Makale

Modern Dünyada Dindarlık

Modern Dünyada Dindarlık

Prof. Dr. Celaleddin Çelik
Erciyes Üniv. İlahiyat Fak.


Aydınlanma sonrası düşünürlerinde, modern toplumda dinin ne olacağı sorunu en önemli tartışma konusuydu. Zira bu süreçte yeni ekonomik, sosyal politik ve bilimsel gelişmeler bütün toplumsal dengeleri altüst ediyor, dinin geleneksel statüsü sorgulanıyordu.

Bu dönemin hâkim düşüncesi, genel olarak modernleşmeyle birlikte dinin geleneksel toplumdaki merkezî konumundan uzaklaşacağını ve sonunda sahneyi tamamen terk edeceğini varsayıyordu. Bu anlayış, büyük ölçüde sosyal evrim düşüncesiyle şekillenmiş ve kendisini bir dönem düşünce tarihine egemen olan pozitivizmle ifade etmişti. Bütün bu tahmin ve beklentilere rağmen, yaşadığımız çağ, din, insan ve toplum hayatından uzaklaşmak bir yana bütün zenginlik ve çeşitliliğiyle varlığını sürdürmeye devam ediyor. Modernlik bütün dünyayı saran bir gerçeklik oldu. Ancak modernleşen dünyayla birlikte, dinin de sekülerleşeceği iddiası bugün artık eskimiş bir hikâye olarak kaldı.
Modern çağda olduğu gibi din, gelecekte de var olmaya devam edecek. Ancak dinî hayat mekâna ve zamana göre değişen tezahürlerle kendini gösterir. Bilindiği üzere modernleşme sürecinde geleneksel toplumların dayanışmacı cemaat yapılarından sanayi toplumlarının bireyselci ve çoğulcu düzenine, oradan da günümüzün enformasyon ve bilgi toplumuna geçişler yaşandı. Toplumsal dinamiklerin çok yönlü değişimi, insan ilişkilerini ve sosyal yapıları da derinden sarsmaya devam ediyor. Toplumsal yaşam, kurumsal ve bürokratik aygıtlarla sosyal ilişkileri dönüştürüyor. İnsani ilişkiler ve iletişim, rasyonelleşen kültürel kurumlar aracılığıyla yeniden yapılanıyor. Dinin varlığı ve hayatı anlamlandırma tarzındaki özgünlük değişmez, ancak dinî hayatın sosyolojik bir boyutu vardır. Dinî yaşantılar toplumsal tecrübeye ve kültüre bağlı olarak değişir. Modern toplum hayatında dinî yaşayışın en büyük problemi ise, değişen toplumsal dinamiklere karşın geleneksel algı ve yorum çerçevelerinin yüz yüze kaldıkları çatışma tecrübesinde ortaya çıkmaktadır.
Modern dünyada din, evrimci pozitivist öngörülerin aksine bütün insani ilgi ve yönelimlerin odağında zenginleşiyor. Ancak dindarlık, geleneksel insanın hayatında ifade ettiğinden daha farklı boyutları ve anlamları içeriyor artık. Dolayısıyla modern dinî bireyciliğin, geleneksel dindarlık kalıplarına eleştirilerde bulunması anlamsız değil. Çünkü dindarlık, bireyin, gündelik hayatın ayrıntılarında kişisel anlamlandırmalar ve arayışların konusu olarak şekilleniyor. Şahsi dinî tecrübenin artan önemi son zamanlarda gerek Batı’da gerekse Doğu’da mistik ve tasavvufi yorumların yükselen popülaritesinde kendini gösteriyor. Bazı din sosyologları dinî bağlılığın bu modern biçimlerini “ait olmadan inanma”, ya da “inanmadan ait olma” gibi özel kavramlarla somutlaştırmaya çalışıyorlar.
Görünen o ki modern toplumda dindar insan, dinî-dünyevi, geleneksel-modern, özel alan-kamusal alan gibi boyutlarda gerilimlerle karşılaşmakta. Modern dünyada dindarlık, bir bakıma hem kolektif dayanışmanın ve düşüncenin önüne geçen bireyselcilik sorunuyla, hem de dinî sistemler alanında giderek artan çoğullaşmayla baş etmek durumunda. Geleneksel toplumda dindarın farklı inanç sistemleriyle baş etme problemi yoktu. Kitle ve enformasyon toplumu, kişilerin manevi tecrübelerini ve dinî bilgi kaynaklarını çok farklılaşan seçeneklerle karşı karşıya bıraktı. Dinî çoğulculuk, dinler ve inançlar arasında karşılaşma ve diyalog ilişkisini geliştirirken, bireylerin kendi dinlerine aidiyetlerinde yeni algı ve anlayışları teşvik ediyor. Çoğulculuk bir yönüyle ötekine karşı duyulan kaygı ve önyargıları hafifletiyor, ama aynı zamanda dinî bağlılıkların izafileşmesi tehlikesini de içeriyor.
Modern toplumda değişen dinamikler ve ilişkiler sisteminden dolayı, dindar insanın sosyal dünyaya katılım ve paylaşım konusundaki sorumlulukları, bilinen ahlaki alanı genişletiyor ve kafasını karıştırıyor. Dindarlık âdeta dinî pratiklerin ifadesinden daha fazla olarak, bireysel ve sosyal sorumlulukları üstlenmekle, kamusal yarara katılmakla özdeşleşiyor. Bununla birlikte modern toplumda dindarlığın küreselleşen dünyanın tüketim kültürüne karşı bilinçli olma hâlini temsil eden farklı bir yönü de bulunmaktadır.
Bir başka deyişle modern dünyada dinî sistemler öncelikle yalnızlaşan, yabancılaşan ızdırap çeken bireyin huzur ve güven arayışında rakipsiz olmaya devam ediyor. Diğer taraftan modern bireycilik ve çoğullaşma bağlamında farklı dinî yorumlar ve tasavvurların etkisiyle, dinî bireyciliğin ve yeni dinsel görünümlerin çoğullaştığına şahit oluyoruz. Ancak bütün bunlarla birlikte postmodern çağın tektipleştirici tüketim kültürüne karşı, israfı ve her türlü maddi bağımlılığı reddeden, tevazu ve sadeliği, manevi yücelik ve deruni bağlılığı karakterize eden kodlarıyla yalnızca dinî anlam sistemleri ayakta duruyor.
Modern dünyanın meydan okumalarına karşı, geleneksel dinî kalıp ve formlarda cevap vermenin güçlüğü ortadadır. Esasen modern hayatın şartları, inancını samimi bir şekilde yaşamak isteyen dindar insanı yeni çözümler ve yorumlar arayışına zorluyor. Bu durum kaynaklarına bağlı bir şekilde dinini yaşamak ve gelecek kuşaklara aktarmak isteyen dindarın yenilenme enerjisini ve sorumlu olma bilincini de canlı tutuyor.
Modern dünyada dindarlığın, çatışma süreçlerine tabi olması da söz konusu. Geçmişin birikiminin şimdi ve geleceğin bütün sorunlarına çözüm içerdiğini sanma, içe kapanma ve hakikati tekelinde tutma eğilimi, farklı olan her bakış açısını düşman görmeye ve çatışma algısını derinleştirmeye sürükleyebiliyor. İslam özünde, modern dünyanın yaşadığı bütün sorunlara, kaotik sıkıntılara ve derin bunalımlarına karşı, insani özü diriltici bir mesajın dinamizmini taşıyan bir din olarak umuda kaynaklık ediyor. Bu bakımdan insanı kendisinden, çevresinden ve yaşadığı dünyadan sorumlu tutan tevhit ve adalet mihveriyle içe kapanmayı değil, cevap vermeyi ve iddiasını sahiplenmeyi temsil ediyor.
Modern hayat, dindarın hayata ve dünyaya karşı olan sorumluluklarını önceki dönemlere ve çağlara göre daha da artırmıştır. Dindar insanın dinin özsel mesajının aksine, kendini tüketim temelli bir değişimin anaforuna teslim etmesi hâlinde, bütün bu iddia ve umut potansiyelini de yitirmesine yol açacaktır. Dindar insanın hayatı algılama ve yorumlama kalıplarında değişime yol açan bu sorumluluk, modern kentin yabancılaştıran, nesneleştiren bireyci mekânik ilişkilerine karşı insani ve vicdani duyarlılıkları zinde tutan bir temeldir.
Modern hayatın mekân ve zaman kodlarında, eşyada ve ritmik yapıda meydana gelen köklü değişim, dindar insanın eşyayla ilişkisini dönüştürme tehdidi içeriyor. İnsanın işlerini kolaylaştırmak ve kullanmak amacıyla ürettiği teknoloji, âdeta insanı araçsallaştırmaya ve nesneleştirmeye zorluyor. Araç, amaç hâline geldikçe insan “aşağıların aşağısına” düşüyor, oysa insan mahlukatın en onurlu bir varlığı olarak düştüğü yerden kalkmak zorunda. Modern çağın bazı filozofları insanı nesneleştiren, hayatı çölleştiren bu kaygı çağının gelişini çoktandır haber veriyorlardı. Ancak modern dünyada yaşayan dindar insan da, bu çölleşme ve yoksullaşmanın içine düşme riskini paylaşıyor.
Modern hayat, varoluş krizi ve anlam sorununu iyice derinleştirmiş durumdadır. Dinin sunduğu huzur ve esenlik, deruni bağlılığın beslediği sükûnet, varlığa anlam bahşeden irfani, vicdani boyut her zamankinden daha fazla yardıma çağrılmaktadır. Modern dünyanın anlam krizi, dindar insanı bir kez daha içe kapanmaktan, kendi dünyasına çekilmekten, grup perspektiflerine sıkışmaktan uzak durmayı öne çıkarıyor. Modern dünyanın gerçekliği, dinî anlayış ve yorum farklılıklarını bir çatışma değil bir zenginlik olarak görmeye zorluyor. Bu gerçeklik, her şeyden önce modern insanın hayatında dinin yeri ve anlamı sorununu dert edinmeye çağırıyor.