Makale

Bir Hafızın Dilinden...

Bir Hafızın Dilinden...

Ülkü GÜNDÜZ
Kur’an Kursu Öğreticisi

Hem bir sevdaydı hafızlık…
Kolay olur muydu sevdalar?
Kıştan sonra
gelmez miydi baharlar…
Şahitti tahta
rahlem her halime… Hem sırdaş,
hem arkadaştı
en uzun gecelerime...

Bir sonbahar günüydü... Ilık bir rüzgâr esti önce. Kulağıma, “Hafız” dedi sessizce… Şaşırdım önce, tanıdıktı bu kelime… Sonra, nasıl? Dedim kendi kendime… Ayaklarım usul usul yürürken, dalmıştım bir deryanın içine…
Sınıfa ilk girmem, hocamla ilk tanışmam, ilk heyecanım olsa da, verdiğim ilk ezberim, heyecanlarımı koşarak geçmiş, galip olmuştu bile…
Yabancıydı herkes bana… Güvercin ürkekliğinde, sevgi dolu bakışlar, mutlu günlerin, muştusuydu ama…
Arkadaşlar özleyince anne babamı teselli verir, özlem aynı olunca teselli verme sırası, bana gelirdi…
Günümün çoğunu uykuyla geçirirken, uykularımı bölen ezber sayfalarım, Allah’a hamdimin adı, umutsuz kaldığım her gün vuslata vurulan, birer prangaydı…
Kur’an’ımı kırmızı güllü bir kapla kaplamıştım. Ayetler, zamanla, kalbimi kapladı… Verilen her ezber, bir gül goncası iken, açmaya başladı…
Ya yapamadığım sayfalar, ya hocamın gözlerindeki hüzün, onlar, kalbimin en derinine iner, çıkması zamana kalırdı.
Sabır yazardım boş bulduğum her yere, sonra hemen siler, yüreğime yazardım, hiç çıkmasın diye…
Yemeklerimi en yorgun zamanlarımda yer, koşarak merdivenleri iner, inerken ezberimi okur, sonrada arkadaşlarla uğraşıp ezber bozardım.
Bazen de hiç kalmazdı mecalim… Taş kesilir, kıpırdamazdı bedenim… Lal olur konuşmaz dilim, feryat figan olurdu her yerim…
Çıkış günlerinde aldığım her nefes, içimde serin serin eser, sayfamdan ayrı kaldığım her dem, nefesimi keserdi… Gözyaşlarım yastığımla aramdaki sır, hıçkırıklarım geceye emanetti…
Bazen bir korku sarardı içimi. Ya bitmezse? Yol uzun, sonunu göremesem derdim.
Gel gitlerimde olurdu bazen. Gün geldi buraya kadar, olmuyor dedim. Ben dedim, yüreğim, kal dedi. Bana kalan ise, bir daha hiç söylemediğim ilk cümlem idi…
Gidebilir miydim ki ayetler buket, duam kabul olmamışken. Ve görünmez sandığım yolu görmeye başlamışken…
Hem bir sevdaydı hafızlık… Kolay olur muydu sevdalar? Kıştan sonra gelmez miydi baharlar… Şahitti tahta rahlem her halime… Hem sırdaş, hem arkadaştı en uzun gecelerime... Ay ışığı vurunca üzerine gözlerimi kamaştırır, bir kere daha bağlardı beni kendine. Gecenin karanlığında koyulaşan ayetler, beyaz giyerdi ertesi güne…
Kurutulmuş çiçekler saklardım sayfa aralarına… Buruksa yüreğim, hüzün kokarlardı onlar, çiçek olsalar da…
Pencereye vuran kar tanelerini sayar, şaşırıp kalırdım. Beni derine salan hayallerimi ise, ıslanmadan içeriye alırdım… Buğulu camlar ardında kocaman yapar, sonrada hayran hayran seyre dalardım…
“Ümmetimin en şereflisi” demişti Peygamber (s.a.s.), şefaat hakkı vermişti Allah (c.c.), nardan uzak olacaktı Kur’an’ı hıfzeden bu beden… Öyleyse geçmeliydi hançerden, işlenmeliydi ilmek ilmek, aksi halde, heba olmaz mıydı? Bunca emek…
Yüklenmek demek Kur’an’ı, düz ederken yamaçları, dolu başak misali, eğik durmaktı. Sevdiğin denizden vazgeçmemek, bir taşa yapışan yosun olmaktı… Yıldızlardan yapılmış bir taç gördüm o gece… Ziyası âlemi, sevinci ruhumu sarmıştı. Ayaklarım yerden kesilmiş, kalbim biran, benden ayrılmıştı. Rabbim bu ne muhteşem, bu ne görülmemiş bir andı. Titrek bir sesle kimindir o dediğimde? Senindir demişler… İşte, işte o an, çığlıklarım yedi kat göklerde yankılanmış, zahmetin yerini rahmet almıştı…
Gözlerimi açtığım sabah bir başkaydı o gün… Adını koyamamış, içimi içime sığdıramamış koşmaya başlamıştım. Nihayet yol görünmüş, ayetler buket olmuş, duam kabul olmuştu… Dilimde son bir ayet… “Allah sabredenlerle beraberdir” diyerek elhamdülillah ben, “Hafız” olmuştum…