Makale

Öz Yurduna Dönerken

Öz Yurduna Dönerken

İbrahim ARPACI

Dudaklarına sus vurulanlar. Siyah peçesini boyunlarına dolayanlar. Bir ağıt ki geceden ninnisini söyleyenler. Adı düğün olmayan alay. Tellallığı yapılan davet. Sessizliğin suskunluk olmadığı mekân ve hiçbir makûs kalbin tutulmadığı sağanak ıztırar... Kimi kimsesi olmayan yabancı ölüm ve ağıt söyleyen sessizlik…
Gün ışırken ikinci bir ışığın olmayacağı sahne… Her kelamın musallaya çarpıp da çıkaracağı heyula ve bu mutena sessizlik…
Canı, kabze-i ruhla alınan ey kul;
Keşmekeşliğin izdüşümüyle dolu bir defter, ellerine tutuşturulacak olan. Sen ki, sabah güneşini görüp batışına şahit tutulamayacaksın. Sadece ladin nefeslerin melekûti sesleri çarpacak kalbinin üzerinde. O vakit binlerce peygamber mührü kadar halis bir secde dileyeceksin. İhtimal ki, medet dilediğin küçük bir çocuğun kalbi olacak. Dünyası müsrif bir müsfihin avuçlarına açacak ellerin. Ardından başkalarının kaderi, kaderin olsun diye sessiz çığlıklar atacaksın ve dillerinden tövbe etmeyi dileyeceksin. Muhtemel ki olmayacak.
Canı, beşeriyet teninden akıp giden ey kul;
Bu zamandan sonra kimsenin kaderi senin yazgın olmayacak. Evlerin bacasından çıkacak ayrılık ateşin, kalkmamışken bedenin teneşirden… Ahh, tekrar ruh verilse cesedine, konuşman için, belki milyon fersah kere milyon cinayet işleyen bir katilin birkaç dakikasını arzulayacaksın tövbe etmek için. O vakit, nasıl da bir tövbe dileyeceksin kim bilir değil mi? Muhtemel ki bu da olmayacak.
Ey kaderi kendi eyleminde gizli olan cenab-ı insan;
Hem bu vakte kadar aklına getirmeliydin hesapsızca işlediğin günahlarını; senin de bir kaydın, kayıt tutanın var. Hesapları kitaplara, kitapları hesaplara dürüyenin... Sen ki, herkesin silsilesini okurken yüzünden meğer seninde tutulan bir dibacen varmış. Hilkate uygun bir hikâyen varmış. Oysaki sen bin bir gündüz masallarında başkasının gecesine vaaz söylerken, senin de bir leylin varmış; bunu bilip aklına getirmeliydin. Aklına getirdiğini kalbine söylemeliydin. Kalbin mahşer meydanı ve sen her gün o meydanda kendini hesaba çekmeliydin.
Şimdi sorar hakikat namına kelimeler: Bu kadar pişmanlık dolu mudur tüm “Leyl”ler ki, bir “Veyl” kendini ona bu kadar yakın tutsundu? Ki, öyleymiş.
Be hey nisyanla malul, girdapla yaştaş insan!
Henüz çok işlerin vardır senin ardında bıraktığın, hem de daha bir diyeceklerin… Gelip de diline, söyleyemediklerin. Hem nice tûl-i emellerin. Ötede durması gerekeni yanına, yanında durması gerekeni beri itelediklerin… Şimdi bak sen gidince arzuların kimseye miras kalmayacak. “Bunlar mı beni karşılayacak son” diyeceksin taşın üzerinde taş kesilmiş bedenine.
Muhtemel ki, güzel ameller için yaşamayı dileyeceksin Rabbinden ama sesin suyun öbür yakasındaki ırmaklara çarpa çarpa geri dönecek.
Unutma ey dünya gurbetinde yabancılık çekmeyen mücrim kul;
Bedeninin çıkarılıp, ruhanî bir mütecessimlik giyindiğin elbiselerle çıkacaksın münker-nekir meleklerinin karşısına. Oysa alışması düşünülemeyecek kadar yabancı kalacağın bir davet bu… İhtimal ki, şöyle diyeceksin sesinin çarpmadığı insan kulaklarına: “Madem bu kadar büyük hakikat, neden görmedim kimsenin boynunda secdeye amade tespihler? Neden kimsenin alınları beyazlamamış? Neden tüm günahlar işleyenin üstüne kalmıyordu da, hep dünyaydı müflis olan şirret olan. Meğer yanlış bilirmişim; herkes kendi eylemine çobanmış. Oysaki ne kadarda isterdim elime verilecek olanın benim olmamasını ya da benim olanın sağımdan olmasını” diye.
Ey cahilliği cesaretine güç veren insan;
Azığın hazırlığın, ah bir bilseydin ki, ne de çok vakit varmış heybeni dolduracağın! Ne de çok sebep varmış, seni Allah’a, yaklaştıran…
Güneşin gök kubbenin aydınlığını terk ettiği bir vakitte sevdiklerinin yanlarında bulunamamak... Gölgenin başka bir gölge üzerine düşmeyecek olması. Sabaha uyanırken yapılacak tüm işlerden seni aramak gibi bir gereksinimin boş bir kuruntudan ibaret kalması. İşte tüm bunlar tıpkı akşamın, hiç bir iple çekilir olmayacağının fısıldatılmasından ötesi olmayacak. Nedeni, ölmüş olmanla sislenen bir dünya bırakıyor olmandandır.
Dünya yurdunu kapanmamış hesaplarla bırakan kul;
Şimdi aradan geçen zamanlar tanıdığın herkesin yüzünü eskitecek. Onlar da değişecekler. Senden sonra tanımadıkları insanları gözlerinin seyir defterlerine katacaklar, muhabbet kurup ünsiyet peyda edecekler. Onlar yeni yeni insanlar tanıdıkça sen daha bir silikleşeceksin evin ortasında asılı duran çerçevede. Ahh ki; bir zaman sonra var olmak ile olmamak arası bir anıdan ibaret kalacaksın. İsmin her zikredildiğinde, gelip giden bir hatıradan fazlası olmayacaksın. Dünyada en çok sevebileceğin kişinin gündüzleri, artık senin için tüllenip, başkaları için nurlanacak. Sen diye anılarına yer eden şey ise başka yaşanmışlıklara bırakacak kendini.
Şimdi Rabbinin, hayatına son vermekle teslim aldığı pişmanlık yelesi giymiş kul;
Önceleri göz kapamakla hülyalara dalarken ve şimdi uyanamazken, birilerinin kelamları kulağında yankılanırken ve şimdi işitemiyorken; edeceğin tek bir kelam senin sükûnetin olur mu bilinmez ama ölünce amelin ruhu taşıdığını o vakit daha iyi anlayacaksın ve en güzel çiçeklerin de yalnız açtığını.
Şimdi ıslak bir zeminde kefene sarılıyorsun. Her şey de sağın hikmeti anlatılırken, sen önce soldan bağlanıyorsun.