Makale

Yeni Hal İçin Yeni Din Eğitimi

Yeni Hal için Yeni Din Eğitimi


Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet işleri Başkan Yardımcısı
msaydin@diyanet.gov.tr


Toplumda herkese açık alanlarda dinin değerleriyle bağdaşmayan manzaraların yaygınlığından, her ayıp ve günahın göstere göstere işlendiğinden şikâyetlenen bir hocamız, köşe yazısında şu tespiti yapmaktadır: “Durum böyle olunca da dindar Müslümanlar, kamuya açık alanlarda ortaya konan, ayıplanması, kınanması yasak olan kötü örnekler yüzünden çocuklarının eğitiminde zorluklara düşüyorlar.”
Bu zorluk tespiti doğru; günümüzde Müslümanlar çocuklarının eğitiminde zorluklara düşüyorlar, hem de çok. Çocuklarının eğitimi konusunda onlar, yöneldikleri hedeflere ulaşamıyor, hatta tam aksi sonuçlarla karşılaşıp şaşırıp kalabiliyorlar. Özellikle çocuklarının din eğitimi konusunda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumlarıyla karşılaşanların sayısı hiç de az değil.
Bugün Müslümanların inandıkları dinin değerlerini çocuklarına kazandırma konusundaki durumları, Ashab-ı Kehf’in durumuna benzetilebilir. (Bkz. Kehf, 9-22) Bilindiği gibi yıllarca mağarada uyuduktan sonra uyanan bu insanlar acıktıklarını fark etmeleri üzerine ceplerindeki mevcut paraları vererek içlerinden birini alışveriş yapmak üzere şehre gönderirler. Adam alış veriş yaptıktan sonra ödeme yaparken paralarının tedavülden kalktığı gerçeğiyle karşılaşır. Adamın cebinde para var; ama işe yaramıyor. Çocuklarının eğitimi, özellikle de din eğitimi konusunda günümüz Müslümanlarının sahip oldukları bilgi ve becerileri de, tıpkı onların parası gibi, genelde tedavülden kalkmış, işlevselliğini yitirmiş durumdadır. Onlar, kapalı toplumun dindarını yetiştirmeye yönelik olarak oluşturulmuş bilgi ve becerilerini kullanarak günümüz çoğulcu/açık toplumun dindarını yetiştirmeye devam etmek istiyorlar.
Dünün din eğitimi anlayış ve uygulamalarının bugün nasıl işlevsizleştiğini/geçersizleştiğini, her dindar anne-baba ve her kademede din eğitimi faaliyetini yürüten uzman/öğretmen/öğretim üyesi, gayet açık biçimde görmektedir. Bütün iyi niyetli çabalarının nasıl belirlenen hedeflere ulaştırmadığını; hatta zaman zaman hedeflenenin tam aksi sonuçların ortaya çıktığını, sempati ararken nasıl antipatinin oluştuğunu onlar görmekte ve bu can yakıcı olgunun doğrudan ilgilisi olarak olumsuz sonuçlarına katlanmaktadırlar.
Bu olgunun en acı tarafı, emeklerinin genelde boşa gittiğini görüp üzülmelerine rağmen insanımızın, çözüm üretmeye yönelik özeleştirel çalışmalar yapmaktan ziyade, kendilerinin dışındaki suçluları bulmakla, mazeretlerini tespit ederek teselli olmakla zaman geçirmeleridir. Çünkü böyle bir yaklaşım, sorunların üstesinden gelmek şöyle dursun onların daha da artıp ağırlaşmalarına yol açmaktadır.
Müslümanlar bu zorluğun üstesinden nasıl geleceklerini düşünmek, bu konuda çözüme yönelik fikir ve bilgi üretme bağlamında, çevrelerinde kendilerince kötü sayılan örneklerin başkalarınca yok edilmesi talebini dillendirmekle zaman kaybetmemelidirler. Çünkü böyle bir yaklaşımla bu taleplerine kavuşmaları mümkün değildir. Zira, kendilerince kötü görülen tutum ve davranışlar, başkaları için sıradan, olması gerekenlerdir. Müslümanlarca kötülük olarak görülen bu durumlar, ancak o başkalarının özgür iradeleriyle vazgeçmeleri halinde yok olabilirler. Laik ve demokratik düzenin çoğulcu ve eşitlikçi niteliği, bunu sağlamaktadır. Bu düzen çoğulcu olduğu için farklı gruplar, kendi inançlarını ve hayat tarzlarını açık ve engelsiz yaşayabilirler. Bu düzenin yasaları, başkalarının haklarına tecavüz söz konusu olmadığı müddetçe, herkesin istediği gibi yaşamasına imkân sağlar; hiç kimsenin, bir başkasına bu konuda müdahale etmesine izin vermez. Bu yaklaşım, farklılıklara rağmen barış içinde bir arada yaşamanın gereğidir.
Zaten Müslüman, sadece kendisi için özgürlük isteme durumunda olamaz; elbette kendisi için istediği özgürlüğü başkaları için de istemek durumundadır. Çifte veya çoklu standartlılık, ona yakışmaz. O, “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” (Kâfirun, 6) anlayışıyla hareket etmekle yükümlüdür. işte bu noktada Müslümanın asıl yoğunlaşacağı husus, başkalarının dinine/dünya görüşüne göre yaşamasının yasaklanmasıyla uğraşmak yerine, şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun kendine, kendi dinine sahip çıkma işidir. “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olursanız sapanlar size zarar veremez.” (Maide, 105)
Bu nedenle, söz konusu zorluğu analiz bağlamında öncelikle üzerinde durulması gereken nokta burası olsa gerektir. Aslında, kötülüklerin yer aldığı bir çevrede, Müslümanların çocuklarını eğitmelerinin zorluğu (kaldı ki, daha genel boyutuyla Müslümanca yaşama zorluğundan da söz etmek gerekir), etkileşim içinde oldukları çevrelerindeki kötülüklerin varlığından ziyade kendilerinin mevcut şartlara göre gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmamalarından kaynaklanmaktadır, denebilir. Bu noktada asıl sorgulanması gereken mesele, Müslümanların bu kendi değerleri açısından olumsuz sayılan ortamda çocuklarını iyi eğitmelerinin önündeki zorlukları aşmaya yönelik yaptıklarının yeterliğidir/uygunluğudur.
Şikâyet edilen kötülükler/durumlar, gerçeklik olarak varlığını sürdürdüğüne göre bunlara rağmen yola devam edip hedefe ulaşmanın yeni çarelerini araştırmak gerekmektedir. Yani Müslümanlar, artık geldikleri gibi gidemeyeceklerini anlayıp başlarının çaresine bakmak zorundadırlar. “Eski köy” diye bir şey kalmamasına rağmen, hala “eski köye yeni adet mi?” serzenişinde bulunmak veya bu serzenişlere prim vermek, onların dünyasında yer bulmamalıdır. “Ya yeni hal, ya izmihlal” deyişini onaylayan bir anlayışla hareket etmelidirler.
Nasıl şeytanın varlığından şikâyetlenip bir şey yap(a)mamaktan dem vurmak Müslümana yaraşmaz ve işe yaramazsa, sözü edilen kötülüklerden şikâyet etmek de öyledir. Çoğulcu toplumda çok çeşitli ve islami değerlerle bağdaşmayan tutum ve davranışlar, kötülükler hep olacaktır. Müslümana düşen, bunlardan şikâyetlenerek vakit öldürmek, mazeret üretmek değil; onlarla baş etmenin, onlara rağmen kendi varlığını koruyup geliştirmenin, tertemiz yaşamanın çarelerini ortaya koymaktır.
izlenen yol her türlü tedbire rağmen istenen sonuca ulaştırmıyorsa, yepyeni yol ve yöntem bulmak gerekir. Bunun bulunması için de, her şeyden önce, işe çok köklü ve sistemli bir özeleştiri ile başlamak kaçınılmazdır; birtakım yüzeysel itiraflarda bulunmak yetmez. Bunu, mevcut verili şartların çok iyi analiz edilmesi, yeni duruma ilişkin teoriler geliştirilerek uygulamaya konulması izlemelidir.
Çocukların din eğitimi konusunda dün için isabetli olan düşünce tutum ve davranışların kimisi bugün için isabetli olmayabileceği gibi, dün için yanlış olanların o zaman sebep olduğu olumsuzluk, bugünküyle kıyaslandığında yok denecek kadar küçük kalmaktadır. Açık toplum şartları, bu tür yanlışların sonuçlarının olumsuzluğunu büyük ölçüde katlamaktadır. Söz gelimi, asırlar öncesinde Şeyh Sa’d-i Şirazî, “Çocuklarınızı kuzu gibi büyütmeyiniz ki, ileride kuzu gibi güdülmesinler” diyor. Böyle bir eğitim dün için uygun görülmediği gibi, bugün için de uygun görülemez. Ancak, çocukları kuzu gibi yetiştirmenin, günümüzde yol açacağı olumsuz sonuçlar, dünküyle kıyaslanamayacak kadar çok fazla olmaktadır.
Bu durumun nedenlerini uzun uzadıya burada sıralamaya imkânımız olmadığından sadece şu kadarına işaret etmekle yetinelim: Kapalı toplumda kişinin etkileşim içinde olduğu çevrenin çok sınırlı olması ve aileden başlayıp çevreye doğru sınırları genişleyen sosyal kontrol mekanizmasının varlığı, kuzu gibi olmanın doğuracağı olumsuzlukları azaltıcı rol oynuyordu. Açık toplumda ise kişinin tüm dünyayla etkileşim içinde olması ve sosyal kontrol mekanizmasının pek işlememesi, işin tamamen birey(in yetkinliğin)e kalmasına yol açmıştır. Dolayısıyla açık toplumda kuzu olarak yetişen kişiyi neyin, ne zaman, nerede, nereye savuracağı hiç belli değildir. (Bkz. Aydın, M. Şevki, “Açık Toplumun Özyönetimli Dindarını Yetiştirmek”, Diyanet Aylık Dergi, Ekim, 2008)
Bu durumda yapılması gerekenleri tespit etme bağlamında öncelikle dünyadaki gelişmeleri, değişen hayat şartlarını, bu şartlardaki yeni bireysel ve toplumsal ihtiyaçları, imkânları, sorunları vb. doğru belirlemek şarttır. Bugünün çocuğunu eğitmek, onun din eğitimi ihtiyacını karşılamak söz konusu olduğuna göre, onun nasıl bir dünyada yaşadığını, nasıl bir hayatla baş etmesi gerektiğini, onun sorunlarını ve imkânlarını, yeni amaçlarını çok iyi tanımak ön gerekliliktir. Bu yapıldıktan sonra, bu yeni dünyanın/hayatın bireyini yetiştirecek din eğitimi anlayış ve uygulamalarını işe koşmak gerekmektedir.
Her alanda değişimin baş döndürücü hızla sürdüğü bir dünyada, din eğitimi anlayış ve uygulamalarının bu değişimin dışında kalmasını düşünmek, akıl sahiplerinin işi olamaz. Dünkü din eğitimi anlayış ve uygulamalarımızın, o şartlarda istenen düzeyde olduğu varsayılsa bile, bugün onu güncelleme, onun yerine yenisini ikame etme ihtiyacı kendini derinden hissettirmektedir. Dolayısıyla, söz gelimi, babamızın kendi şartlarında çok iyi bir baba olması, bizim de bugün onun gibi babalık yapmamızı asla gerektirmiyor; bize düşen geçmişten de ibret alarak bugünün babalığının nasıl olacağını öğrenip becermektir. Annelik, öğretmenlik, hocalık vs., her rol için bu değerlendirme söz konusudur.
Kaldı ki, bizim devraldığımız din eğitimi anlayış ve uygulamalarının ne kadar bilimsel zemine oturduğu, dolayısıyla ne ölçüde etkin ve verimli olduğu meselesi tartışılır. Ayrıca, insana ilişkin her gün yeni bilgilerin gün yüzüne çıkması, insanın eğitimine ilişkin yeni görüşlerin üretilmesine yol açmaktadır. insan üzerinde yeni yeni araştırmalar, giderek doğruluk derecesi artan deneyler yapıldıkça, bireyin nasıl öğrendiğine ilişkin gerçeklere daha çok yaklaşılmaktadır. insana ve onun öğrenmesine yönelik yeni bilgilerin elde edilmesi eğitim teorilerinde değişikliklere yol açmakta, her teori kendini bu yeni bilgiler doğrultusunda yeniden dizayn etmeye mecbur kalmaktadır. Genel eğitimden ayrı düşünülemeyen din eğitimi de, ister istemez bu değişikliklerden yararlanmak ve kendini yenilemek zorundadır.
Günümüz Müslümanlarının bu alanda ciddi bir öz eleştiri yapıp bilimsel bir yaklaşımla yepyeni bir din eğitimi teorisi geliştirmeleri gerekmektedir. Bu, din eğitimi alanında köklü bir değişim, bir paradigma değişikliği yapmak demektir. Bundan sonra yapılacak olan ise, din eğitimi uygulamalarının, böylesine bilimsel bir yaklaşımla üretilen teorinin ışığında gerçekleşmesini sağlamaya yönelik çalışmalar yapıp önlemler almaktır. Yani din eğitimi faaliyeti yapan bütün anne babaları, öğretmenleri, hocaları vs., bu anlayışla görevlerini gerçekleştirmelerini sağlayacak donanıma kavuşturmaktır. Ancak o zaman, çocuklarımızın din eğitimi konusunda karşı karşıya olduğumuz zorlukları rahat aşabiliriz ve yapılan din eğitimi, sonuçta yüzümüzü güldürebilir.