Makale

Dindarlığın Sosyopsikolojisi

Dindarlığın Sosyopsikolojisi

Prof. Dr. Hasan Kayıklık
Çukurova Üniv. İlahiyat Fak.


Dinin bireysel ve toplumsal yönünü birbirinden ayrı düşünmek, sadece anlamayı kolaylaştırmak için yapılan suni bir bölümlemedir. Yoksa din bireyde yaşadığı sürece toplumda, toplumda yaşadığı sürece bireyde yaşayacaktır.

İnsanoğlu donanımları itibarıyla bazen yeryüzündeki varlıkların en güçlüsü olduğunu gösterir. Allah’ın insana bahşettiği akıl nimeti, onun çevresine hâkim olmasına ve etrafını yönlendirmesine imkân hazırlar. Öte yandan insanın bedensel ve nefsî zayıflıkları, eğer kontrol edilmezse insanı olması gerektiği yerden çok daha aşağılara düşürebilir. Bu durumu en iyi bilen Allah Teala, insanı kendi hâline bırakmamış, onu yönlendirmek ve yönetmek için sürekli ilkeler vazetmiştir. İlk insanla başlayan bu durum, son peygamber, İslam’ın resulü Hz. Muhammed’le son bulmuştur. Şu anda son peygambere gelen Kitap, insanlığı yönetmek ve yönlendirmek için herhangi bir değişime uğramadan varlığını korumaktadır.
İnsan bu dinle, fıtratını diğer bir ifadeyle yaratılışa özgü insanlık vakarını koruyacaktır. Nitekim din, insanın hem dünyevi hem uhrevi mekân ve zamanda insanlığa yakışır ve yaraşır bir hayat sürmesi için, Allah’ın peygamberi aracılığı ile insana bildirdiği hayat kurallarından başka bir şey değildir. Öyle ki insan dünyaya salıverilmiş, kendi hâline bırakılmış, istediğini, hiçbir kural ve kaide tanımadan yapma ve yaşama özgürlüğüne sahip değildir. Onun için Allah, Kur’an’da, “İnsan bu dünyada başıboş bırakıldığını mı sanıyor?” (Kıyame, 75/36.) buyurur.
Kısaca ifade etmek gerekirse Allah, insanı dünyada kendi hâline bırakmıyor. O iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, adaleti-zulmü, hakkı-batılı belirliyor ve insana bunları tefrik etme güç ve donanımını veriyor. İşte tam bu noktada dindarlık devreye giriyor. Nedir dindarlık? Dindarlık, yalın olarak, “İmanla bağlanılan ve teslim olunan Allah’ın vazettiği dinin insan tarafından yaşanmasıdır.” şeklinde tanımlanabilir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Allah tarafından gönderilen din, insana bir hayat anlayışı sunar ve insan da bu yaşam felsefesini oluşturabildiği ölçüde dindar olarak kabul edilir.
Dindarlık çok çeşitli açılardan değerlendirilebilir. Alışılmış olduğu üzere, bireysel ve toplumsal dindarlık zemininde konuyu tartışmak uygun olacaktır. Birey, insanlığın gereği olarak hayatını ferdî ve içtimai yönleriyle sürdürür. Din insanın hem bireysel hem de toplumsal hayatını kuşatmaktadır. Çünkü insan için din, hayatın problemlerine çözümler sunan inanç ve uygulamalardır. Problemlerine çözüm arayan insan, bu inanç ve uygulamaları yaşayarak dindar bir fert hâline gelir.
İnsan dindarlık sıfatını taşımaya başlamışsa huzur ve mutluluğa doğru yol almaktadır. Çünkü dindarlığın ilk gereği olan imanla, varlığın gerçek sahibine teslim olarak hayatında kuracağı dengenin temellerini atmış bulunmaktadır. Dindarlığın diğer bütün teori ve uygulamaları imana dayanmaktadır. Olgun bir iman, insanı kemale taşıyacaktır. Mamafih iman aşktır, sevgidir, muhabbettir, teslimiyettir, fedakârlıktır; şüphe, endişe ve vesveseden arınmadır.
İmanla başlayan, ibadetle devam eden ve ahlakla zirve yapan dindarlık, insan ve toplum yaşamını düzene koyar, her türlü bireysel ve toplumsal sorumluluğu, bilinçli bir şekilde hissettirir, insani hayatı yaratılış amacına uygun olarak düzenler.
İman bağıyla Allah’a yönelen insan, O’nu sadece bir yaratıcı, bir hâkim, bir kural koyucu olarak düşünmez. Mümin için Allah, aynı zamanda bir sevgilidir ve insanın muhatap olduğu, duyduğu, hissettiği, algıladığı her şey Allah’ın insana bir emanetidir. Kâinattaki bütün varlıkları, her şeyden daha çok sevdiği Allah’ın bir emaneti olarak gören mümin, hiçbir şeye zarar veremeyeceği gibi, somut ve soyut varlığın tamamını sevgilinin korunması gereken hediyeleri olarak düşünür. Böyle bir hayat felsefesine ve böyle bir düşünceye sahip bir insandan olumsuz bir duygu, düşünce ve davranış beklemek, ona haksızlık olur. Çünkü onun dünyasında, insanlığın sevgi dili Yunus’un ifadesiyle “Yaradılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü!” anlayışı hâkimdir. Bu anlayışla hayatını sürdüren insan, kendisi ve çevresi için bâr değil yar olur. Zahmet vermeyi, yük olmayı bir kenara bırakalım, o çevresine dosttur, yardımcıdır, ahbabdır. Böyle bireylerden oluşan toplum da insanlığın gereğine uygun bir toplumdur. Allah’ı bir sevgili olarak gören anlayış ve zihniyet sahibi insanların diğer insanlara, çevreye, tabiata, görülen ve görülmeyen varlığa zarar vermesi, kötülük yapması düşünülemez. Aksi hâlde Allah’ın rızasını kaybetme endişesi ve korkusu, mümini huzursuz eder.
Dinin bireysel ve toplumsal yönünü birbirinden ayrı düşünmek, sadece anlamayı kolaylaştırmak için yapılan suni bir bölümlemedir. Yoksa din bireyde yaşadığı sürece toplumda, toplumda yaşadığı sürece bireyde yaşayacaktır. Bir madalyonun iki yüzü gibi olan bireysel ve toplumsal dindarlık, birbirinden tamamen ayrı ve bağımsız olmadığı gibi birbirini tamamlayan unsurlardır.
Başta da ifade ettiğimiz gibi her din belli bir ruh ve anlayışı beraberinde getirir. Bireyler ve toplumlar tarafından benimsenen ve özümsenen söz konusu ruh ve anlayış, onların hayat felsefelerini oluşturur. İnsanların ve toplumların duygu, düşünce ve davranışlarına yansıyan din, bireysel ve toplumsal sonuçlarıyla kendini gösterir.
Bu bağlamda baktığımızda, eğer hem inançlı, dindar birey ve toplumdan bahsediyor hem de bu toplumda insana yaraşmayan davranışlardan bahsediyorsak, “Problem nerede?” diye sormak, kaçınılmazdır. Çünkü imanın ve dindarlığın olduğu bir yerde, insanın insanlığına, yaratıcının rızasına aykırı davranış ve tutumların bulunması bir çelişkidir. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için yaratıcının rızasına uygun bir iman ve din anlayışına geçmek gerekir. İçi boş, sözde iman ve sözde dindarlık, dindarlara bir yarar sağlamayacağı gibi, dine de zarar verir ki, bu Allah’ın rızasına uymayan bir durumdur.
Söz konusu çelişkilerden kurtulmak için imanın insana verdiği ruh ve ahlakla, insanın sahip olduğu en büyük nimetlerden biri olan akıl birleştirilerek oluşturulan algılama mikyası, dünya görüşü ve hayat anlayışında doğru bir şekilde konumlandırılmalıdır. Ancak bu şartlarda, ruhunu kaybeden, modernitenin haz ve hız âleminde eriyen, günlük hayatın koşuşturma ve kaosunda örselenen çağdaş insan, hakikati yakalayabilir. Bu hakikat ise psikososyal hayatta, insanın yaralarına merhem, gönlüne huzur, derdine derman olacaktır.