Makale

Şimdi O'na Sığınmanın Zamanı

Şimdi
O’na Sığınmanın Zamanı
Doç. Dr. ibrahim Hilmi Karslı
Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi
“O halde hemen Allah’a koşun…” (Zâriyât, 50)
insanlık tarihinde her dönemin kendine has özel şartları olmuştur. Bu şartlar altında müminler daima birtakım engel ve zorlamalara maruz kalmışlardır. Fakat onlar başka varlıklara ve insanlara değil, sadece Allah’a kulluk etme ve erdemli bir hayat yaşama mücadelesini daima sürdürmüşlerdir. Ancak belirtmek gerekir ki, Hak’ka bağlanmayı ve O’na kul olmayı hayat felsefesi haline getirenler günümüzde de sıkıntılar yaşamaktadırlar. imanı hayatları zayıflatan, islami kişilikleri edilgen hale getiren teşebbüslerin ardı arkası kesilmemektedir.
Böylece insanların manevi hayatları sürekli örselenmeye ve aşınmaya maruz bırakılmaktadır. Dış dünyada meydana gelen bütün müessif gelişmeler doğal olarak insanın iç dünyasına yansımakta; şüphe, kararsızlık ve sonuçta maneviyattan soğuma ve uzaklaşmalar meydana gelmektedir. Bu süreçte imani duyarlılıklar körelmekte, ahlaki hassasiyetler zaafa uğramakta, iffet ve hayâ duyguları tarumar olmaktadır. Kimlikleri yozlaştıran, manevi değerlere ilgisiz hale getiren bütün bu gelişmeler karşısında bir kısım müminler direnirken, diğer bazıları olabildiğine kayıtsız bir tutum sergileyebilmektedirler. Oysa Yaratıcı nimet ve güzelliklerini bütün cömertliği ile insanın önüne sermektedir. Dolayısıyla ona yaraşan hamd ve şükür olduğu halde buna yanaşmamakta, aksine fesat ve isyan girdabına gittikçe batmaktadır.
Şu halde yapmamız gereken nedir? Diğer bir ifadeyle, ifsat ve isyan rüzgârlarının kasırgaya dönüştüğü, küfür ve günah dalgalarının çepeçevre kuşattığı bu hengamede bizleri sahil-i selamete, barış ve esenliğe götürecek çözüm yolları neler olabilir? Elbette ki bu sorulara değişik açılardan bakarak çok çeşitli cevaplar vermek mümkündür. Fakat öncelikle dönüp kendimize bakmamız ve buna göre muhasebemizi yapmamız gerektiği açıktır.
Meseleye bu açıdan baktığımızda, her halde Mevla’ya (c.c.) olan bağlılığımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Zira bu konunun özünü oluşturmakta, ibadet ve ahlaki hayatla ilgili diğer bütün hususlar buna dayanmaktadır. Allah-kul ilişkisinde de en temel kavramlardan biri takvadır. Takva bir açıdan Allah’a sığınma manasını ifade etmektedir. Nitekim ülkemizin yetiştirdiği büyük tefsir âlimi Muhammet Hamdi Yazır, kelimenin ilk geçtiği yerde Bakara suresinin girişinde dilbilimsel bir tahlile girişir ve kavrama himayeye girmek, korunmak ve iyice sığınmak yorumlarını getirir. En kapsamlı ve en kuvvetli korumanın ise ancak Allah’a ait olduğunda şüphe yoktur. Zira insanın koruması geleceğe tamamen hâkim olamadığı gibi, şimdiki halde dahi görünen acı zararların ve olumsuzlukların hepsini kapsamamaktadır. Bundan dolayı gerçek korunma ancak Allah’ın korumasına girmekle ve O’na sığınmakla mümkün olur. Böylece insan ahirette zarar ve acı verecek şeylerden korunmuş olur.
O’na sığınmak, O’nun koruması altına girmek, imani ve islami duyarlılıklarımızın her gün biraz daha aşındırıldığı ve tüketildiği günümüz dünyasında müminlerin sahip olması gereken temel donanıma işaret etmektedir. Kur’an, çölde yolculuğa çıkan bir Arabın, ihtiyaç için öncelikle yanında bulundurması gereken azığı ima ederken, aslında bütün zamanlarda ve mekânlarda yaşayan Allah yolcularına temel manevi beslenme kaynağını, takvayı yani Allah’ın koruması altına girmeyi hatırlatmaktadır. “Azık tedarik edin; çünkü azığın en hayırlısı takvadır…” (Bakara, 197) Takva, bizim hayat yolculuğumuzda manevi varlığımızın bekası için mutlaka yanımızda bulundurmamız gereken azığı oluşturmaktadır. Bu anlatım tarzıyla Kur’an, maddi, biyolojik hayattan hareketle manevi hayatın temel dinamiklerine işaret etmektedir. Bu metot ilahî kelamda çoğunlukla kullanılır. Böylece yaşanan hayatın gerçeklerinden esas amaç olan iç âleme, deruni hayata geçiş yapılır. Nitekim elbisenin, insana bahşedilen bir nimet olduğundan söz edilirken, konunun hemen manevi alana kaydırılması ve insanı değersizleştiren bütün kötülük ve çirkefliklerden, kir ve yozlaşmalardan onu koruyan “takva elbisesi”ne işaret edilen şu ifadelerde olduğu gibi: “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerini örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır.” (A’râf, 26)
Allah’a sığınma ve ona iltica etme, mümin insanın sonsuzluklara ve nihayetsiz güzelliklere talip olmasının garantisini oluşturur. O hayatın inişli çıkışlı yollarında mesafe alırken, kolaylık ve zorluklar arasında yürüyüşünü sürdürürken, Rabbiyle olan gönül bağının kesintiye uğramaması için daima arzu ve iştiyakla O’na yönelir ve sığınır. (inşirâh, 5-8) Bir işten sonra diğerinin ardına düşerken, diriliğini kaybedip nesne haline dönüşmez; aksine hep manevi hayatını zinde tutup zirvelere tırmanma yolunda çaba sarf eder. Canlılığını ve dinamizmini sürdürebilmek için kevni ve Kur’ani ayetleri/sembolleri çözmeye ve iç dünyasında hissetmeye çalışır. Ötelerin ötesinden kopup gelen ilahî çağrı ve uyarıları ruh dünyasına sindirme gayreti içerisinde olur. Varlığın derinliğinden yükselip insanın vicdan ve idrakinde yankılanan anlam haritalarını deşifre etmeye çalışır. Böylece başta-sonda, hariçte-batında ve bütün varlık düzeylerinde hamd ve şükrün sadece O’na ait olduğunu yakinen anlar. Bir taraftan hayatın karmaşa ve kargaşası içerisinde sabırla ve kararlılıkla yoluna devam ederken, diğer taraftan deruni hayatında, tıpkı Hz. ibrahim’in ifadelerinde belirttiği üzere, Rabbine olan yolculuğunu ve hicretini sürdürür. (Ankebût, 26; Sâffât, 99) Böylece o, manevi hayatını tahrip edecek, dinî yönelişlerini örseleyecek ortamlardan uzak durmaya; aksine gönül dünyasına yansıyacak rahmani ışıltıları yakalayabileceği mekanlarda bulunmaya gayret gösterir.
Şu ilahî beyanda da ifade edildiği gibi müminin Rabbine olan sığınışı ivedilik arz etmektedir. “O halde hemen Allah’a koşun…” (Zâriyât, 50) Zaten makul olan da bundan başka ne olabilir ki? Çünkü sonuçta varılacak ve ebedî olarak kalınacak yer sadece O’nun yanıdır. Sonuç bu olduğuna göre hazırlıkların buna göre yapılmasından daha doğal olan nedir? Önemli olan sonucun nereye varacağı değil mi? Çünkü sonuçta kazanabilenler gerçek mutluluk ve kurtuluşu elde edenlerdir. Nihai sonuca göre hayatını düzenlemeyen ve büyük buluşmayı unutanların, pişmanlığın sökün ettiği o günde unutulacakları ve hasret içerisinde dövünecekleri kesindir. (Mü’min, 32; Meryem, 39) Öyle ise mümin sonuca odaklanan, sonuçta kazanacak mı kaybedecek mi, bunun hesabı ve endişesini yaşayan insandır. (Mü’minûn, 60)
Yine çile ve sabır peygamberi Hz. Yusuf’un, yakarışında ifade ettiği gibi mümin, koruyucu ve kayırıcı olan Allah’ın velayetine ermeyi, O’nun dostluğunu dünya ve ahirette elde etmeyi amaç haline getiren kimsedir. O şöyle niyazda bulunur: “Gökleri ve yeri yaratan Rabbim! Dünya ve ahirette beni koruyup kollayan velim Sensin. Canımı, bütün varlığıyla kendini Sana adamış biri olarak al ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat…” (Yûsuf, 101) Her halde bir müminin elde edebileceği en yüce makam O’nun yakınlığına ve dostluğuna mazhar olabilmektir. Dünyada onun dostluğunu kazanabilenler, şüphesiz ki ahirette de O’na dost olacaklardır. O müminlerin dostudur. (Bakara, 257) Salihleri de dost edinir. (Â’râf, 196) Bunlar ise dünyanın önlerine sürdüğü geçici, izafi değer, mertebe ve rütbeleri ellerinin tersiyle itebilen, mutlak izzet ve şerefin O’nun yanında olduğuna bütün yürekleriyle inanan insanlardır.