Makale

GÜVENLİ BİR YER

Sadık Yalsızuçanlar

GÜVENLİ
BİR YER

Âlemin kalbi insan, insanın kalbi ise olgun (kâmil) insandır.
İnsan nasıl ki kalpsiz yaşayamaz, âlem de kâmil insan olmaksızın varlığını sürdüremez.
Olgun insan, âlemdeki kusursuz düzeneği korumakla yükümlüdür.
O, merhameti sonsuz bir Rabbin kulu olarak, tüm varlıklara şefkat ve merhametle davranır.
Taşları, dağları, madenleri, ırmakları, denizleri, içindekileri, yeryüzünü ve göğü bir emanet olarak korur.
Bu, aslında şeylerin görünmeyen yüzündeki (melekût) düzenin korunmasıyla mümkündür.
Bu anlamda Kutsal Kitap’ta geçen ’veted’ (sütun) sözcüğü, kâmil insan için de kullanılır.
O, tüm yaratılmışların hukukunu koruyan, onların düzenini sırtlanmış olan kişidir.
Soruna bu boyuttan bakınca, ’dünyada garip bir yolcu’ olarak insanın, ötekinin hukukunu gözeterek ve koruyarak yaşayabilmesi yönünde kullanışlı ve işlevsel düşüncelere kapı aralanabilir sanıyorum.
Bizim geleneksel yapımızda, komşuluk ilişkilerinin sıcaklığı ve içtenliğini anlamak için sadece sosyolojik yaklaşımlar yeterli olmaz.
Meseleye bu yönüyle de bakmak durumundayız.
İnsanın ötekiyle insana yaraşır bir ilişkiyi sürdürülebilir kılması için, öncelikle kendi yatışmaz yapısında belirli bir kemal düzeyine ulaşmış olması gerekir.
Modern demokrasi kültürü içinde düşünenlerle soruna bu açıdan bakanlar arasındaki temel felsefî ayrım, özgürlük tasavvurunda yatar.
Batılı dünya görüşleri, özgürlüğü ruhun yanı sıra ve belki de öncelikle nefsin özgürlüğü biçiminde algılamaktadırlar. Batınî öğretilerde ise, ruhun özgürlüğü esastır.
Yani insan ne ötekine ne de nefsine zarar vermeksizin yaşamalıdır.
İnsan, Elçi (asm) sözünde de ifadesini bulduğu üzre bir yolcudur. Ruhlar âleminden ana rahmine, oradan dünyaya, dünyadan kabre, kabirden berzaha, berzahtan sonsuzluk ülkesine doğru seyreden ve bu seyrine bir son olmayan yolcu... Bu sonsuz çarkların üzerinde dünya yaşamı bir oyun bir oyalanmadan başka nedir! O halde, dünyada çetin bir sınavla yüz yüze olan insan, kendisine verilmiş olan emaneti korumakla yükümlüdür. Bu emanet hem kendi nefsi hem de ötekidir. ’Öteki’den kastım, insanın nefsi dışındaki âlemdir. Bu âlem içinde diğer insanlar, yakınlar, komşular ve tüm varlıklar yer alır.
İnsanın ötekiyle ilişkisi ve birlikte yaşayabilme kabiliyetleri bu adalet ilkesinin beslendiği merhamet duygusuyla biçimlenir. Komşuluk hukuku, İnsanî değerlerimiz arasında ön safta yer alır. Kendimizden önce komşumuzu ve, birlikte yaşadığımız insanı düşünmemiz gerekir. Bu bağlamda modern demokratik kültürlerin ölçüt aldığı bir ilke vardır: Özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür. Öteki, kendisini güvenli ve huzurlu hissetmiyorsa, senden emin değildir.
Bu meyanda, özellikle yoğun bir göçe mekân olan çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanların, yaşadıkları toplumla ilişkileri, önümüze bir dizi sorunu getirmektedir.
Özellikle ilk kuşağın, geleneksel duyarlıklarla aştığı bu sorun, ikinci üçüncü ve sonraki kuşaklar için daha farklı biçimler kazanmıştır. Bir ikilemle karşı karşıya olan sonraki kuşaklarda hem geleneksel duyumlar hem de modern demokratik kültürün kodları devrededir.
Bizde zekât ve sadaka türünden yükümlülük ve yardımların ihtiyaç hâlinde gayr-i müslimlere de verilmesi yönünde çeşitli fetva ve içtihatlara rastlarız. Bu anlayışın daha da güçlenmesi, Allah’ın yarattığı her varlığın bu kapsamda düşünülmesi, daha kuşatıcı bir adalet ilkesiyle mümkündür.
Müslümanların gayr-i müslimlerle ilişkileri, Kur’an’da ifadesini bulan ahlâkî öğretilerle biçimlendiğinde, bugün Avrupa’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Müslüma- nın, ötekiyle ilişkilerinde daha İnsanî ve daha âdil bir ilişki biçimini üretmesi söz konusu olabilecektir. Bu netameli ve sorunlu alan için karşımızda dünyevî geleneğin de türettiği güçlükler ve tuzaklar vardır. Gâvur’ sözcüğünün tarihsel bağlamı dışında özellikle bugün için içerdiği çağrışımlar son derece tehlikeli bir çatışma kültürünü besleyebilir niteliktedir.
Kur’an’da Firavun’a da söz hakkı tanınmış, inanmama özgürlüğü her bireyin temel haklarından addedilmiştir.
İnsanların inançları ne olursa olsun, kendilerini daima güvende hissetmeleri için özellikle Müslümanların, bizatihi kendilerini güvenli bir yer hâline getirmeleri gerekecektir. ’Elinden dilinden ve belinden emin olunma’ keyfiyeti, bizde ister dinî, isterse dünyevî geleneğimizde temel olgulardandır.
Bu meyanda, özellikle Avrupa’daki göçmen Müslümanlara düşen temel ödev, kimseyi inancından dolayı kınamamak, ötekinin tutum ve inançlarına en az kendisi kadar saygılı olmak, onun hukukunu öncelemek, kendisinden emin olunan bir yer hâline gelmektir.
Nasıl ki dinî bayramlarda, özel gecelerde, kandillerde, bizim için özel anlamı olan zamanlarda coşkumuzun paylaşılması bizi mutlu ediyorsa, bizim de, başka inançlara sahip insanların özel anlarını paylaşma ya da onlara saygılı ve duyarlı davranma konusunda hassas olmamız insan oluşumuzun gereğidir.
Bunun için gerek Kutsal Kitabımızda gerekse Hz. Peygamber’in sözlerinde son derece zengin bir birikim vardır.
Ayrıca, Müslümanların tarihsel pratikleri de birlikte yaşama kültürünün son derece besleyici örnekleriyle doludur.
Özellikle Selçuk ve Osmanlı deneyimleri, bize, siyasî olmasa da kültürel çoğulculuğun kullanışlı örneklerini sunar.
Anadolu coğrafyası dışında gayr-i müslimlerin yoğun olarak yaşadığı çeşitli ülkelerde OsmanlIlar, tarihte eşi görülmedik bir ’demokrasi’ kültürünü üretmişlerdir, insanın ötekiyle sağlıklı bir ilişki bağlamında bir arada yaşayabilmesi için kültürel genlerimiz ve dinî kaynaklarımız yeterli birikimi sunarken, bizim bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde bu alanda yaşadığımız sorunlarla boğuşmamız son derece anlamlıdır.
’Dinde zorlama yoktur’
Bu, evrensel ilkenin alt metinlerini okuduğumuzda, bizim ötekiyle ilişkimizi düzenleyen çeşitli ahlâkî kurallar karşımıza çıkar. Eğer dinde zorlama yoksa, senin dinin sana benim dinim bana ise, bu, kimseyi inancından ötürü kınama, ayıplama veya zorlamayı yasaklar.
Bu bizim onlara bağışladığımız bir lütuf olarak algılanmamalıdır.
Bu, Yaratıcımızın vazettiği bir ilkedir.
O halde eşit olarak herkesi bağlar.
Kuşkusuz sahih ve hakikî bir inancın sahibi olmak, insanı ayrıcalıklı kılar. Ama bu ayrıcalık, hukukî bağlamda ötekinin aleyhine işlemeye başladığında, dini öğreti otoriter bir biçim almaya başlar. Oysa dinden bir diğer kasıt özgürlüktür, insanın ötekine karşı özgürleşmesi, nefsine karşı bağımsızlaşabilmesi, onu aşabilmesi öğretinin hedefidir.