirecek ve dünyevi mutluluğa sermedi bir boyut katacaktır.