Makale

HAFIZLIK MERASİMLERİ Kur’an Yolculuğunun Taçlı Zirvesi

HAFIZLIK MERASİMLERİ
Kur’an Yolculuğunun Taçlı Zirvesi

Yıldız YAYKAN
Emekli Kur’an Kursu Öğreticisi

Hafızlık başlı başına bir dönüşümdü… Hafızlık “olmak” süreciydi… Bu dönüşüm sadece hafızda görülmez tüm aileye de sirayet ederdi…


Çeyrek yüzyıldan fazla bir zaman evvel yine bugünlerdeki gibi uzun ve sıcak bir mevsimde yaşanıyordu ramazan ayı, Kur’an ayı… Öğrencilerimin hepsinde bir telaş vardı, heyecanla karışık… Bu heyecan hem ramazan heyecanı hem de hafızlık merasiminin telaşının heyecanıydı.
O yıl dört öğrencim hafızlık sınavında muvaffak olarak diploma almaya hak kazanmıştı. Onlar da kendinden önceki ve sonraki diğer tüm hafız öğrencilerim gibi önce elif-ba ile başlamışlardı Kur’an eğitimine. Sonra yüzüne okumalar, en son da ezberden tamamlanan hatimlerle “Hafız” unvanına kavuşmuşlar, başlarına hafızlık tacını takacakları merasime hazırlanıyorlardı…
Hafızlık merasimleri… Hazırlıklarının haftalar öncesinden başladığı, şehrin büyük camilerinden birinde dört gün boyunca süren büyük merasimler. Sadece cami ile sınırlı değildi etkinlikler. Sabahları tören yapılır; öğleden sonra da hafız olan kızın evine gidilerek ilahiler, aşırlar ve dualar ile kalplere inşirah verilirdi.
Bu merasimler sadece hafız olan genç ve onun hafızlık hocasının çevresi ile sınırlı değildi. Tüm şehir yıl boyunca hafızlık merasimlerini beklerdi âdeta. Salıdan cumaya kadar süren bu merasimler için bayanlar camileri sabahın erken saatlerinden itibaren ağzına kadar doldururlardı. Ardından şehirdeki genç yaşlı, çalışan emekli tüm Kur’an öğreticileri gelir; son olarak da hafız kızlar üzerlerinde bindallıları, başlarında taçları ile cemaatin arasından geçerek, kendileri için özel olarak hazırlanan minderlerine oturup ve sadece hocalarının değil, neredeyse tüm şehrin huzurunda Kur’an-ı Kerim’i baştan sona hatmederlerdi. Kızlar Kur’an’ı cüz cüz tamamlarken aralarda okunan ilahiler ve verilen vaazlarla camiye gelen bayanların da bu merasimden istifade etmesi sağlanırdı. Teknolojinin yaygın olmadığı o dönemlerde hanımlar bu tür merasimlere çok ehemmiyet verirdi. Çünkü buralarda öğrendiği bilgileri hayatlarına tatbik ederek, dinî bilgilerinin daha da sağlamlaşmasına vesile olurlardı.
Salı, ilk günüydü merasimin. Camiyi hınca hınç doldururdu hanım cemaat. Ardından hafız kızlar ilahiler eşliğinde gelip otururdu minderlerine. Öğleye kadar süren merasimin ardından bu kızlardan birinin evine gidilir, burada da manevi bir atmosfer altında akşama hatta geceye kadar vakit geçirilirdi. Ramazan günlerinde ise bu atmosfer iftara kadar sürerdi. İftar sofrası herkese açık olurdu. Akşam ezanı okunduğunda tanıdık tanımadık kim varsa hep birlikte iftar eder, oruçlar açılırdı. Çünkü hafız olacak kızın anne babası kızlarının adına yemek verirlerdi. Bu yemeğin hazırlanmasında konu komşu tüm mahalle aileye yardım eder, gerekli maddi gücü olmayan aileler ise mahalle esnafının hayır hasenatları ile hiç zorluk çekmeden bu yükün altından rahatça kalkarlardı. Bu, bir yönüyle toplumumuzdaki sosyal dayanışmanın ne denli güçlü olduğunun da göstergesiydi aslında…
İkinci gün olan çarşamba da aynıydı. Birliktelikler ancak sahurda nihayete ererdi. Çünkü Kur’an sohbetine ramazan sohbeti de eklenince tadından yenmez bir hâl alırdı bu birliktelikler…
Perşembe günü önce Kur’an okurdu kızlarımız, ardından ellerine hafızlık kınaları yakılırdı büyük bir ihtiram ile. Öylesine değerliydi ki, sanki manevi bir boya ile boyanıyormuşçasına özen gösterilirdi bu kınaya. Hafızlara yakılan bu kınadan isteyen herkes de nasiplenirdi. Özellikle de genç kızlar bu hazzı tatmak, hafızlık kınasını yakınmak için sıraya girerlerdi. Bu sıra onların ilerleyen zamanlarda Kur’an kurslarının kayıt sıralarına girmelerine de âdeta kapı aralardı.
Ve cuma… Çifte bayram edasında bir gün... Cemaat yine camisi ile buluşur, bu mübarek gün yine Kur’an dolu bir gün olurdu. Son gün hafız olan kızlar:
Hafızın başına koyarlar tacı,
Semada melekler ona duacı,
İnşallah sonunda olursun hacı,
Çün hafız olmuşsun elhamdülillah,
Murada ermişsin eş-şükrülillah.
İlahisi eşliğinde camiye girer, cemaatin arasından geçerek minderlerine doğru yürürlerdi. Kızlarımızı bu günlerine getiren anneleri de onların hemen arkalarında yürür, kızları mindere oturduklarında onlar da hemen arkalarına otururlardı. Merasimin bu son gününde kızlarımız önce Kur’an’ın son dört cüzünü teker teker okurlar, ardından da “Duha suresi”nden başlayıp hatmi ikmal ederlerdi. Hafızlardan birisi okuduğu sureyi bitirip “Allahüekber” diyerek tekbir aldığında kızlarının başlarına yeşil tülbentlerini örten anneleri, onların bu meşakkatli yolculuğunun son dönemecinde de yanlarında ve yardımında olurlardı. Hatim tamamlanıp duası edildikten hemen sonra kızlarımız anneleri ile birlikte ayağa kalkarlar, başlarındaki yazmaları sıyırarak “Hafız” olduklarını ilan ederlerdi âdeta… Bu esnada, girdikleri sınav sonucunda almaya hak kazandıkları, Diyanet İşleri Başkanlığı onaylı “Hafızlık Diploması” da kızlara takdim edilir ve bu tören resmî olarak da tescillenirdi. O an görülmeye ve hissedilmeye değer bir andı. Zorlu yolculuğun sonunda adaylıktan asilliğe geçme anıydı. O an camideki genç-yaşlı kim varsa herkes gıpta ederdi hafızlara ve annelerine. Çünkü annelerine de taç giydirilirdi hafız kızların, tıpkı Hz. Peygamber’in hadisinde de buyurduğu gibi…
Bundan tam 30 yıl önce, yine şimdiki gibi yaz günlerine rast gelmişti ramazan. Ama o ramazan çok farklıydı… Çünkü ramazan ayında indirilmeye başlanan Kur’an yine aynı ayda hıfzedilmiş ve yine aynı ayda bu hıfziyet büyük bir merasimle ilan edilmişti. Ramazan Kur’an’la, cami cemaatle buluşmuş; gönüller Allah’ı anmakla itmam olmuştu…
Hafızlık başlı başına bir dönüşümdü… Hafızlık “olmak” süreciydi… Bu dönüşüm sadece hafızda görülmez tüm aileye de sirayet ederdi… O ramazan ayında oruçlu ağzıyla Kur’an-ı Kerim’i bilcümle Müslümanın önünde hatmeden bir hafızımın babasının hayatındaki kötü alışkanlıklara tövbe edip imrenilecek bir yaşantıya dönüş yapması bu sirayetin nice örneklerinden sadece bir tanesiydi…
1977 yılında Kur’an kursu öğreticisi olarak göreve başladığımda ben de henüz hafız değildim. Kendisi de çok sağlam bir hafız olan babam zamanın değerli hocalarından pek çok ders aldırdı bana ve benim gibi Kur’an kursu öğreticisi olan kız kardeşime. Bizler de gündüzleri öğretmenlik yaparak öğrencilere Kur’an ve dinî bilgiler müfredatını öğretmeye çalıştık, akşam olduğunda ise Kur’an’ı ezberledik. Rahmetli babacığım beni ve kardeşimi her akşam dinledi. Biz de iki yıl içinde hafızlığımızı tamamlayarak camide cemaat ve öğrencilerimizin önünde dört günlük bir başka merasimde Kur’an’ı ezbere okuduk… Yani hafız olduk…
1998 yılında emekli olduğumda yüzün üzerinde hafızım ve sayısını hatırlayamadığım yüzüne okuttuğum öğrencim vardı. Bugün o öğrencilerimin neredeyse hepsi başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere pek çok resmî ve özel kurum ve kuruluşlarda görev yapıyor. Rabbim sayılarını artırsın ve bizleri Kur’an’ın yolundan ayırmasın.