Makale

Aydoğdu ve Güneş

Aydoğdu ve Güneş

Gülsüm Soydan Yılmaz / Tekirdağ Merkez Vaizi


Bir kız çocuğu öğrendiğini göstermek için Kur’an-ı Kerim okumak istiyor bana, dinliyorum.
“ve kûlü’n-zurnâ…” ayetini okurken birden duruyor, bana bakıyor, gülümsüyor ve “Aaa hocam benim babam zurnacı, demek ki Kur’an’da yeri varmış bunun.” diyor.
Allah kelamının gırtlağımızdan aşağı geçmediğini bir kez daha anlamak traji-komedik bir tebessüm bırakıyor yüzümde.
Sokaklarına sadece ay ışığı sızan Tekirdağ’ın semti Aydoğdu. Güneşi belki de hiç görmemiş, o yüzden hep karanlık. O yüzden adı Aydoğdu belki de. Yüzlerindeki esmerlik güneşten değil, ay ışığından...
ilk görev yerim, ilk göz ağrım onlar. Bir caminin içinde o rengârenk kıyafetleriyle karşımda oturmuş ve beni dinlemek için sabırsızlanıyorlardı. Vaazın ardından iri siyah gözlerini daha da büyütüp parlatarak “Bize Kur’an da öğretecek misin?” diye sordular. Fakat çoğu okuma yazma bilmiyordu. Öğrenme gereği de duymuyorlardı.
Derken zaman ilerledi ve içlerinden bir kadın dikkatimi çekmeye başladı. En erken o geliyor en son da o gidiyordu. Halinde bir farklılık vardı. Üç beş sohbetten sonra yosunlaşmış dertlerine vâkıf oldum. Onun için bir şeyler yapabileceğimi hiç düşünemeyen bir samimiyetle anlattı bana kendini. Eve gelmeyen bir eş, kemik erimesi, az gören gözler en hafifleriydi dertlerinin. “Aç yattığım geceler oluyor” dedi ve utandı, özür diledi. Aç yattığını söylediği için benden özür diledi, benim ondan özür dilemem gerekirken...
Artık rahat uyumam mümkün değildi. Gerekli görüşmelerden sonra Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı’nın varlığını öğrendim. Kadınla bu vakfın kapısına geldiğimde küçük bir Aydoğdu mahallesiyle karşılaştım. Çoğu vakfın yardımıyla geçiniyor, kışın vakfın kömürüyle ısınıyordu. Fakat yanımdaki kadının bunlardan hiç haberi yoktu. Bir günlük mesaimi “bu da mı yardım almaya gelmiş” gibi bakışların esaretinde bu vakfın kapısının önünde geçirdim. Çünkü yalnız başına bu işleri halledebilecek bir yapısı yoktu kadının. Kışın çok üşüdüğü için kaçak elektrik kullandığını söylüyordu, çok pişmandı, bu yanda da valilik kömür dağıtıyordu. Bütünün iki parçası birbirinden habersiz yaşıyordu.
ilk meyveyi on beş gün sonra alabildik ve elimize geçen parayla iyi bir göz muayenesinin ardından iki gözlük aldık. Ardından okuma-yazma kursuna gitti, sonra da Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrendi. Gözlerini karanlıklardan aydınlığa, zihnini de zulmetten nura çıkarmış olduk. Tabii bu sadece ona balık vermekti. Şimdi balık tutmayı öğretmek vardı sırada. Yine mahalle gereğince bir Yeşilkart sahibi olması gerekiyordu kadının. Dizlerinin aşağısı incecik kalmıştı erimeden dolayı. Eğer muayene ve tedavi olmazsa yürüyemeyebilirdi. Şu an yürüdüğü için çok da umursamıyordu bu durumunu. Çünkü onlar bizlerin yapamadığını yapıyor, yaşadıkları andan uzağı hayal etmiyorlardı, edemiyorlardı.
Yasa mı insanlar içindi, insanlar mı yasa için çok düşündüm. Kadının Yeşilkart alabilmesi için kocasının başvurması gerekiyordu. Bunu duyunca bana şöyle dedi kadın “Komşularım ‘kocanı boşa’ diyor bana, ‘nasıl olsa eve az geliyor, o zaman alırsın Yeşilkartı.” ‘Elbet bir çaresi bulunur’ dedim. Bulundu da. Yaptıklarımın tam da vaizlikle bir ilgisi olmadığını düşünürken uzun süre perdenin arkasında bekleyen şeytan birden saklandığı yerden çıkmış ve beni hayli korkutmuştu.
Cuma namazı için yer ayrılıyor artık bu caminin bir bölümünde hanımlara. Mekânı açmak için erkenden geliyorum. Bu arada beylerden birinin itiraz etmesine de hazırlıklıyım. “Kızım, kapalı orası.” diyor çevreden bir ses. Cebimdeki anahtarı çıkarıyorum. “Anahtarı bende, ben vaizim amca.” diyorum. Hani şair diyor ya: “Beceremem yemek pişirmesini/Çocuklara bakmasını bir de/Ben şairim sevgilim.” Ön safı doldurabildiğimiz hafta gözlerim de doluyor. “Ben bu kadar seviniyorsam bir de Allah’ın sevincini düşünün.” diyorum. Hayatlarında cemaatle kıldıkları ilk namaz, cuma namazı oluyor.
Benim üzerime Aydoğdu, Aydoğdu’ya da güneş doğsun artık Allah’ım!
Çocuk Esirgeme... Hayatıma anlam katan kurum. Haftada bir gün dağılıyor iç dünyam. Yanıyor derim acının ateşinden ve tekrar kaplanıyor derim. Kuruma gitmek üzere bindiğim otobüste Kurumdaki bir çocuğu görüyorum. “Yalnız mısın?” diye sorduğumda ardından gelen babasını gösteriyor. Tanışma faslı derken bana oracıkta anlatıyor hikâyesini baba. “Annesi öldü hocam” diyor. Bakamadım, evlatlık verecektim. Oğlum “Baba beni evlatlık verme, izini kaybederim. Beni Çocuk Esirgeme’ye ver.” dedi. Şimdiki çocuklar, babalarından akıllı çıkıyor. Bense daha Kuruma varmadan dağılıyorum.
Huzurevinde hanımlar elime gülsuyu döküyor. Zihinsel engelli bir çocuk ellerimi sıkıca tutmak istiyor, ben de onun ellerini sıkıca tutuyorum. Hatta bir ara yüzüne yaklaştırıyor ellerimi. Isıracak sanıyorum, “yapma” diyorum. Utangaç bir yüz ifadesiyle “ama çok güzel kokuyor” diyor. Bir kez daha kendimden utanıyorum.